'Muhbir' ve '38 Şahit'
Kerem Akça, iki vizyon filmini değerlendirdi
KEREM AKÇA / keremakca@haberturk.com
Bugün basına gösterilmediği için vizyona girdiğinde kaleme alamadığım “Muhbir” ve “38 Şahit”i değerlendirdim. Her iki film de halen sinema salonlarında izlenebilir.
“Muhbir”: Gerçekçi ve anlamlı bir suç draması
Uyuşturucu ile Mücadele Dairesi tarafından 10 yıla mahkum edilen oğlunun öcünü almak için ant içen bir babanın haykırışı hiç bu kadar soğukkanlı ve yetkin anlatılmamıştı. John Matthews, Dwayne ‘The Rock’ Johnson’ın varlığıyla işi ahlaki meseleleri umursamayan, şiddet yanlısı tutumlardan güç alan bir intikam aksiyonuna götürmüyor. Hatta bu ‘istismar filmi’nden alınma formülün yakınından bile geçmiyor.
Aksine sistem karşıtı ve bağımsız bir suç dramasının içerisinde ‘muhbir’liğin ya da ‘gizli polis’liğin peşine takılan masum bir adamın gerçekçi direnişini izliyoruz. “Suç Çıkmazı” (“Felon”, 2008) ile tanınan Ric Roman Waugh, hem senarist hem de yönetmenlik koltuğuna oturarak işin düşünsel tarafına odaklanırken, görsel üslubu da unutmuyor. Sallanan omuz/el kamerasını geleneksel anlatı için kullanırken yakın ile çok yakın plan arasındaki ölçekleri öne çıkarıyor. Büyük oranda da genel planları ‘normal objektif’le sınırlı tutmaya gayret ediyor.
Gri-beyaz arasında gidip gelen renk paletinin yer yer müziğin yükselmesiyle çekici hale gelmesi, kameranın ruh halini yansıtma tutarlılığıyla karakterlere tutunmamızı sağlıyor. Masum oğul, inatçı baba, gözlüklü kötü adam ve işlevsiz anne figürü bir anlamda Susan Sarandon’ın otorite temsiliyle sarılıyor. ‘El Topo’ ya da köstebek takma isimli uyuşturucu çetesi patronu da büyük oranda ‘av’ haline geliyor.
Bu noktada The Rock’ın cüssesi bu suya sabuna dokunmadan gerçekçi araçlarla ilerleyen karakterin inandırıcılığını bozuyor. Böylece “Acımasız Hayat” (“Harsh Times”, 2005), “Zafer ve Gurur” (“Pride and Glory”, 2008), “İlk Gün” (“Training Day”, 2002) gibi meselesi olan polisiyelerin suç draması şubesi halihazırda canlanıyor. Belki Meksika’da uyuşturucu çıkar gibi western’lerden beri gelişen komşuyu, esmer tenlileri ve azınlıkları suçlama görüşü biraz yadırganabilir.
Ama “Muhbir”in adalet sistemini eleştirirken son derece gerçekçi bir yol izlediği, işi bayat kahramanlığa götürmediği kesin. Bazı karakterler açısından sıkıntıları olsa da sinemaskop oranında omuz kamerasını kullanma yetisini yerine getirirken uyum kesmesinden paralel kurguya kadar ‘akıcılık yaratma ayraçları’nı çok doğru konumlandırıyor. Bu da Waugh’nun anlamlı bir suç dramasına imza ataken ‘baba-oğul ilişkisi’nin adalet tecellisiyle bağını da doğru kurmasına olanak tanıyor.
FİLMİN NOTU: 5.5
“38 Şahit”: Rashômon’un formülüne geliştirilmemiş cevap
2002’de ürettiği, karakterlerinin iç içe geçtiği üç filmden oluşan üçlemesi ile festivalleri dolaşarak yeteneğini ispatlamaya çalışan Lucas Belvaux, Belçikalı bir sinemacı. Daha çok da ‘suç’ ve ‘gerilim’ kavramlarının çevresinde dolaşırken 80’lere dayanan ‘oyunculuk’ arka planını hissettirmesiyle tanınır. Anavatanını bilmeseniz Fransız sanabileceğiniz yönetmen, burada da şaşırtmıyor. Mizansen beceriksizliği, ağır tempo inadı ve oyunculara yüklenme düşüncesini peliküle taşıyor.
Kamerasını Seine Nehri’ne kıyısı olan Le Havre şehrinde işlenen bir cinayetin araştırma sürecine çeviren “38 Şahit” (“38 Témoins”, 2012), “Rasomon: Sarı Irkın Şehveti” (“Rashômon”, 1950), “Korkunç Orakçı” (“La Commera Secca”, 1962) gibi filmlerde gördüğümüz bir formülü uyguluyor. Bir cinayeti birden fazla şahidin bakış açısından çözümleme düşüncesini öne çıkaran bu omurga, büyük oranda ‘suç’un üzerine giderken ‘araştırma’ algısını da seyircinin bilinçaltına yerleştirmiştir. Bu yolla sosyolojik, siyasi ve sanatsal katmanlar açmayı hedeflemiştir.
Ancak Belvaux, filmini perdeleri eksik bir tiyatro sahnesi tanımıyla şekillendiriyor. Grinin tonlarının ve sinemaskop oranının girizgâhtaki sinematografik katmanlılığı, denizden karaya doğru yaklaşmaya yarayıp devamlılık kurgusunu dinginleştiren planlar dışında bir işe yaramıyor. Yvan Attal, Natacha Régnier, Nicole Garcia da sanki seyirciyle ilişki kurmak istermişçesine ‘diyalog’ların ya da ‘tirat’ların dışına çıkmıyor. Böylece Fransız usulü bir kakofoni ya da birtakım konuşan kafalar etrafımızı sarıyor.
Belvaux’nun 104 dakika kararı ise filmi adeta uçuruma sürüklüyor. Böylece “38 Şahit”, “İtiraflar” (“Kokuhaku”, 2010) gibi bu formülün dinamik, interaktif ve yapıbozucu bir örneğini mumla aratması bir tarafa “Wonderland” (2003) ve “Where the Truth Lies” (2005) gibi yetkin örneklerinin yanına bile yanaşamıyor. Elbette perdede duran ‘sinemasızlık’a sıkılmadan tahammül edenler, bu sınavı geçebiliyor. Yoksa filmin bu geleneğin etrafında şahitlerin, mekan kullanımının, gizemin ve itirafların ‘sonuç’larından ziyade dramasıyla ilgilenirken tez-anti-tez belirleme adına adımlar atıp hikayesini geliştiremediği söylenebilir.
FİLMİN NOTU: 3