Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
  • Habertürk Android Uygulaması
  • Habertürk iPhone Uygulaması
  • Habertürk Huawei Uygulaması

Armağan Tunaboylu, 5 kitaba ulaşan ‘Metin Çakır’ serisiyle yerli polisiyenin önde gelen yazarlarından biri… ‘Yıldız Cinayetleri’den ‘Park Cinayetleri’ne uzanan Metin Çakır polisiyelerin, son derece akıcı, sürükleyici ve eğlenceli bulurum. Tunaboylu’nun mizahla polisiyeyi çok iyi harmanlayan bir yazar olduğunu düşünürüm. Yeni kitabı da birbirinden eğlenceli, heyecanlı ve sürprizlerle dolu 11 öykü içeriyor. Galatasaray Lisesi’nden sınıf arkadaşım olan Armağan Tunaboylu’nun da söylediği gibi ‘şehirde geçen kara film’ tadında öyküler bunlar. Bazısında mizah, bazısında gerilim ağır basıyor. Bir çırpıda okuyor ve kısa polisiye öykünün çok keyifli bir format olabileceğini düşünüyorsunuz.

Genelde öyküyle başlanır, romana geçilir. Sense 5 romanın ardından bir öykü kitabıyla geliyorsun karşımıza… Niye böyle oldu?

-Niye böyle oldu gerçekten ben de bilmiyorum. Gerek internet gerek matbu, çeşitli dergiler zaman zaman benden öykü isterdi. Ben de: “Ben romancıyım, öykü yazmayı beceremiyorum. Geçen bir öykü yazayım diye oturdum sadece girizgâhı beş Word sayfası olunca bıraktım…” filan derdim. Derdimi anlatamayacağımı, öykü yapısını kuramayacağımı düşünürdüm. Kısa bir süre sonra da tamamen zihnimden öykücülüğü sildim. Sonra hayatımda ilk defa spor yapmaya karar verdim ve bu salgın öncesi altmış yaşın arifesinde bir spor salonuna yazıldım. O zamana kadar kafamda birlikte yaşadığım milyonlarca minik bir iki cümlelik sinopsisler vardı. Salonda bisiklette, eliptikte vakit geçirmek için başladım gözlerimi kapatıp bu iki cümleleri bir öykü haline getirmeye. Epey de yararı oldu, en azından zaman çabucak aktı.

Armağan Tunaboylu
Armağan Tunaboylu

Ahmet Ümit kitabın arka kapağında durumu çok güzel özetlemiş. ‘Polisiye öykü yazmak tabutta rövaşata gibidir’ demiş. Bence çok haklı. Sen ne dersin?

-Gerçekten de öyle. Sevdiğim bir huyum vardır, ne kadar güzel olursa olsun bir romanda gereksiz gördüğüm yeri acımadan silerim. Dosyayı da kapatıp yeniden açarım ki, Ctrl + Z yapıp geri almayayım. O spor salonundaki ikişer satırlık sinopsisler yarım ila bir sayfalık tretmanlara onlar da öykülere dönüşmeye başlayınca ben öykücüğü keşfettim. Hep romanın kısasına öykü, öykünün uzununa roman denir sanırdım ki meğer kazın ayağı hiç mi ama hiç öyle değilmiş. Öykünün romanla alakası olmayan kendine has bir dili varmış. İnsan ancak yazmaya başlayınca Amerika’yı yeniden keşfediyormuş.

Kısa polisiye öykü Türkiye’de çok yaygın değil. Dünyada nasıl? Kısa polisiye öyküleriyle seni etkileyen bir yazar oldu mu?

-Dünyada da çok yaygın değil sanırım. Benim hayatta en büyük eksikliklerimden biri de iyi bir eğitim almama karşın yabancı dil öğrenmeyi ısrarla reddetmem. Hal böyle olunca Dünya’yı keşfedemiyorsun. Verilenle yetinmek zorunda kalıyorsun. Verilenden kastim çevrilen. Polisiye literatürünü iyi takip ettiğimi sanıyorum ve dediğin gibi bu tarz öyküler pek yok.
Beni etkileyen yazar demeyelim de etkileyen birkaç dizi oldu, mesela Steve Pemberton, Reece Shearsmith’in birlikte yazıp da başrollerinde oynadıkları ‘Inside No: 9’ dizisi. Suç edebiyatına sokacağımız bazı öyküleri çok güzeldi. Bu dizi özellikle kafamda farklı bir tarza yönelmeme ışık yaktı.

