Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        BETÜL MEMİŞ/ memisbetul@gmail.com

        “Hiçbir zaman olması gerektiği gibi değil, dedi, insanlar / müziğin sesi, sözcüklerin yazılışı / hiçbir zaman olması gerektiği gibi değil, dedi / bütün bize öğretilenler, peşinden koştuğumuz aşkla, öldüğümüz bütün ölümler / yaşadığımız bütün hayatlar, hiçbir zaman olması gerektiği gibi değiller, yakın bile değiller…”

        Dünya ile münasebetimde sorundan öte, bağlantımı kestiklerinde ya da kopardıklarında (dikkat kesilirseniz, kesen-koparan eyleminin öznesi ‘ben’ değildir), imdadıma yetişen, en adamım Charles Bukowski, böyle demiş vakti zamanında…

        Bir vakitler birisi demişti: ‘Sen ölürsen küçük kıyamet, ben ölürsem büyük kıyamet olur’ diye. Sanırım bugünlerde de, ne müziğin, ne sözcüklerin dokunuşu, olması gerektiği gibi… Ve birileri de hâlâ ‘sen ölürsen küçük kıyamet’ kadrajındalar! Neyse bekleme yapmayalım, devam! (Bukowski’ye selam mahlasında, buraya en terbiyelisinden bir tebessüm şart!)

        KREK’TEN ‘BABAMIN CESETLERİ’

        Şimdi, lütfen, biraz algıda seçicilik reca edicem, kafası her daim serin, sol yamacı her dem haysiyetli, pek kıvamında okur… Rotamız; Santralistanbul’da konuşlanan, bir Berkun Oya ve Ali Atay güzelliği olan Krek.

        Mevzumuz ise Krek’in yeni seyirliği “Babamın Cesetleri”. 1999’dan bu yana, her daim kafada patlangaçlar yaratan, uyarıcı etkisiyle bünyeye hafif karıncalanmalar serpiştiren oyunlara imza atan Krek Tiyatro Topluluğu, bu sezon da tiyatro izleklerinin us’larını boş bırakmamış, adı ve konusuyla mevzuyu direkt, damara bağlamış. Berkun Oya’nın yazıp-yönettiği ‘Babamın Cesetleri’, melodram (alt metni: ağlatı ve dramın bozulmuş, karikatürleştirilmiş biçiminden ortaya çıkan sinema türü) fonuyla sarmalıyor izleyenlerini. Prodüktörlüğünü Nisan Ceren Göknel, ışık tasarımını Cem Yılmazer’in üstlendiği oyunda; tadında oyunculuklarıyla Şerif Erol (baba / üstat özlemişiz: Şahika Tekand’ın yönettiği ‘Oidipus Sürgünde’ adlı oyunda, Oidipus karakteri…), Kaan Taşaner (abi), Öner Erkan (kardeş), Defne Kayalar (eş), Özge Özle (hasta bakıcı) ve Ulaş Tuna Astepe (doktor) rol alıyor. (Es notu: Ve Öner Erkan oyunculuğuyla, biz tiyatro tutkunlarını mest etmiştir; huzurunda sevgiler şelale modunda eğiliyorum. Mümkünse, beyazperde ve TV’nin yanında, tiyatro sahnesinden de, bizlere kelam etmeye devam etsin, aşka geldik o derece!)

        YARATILAN DÜNYANIN ÜÇÜNCÜ GÖZLERİ

        Krek’in diğer oyunlarında olduğu gibi, ‘Babamın Cesetleri’nde de ilk önce girişte bize verilen kulaklıkları takıyor, sonrasında ses ayarlamalarımızı yapıyoruz. Ve koyuluyoruz en temizinden, camekan bölmenin arkasını dikizlemeye... Artık, sadece karşımızda, an be an yaşanan - yaşayan bir hikâyenin tanıklarıyız; kalp atışlarını, nefeslerini duyabildiğimiz kadar yakın, acılarına dokunamayacağımız kadar uzak bir ailenin yamacındayız! Oyunun başlamasıyla birlikte, bir bakıma Berkun Oya’nın yarattığı dünyanın, üçüncü gözleri oluyoruz. Dışarısıyla kopartılan bağımız gereği, asıl mesele de baş gösteriyor bundan sonra; biz, şimdi bu gördüklerimiz ve duyduklarımızla nasıl yaşayacağız?! (Hoş, yaşıyoruz ama eskisinden iki eksik, yenisinden de bir fazla gibi… Alın size bir muamma daha!)

        Berkun Oya yahut Krek kafasını, iyi anlamak değil, o yaratılan an’ları yaşamakta bütün mesele. O yüzden, bu yazı da (maksadını aşmadan), özgür sandığımız beyinlerimizin kapısını biraz olsun aralayıp, sadece dikkat çekmek niyetiylen dökülüyor! Ama yola koyulup da hikâyeden payınıza düşeni almak size kalmış! Yoksa, her cümle(m), havada parende atan baloncuktan ibaret farkındayım.