Yazara verdiği olanaklar üzerinden bakarsak polisiye türü açısından öykü ve romanı karşılaştırabilir misin?

-Her zaman söylediğim bir şey vardır, polisiye roman yatarak okunur. Keyif işidir. Polisiye yazarı da okuruna o keyfi sağlamakla yükümlüdür. Roman bu lükse daha yatkın bence. Zamanınız var, tempoyu ayarlayabiliyorsunuz, zamanınız var kahramanlarınızın özelliklerini rahatça serebiliyorsunuz. Bir twist, iki twist… Tamamen size kalmış. Öykü yazmak ise koşmak değil de koşturmak gibi. Her şey kısıtlı, stres altındasınız ancak stresi severseniz yazabilirsiniz. Yani yazabilirmişsiniz.

Öykülerinde polisler ve dedektifler nadiren görünüyorlar. Soruşturma sürecinden ziyade merak unsuru öne çıkıyor, katilin yakalanması değil de sanki adaletin yerini bulması önem kazanıyor. Bir de her seferinde sürpriz son… Öykülerde tematik bir bütünlük var. Kasıtlı mı yaptın bunu?

-Evet, öykülerde polisler ya da soruşturmacılar pek yok. İlk bakışta tematik bir bütünlük de yok gibi görünüyor ama aslında senin de dediğin gibi var. Hepsi Kara Roman ya da Film Noir türüne göz kırpıyor. Ve de şehirli. Dedim ya polisiye roman yatarak okunur diye, ben genelde iyi bir roman okuyorsam hiç öyle dedektifle sidik yarıştırmam, kendimi öykünün güzelliğine bırakırım. Hemen birilerinden “ben daha öykünün ortasına gelmeden katilin kim olduğunu buldum” lafları gelmeye başladı. Aferin. Zaten iki kişi var, belli ki biri katil biri de kurban. Yüzde elli tutturma hesabın var. Yazı tura kadar. Ben sonundaki sürprize odaklandım. Onu bulabildin mi? Ben bile bazı aşamalarda bilmiyordum. Yok, onu da buldum diyorsan bırak polisiye okumayı, kuantum fiziği oku, matematik oku. Daha heyecanlıdır. Tamam… Tamam, bırakın sakinim.

Metin Çakır sevilen bir anti kahraman… Başka bir kahraman üzerinden ilerleyen polisiye serisi düşünüyor musun?

-Metin Çakır’ı çok seviyorum, bu zamana kadar beni en çok eğlendiren kahraman. Onu yazmaya da defalarca kez düzeltmeler için yaptığım okumalara da bayılıyorum. Hiç de sıkılmadım ama insanın içini dürten bir şeyler vardır ya, onlar başladı bende. Yeni bir kahraman üzerine çalışmaya başladım. Metin Çakır’ın tamamen zıddı bir polis komiseri. Spor yapıyor, kültürlü, sanatla ilgili, gözaltına aldıklarıyla “siz”li konuşuyor, kadınlarla arası iyi ama oldukça seçici, bu yüzden eşcinsel olduğu sanılıyor, hatta hakkında g-string külot giyiyor diye dedikodular çıkıyor, evinin üstünde çiçek serası var ve burada orkideler yetiştiriyor, orkidelere pikaptan klasik müzik çalıyor. Rex Stout’tan haberi var, polisiye romana çok meraklı, iyi ve marka giyiniyor, polisliği seviyor…

Üniversitede sinema eğitimi gördün, yıllarca kamera arkasında çalıştın. Sinemacılığının edebiyata sence nasıl bir katkısı oldu?

-Sinemacılık romancılığımın içine sonuna kadar girmiş. Tamamen görsel bir sahne tasarlayıp onu yazmaya çalışıyorum. Bazı sahneler çok komik oluyor. Onlarla çok uğraşıyorum. Mesela Karakol Cinayetleri’nde şöyle bir sahne vardı, Metin bir kadınla beraber banyoya giriyor ama olaylar hiç de umduğu gibi gitmiyor. Kulağına su kaçıyor, düşüyor, bin bir rezillik. Tabii ilk önce sahne aklıma geliyor, sonra yazması kalıyor. Benim gözümdeki, beynimdeki görüntüyü aynen anlatana kadar yüzlerce defa yazıyorum. Vallahi de yüzlerce defa. Ve şunu da ekleyeyim hâlâ romanlarda bölümlemeyi, senaryodaki gibi mekân değişikliklerine göre yapıyorum.

Kitaptaki öykülerden sen hangisini filme uyarlamak isterdin? Bazıları uzun metrajlı bir filme dönüşebilir. Sözgelimi, dört öyküyle bir film de çıkabilir. Hangilerinin sinemaya daha rahat uyarlanabileceğini düşünüyorsun?

-Bence öykülerden kısa, yirmi otuz dakikalık çok vurucu filmler çıkabilir. İlk aklıma gelen yetmişli yıllarda televizyonda ‘Maupassant’dan Hikâyeler’ diye dört bölümlük bir dizi vardı. Her bölümde farklı bir öykü. Bir tanesini yarım yamalak hatırlıyorum, Lüksemburg’da bir adamı idama mahkûm ederler ancak ülkede giyotin yoktur. Doğru düzgün hapishane de yoktur. Mahkûmu şehrin göbeğindeki bir parkın içindeki bir kulübeye tıkarlar. Halk meraklıdır gelip kulübeyi ziyaret eder, yavaş yavaş adama alışırlar. Sohbetler başlar. Bir gün yemek getirilince kapı açık unutulur ama mahkûm orada yaşamaya o kadar alışmıştır ki kaçmaz. Zamanla dışarı çıkmasına izin verirler. Mahkûm kendi kulübesinin etrafını çiçeklendirir. Ve insanlar bir zaman sonra onun mahkûm olduğunu unuturlar. Hatta mahkûm bile kendisinin bir mahkûm olduğunu unutur. O zamanlar ki ortaokul bebesi kafamla oradaki öykünün çok vurucu olduğunu, keyifle izlendiğini hatırlıyorum. Elbette Maupassant ile kendimi kıyaslamıyorum ama o tarz bir görsel vuruculuğun da peşindeyim öykülerimde. Senaryolaştırıp yönetmenliğini yapacak olsam ‘Cinai Tuhaflıklar’daki “Pijama Partisi”ni yarım saatlik bir kısa film yapmak isterim. Curcunası ve komedisi için. Geri kalanlar da vurucu, kara ve sürprizli. Bence iyi kısa filmler çıkabilir bunlardan.

Yerli polisiye filmlere Türkiye’de pek ilgi yok. Ama polisiye komedi ilgi görebilir. Özellikle de senin öykülerin… Çünkü hepsinde belirli ölçülerde mizah var. Polisiye komedinin dizi ya da film olarak sence Türkiye’de bir geleceği olabilir mi?

-Yerli polisiyeye ilgi yok, bence haklısın ama bir yandan ‘Şahsiyet’ diğer yandansa yıllardır izlenen ‘Arka Sokaklar’ var. Sinemalarda ‘Ejder Kapanı’, ‘Av Zamanı’ var son dönemlerden. Tamam, gişe rekorları kırmadı ama iş yaptı. Eski dönemlerde Murat Davman maceraları var. Öte yandan, şimdi hatırlayamadığım birçok iş de heba oldu. Sinema ve televizyonda polisiye durumları biraz karışık. Yabancı, özellikle Amerikan yapımları çok ilgi görüyor. Bizdeyse eksik olan iyi hikâye. Gerçeklik ve gerçekçilik hikâyeyi tıraşlıyor, kuşa çeviriyor.
Benim bilebildiğim kadarıyla dünya polisiyesinde de mizah pek o kadar başat durumda değil. Lawrence Block, Eduardo Mendoza ilk akla gelen isimler. Ama mizahi tarafları olan yazarlar çok. Trevanian gibi “hard” bir yazar bile ‘Şibumi’nin başına “bu kitaptaki tüm kişiler ve kuruluşlar hayal ürünüdür. Ne yazık ki onların bundan haberi yok” yazmıştır.
Sanırım Türkiye’de polisiye komedi yerine mizahi polisiye ile başlamak gerekecek. Yani mizahi bir senaryoyu polisiye kurguyla çekmek değil, polisiye kurgunun içine mizah öğeleri katmak daha mantıklı olacak. Yine Block ustanın Bernie Rhodenbarr’ını Hollywood’un Whoopi Goldberg’e oynattığı bir fiyaskosu var.