        BERKUN OYA’NIN KARA MİZAHIYLA

        Camın ardında, neler yaşanıyor kısmında ise; bir hastane odasındayız. Yatakta yatmakta olan, yaşlı ama heybetli bir adam - hikâyenin de babası… (Es notu: Hayatının, 30 küsur yılını, Ruanda’dan Bosna’ya cesetlerin arasında, kısaca, savaşların ortasında geçiren, ödüllü fotoğraf muhabiri baba, bir gün, evine, ailesine geri döner. İşte bu dönüş de hikayenin başlangıcı değil, kopuşu olur… Oyunun afişi de bu bakımdan manidar; elinde satırla, kanlı bir adam… Belleklerde, ‘Hotel Ruanda’ filminden kareler beliriveriyor en temizinden. Film dediysek de 1994 yılında, bütün dünyanın seyreylediği Ruanda katliamıdır-soykırımıdır -Tutsi ve Hutu’lar arasında-, üşenmeyip hatırlarsınız bilahare!)

        Karşı kanepede refakatçi olan, uzun zamandır iletişim kurmayan, iki erkek kardeş. Ve küçük oğlun-kardeşin eşi. Kaf Dağı’nın görünen yüzü bu. Fakat bu kırılmış ve isyan eden fotoğrafın-dağın arka kısmında ise, bir küçük kız çocuğu (torun) ve bir de anne (iki kardeşin annesi- sadece sesiyle var olan Ülkü Duru) durmakta. Aslında tam da görünmeyen fakat varlıklarıyla hissedilen bu iki kişi, tüm hikâyenin, bel kemiği ve alâmet-i farikası bence!

        Hasta bakıcı hariç, bu dörtlü (iki erkek kardeş, eş ve baba) arasında geçen tüm konuşmalar, yaklaşık 30 yılın da şerecesi oluyor. Aile sakat bir yapıdır tanımının altını çizercesine, bu aile de; ölüm döşeğinde yatan babalarının karşısında tüm tıkanmış bağırsaklarını ve ciğerlerini yatırıyorlar hastane odasında, oracığa. Tabii Berkun Oya’nın kara mizahıyla…

        Hesaplaşmalar iyidir, sonunda ya temizlenirsiniz ya da farkına varamadığınız kuyunun dibi olursunuz. Karar sizin! Belki, şimdi yaşadığımız hayatın cesetlerini yeniden topraktan çıkarma zamanıdır, kim bilir?! O yüzden de, adamım Bukowski haklıdır: “…yaşadığımız bütün hayatlar, hiçbir zaman olması gerektiği gibi değiller, yakın bile değiller…”

        PAKETİ BİZ PATLATALIM İSTİYOR!

        İçimden geldi notu: Berkun Oya’nın bugüne kadar seyri alemine daldığım tüm hikâyelerindeki; öncesinde dinginlik, geliştikçe açılan sırlar, ince detaylar ve espriler ‘Babamın Cesetleri’nde yer almakta. Her şey yerli yerinde; sade ve sakin... Ama bugüne kadar ki diğer oyunlarında varolan; hikâye ilerledikçe, açılmalar, griftleştikçe bir anda iniş çıkışlar ve patlamalar, bu oyunda yok! Zira Berkun Oya bu defa; patlamaları ve inip yükselmeleri yazdığı hikâyenin dokusunda, sırlarıyla araladığı detaylarında konuşlandırmış. Hatta öyle ki, hastane odasında yatan baba karakterine anlattırmış yahut küçük kız çocuğunun dedesiyle mırıldandığı şarkısına katmış. Kısaca, bizlere yani seyirciye bırakmış tüm çözülmeleri… Bu işlemi de; paketi elimize verip, kendi içimizde unuttuğumuz-sakladığımız ne varsa geçmiş yahut hikâyenin öznesine dair, her neyse ‘o şey’, patlatarak yapalım istemiş. Belki bu yüzden de birçok izlek, bu oyun diğerlerine göre farklıydı, uzundu ya da temayı karıştırdım dedi. Bence, Berkun Oya, bu defa başka bir pencereden görmemizi salık veriyor.

        Oyun bitiminde, yavaştan uzanırken tiyatrodan eve doğru, inceden çiseleyen yağmurun altında bir kez daha anladım ki; ben Berkun Oya kafasını ve anlattığı hikâyeleri seviyorum. Anlattığı her ne ise, bizim dilimizden değil gibi görünse de (naçizane tavsiyem) kendinizi kasmaz da teslim ederseniz, kulaklarınızdan süzülen kelimeler-manalar, sizi biraz daha çoğaltabilir. Oyun programı hakkında Tel: 212 311 7824 / 539 592 9848 / http://www.krek.net/

        GÜNÜN ÖNEMLİ MANŞETLERİ