Edebiyat eleştirmeni, yazar, akademisyen Prof. Dr. Handan İnci, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nin 137 yıllık tarihindeki ilk kadın rektör oldu. Geçen kısa süre içinde Akademi’nin dışından gelen ilk rektör olarak üniversitenin içine kapalı yapısını değiştirecek devrim niteliğinde adımlar atmaya başladı. Antrepo’da açılması beklenen yeni resim heykel müzesinin hazırlıkları için güncel sanatın Türkiye’deki en etkili isimlerinden Vasıf Kortun ile çalışıyorlar. Ayrıca yeni bir performans merkezi açarak üniversiteyi şehrin kültür-sanat hayatının en canlı parçalarından biri haline getirmeyi hedefliyorlar.

Prof. Dr. İnci ile yalnızca Mimar Sinan’daki yenilikleri değil, Türkiye entelektüel hayatındaki kemikleşmiş sorunları da konuştuk…

 

Handan Hanım, yıl başında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Rektörü oldunuz, hayırlı olsun. Mimar Sinan Türkiye’nin en önemli akademilerinden biri fakat bugün dünyadaki güzel sanatlar üniversiteleriyle yarışabilir nitelikte mi? Tanıdığım pek çok ressam ve güncel sanatçı akademiyi biraz hantal buluyor...

Söylediğinizde haklılık payı var. Evet, biraz ağır ve içine kapalı bir kurumuz. Eskiliğimizin, köklülüğümüzün ve buradan çıkardığımız sanatçıların verdiği bir ağırlık var. Konvansiyonel olarak sanat eğitimi veren bir üniversiteyiz, fakat dijital art, dijital sinema, animasyon bölümlerimiz yok. Bu damarları da üniversitemize katarsak çağdaşlaşmayı sağladığımız gibi klasiği de değerlendirecek bir alana çekeriz. Sanatın çağdaş enstrümanlarla nasıl üretilebileceğine dair eğitim veren bölümlerimiz de olmalı. Bir sanat üniversitesi olarak Kültür ve Sanat Yönetimi Bölümümüzün olmamasını mesela, büyük bir eksiklik olarak görüyorum. Bu alana duyduğumuz ihtiyacı müzemiz üzerinde çalışırken daha da derinden fark ettim. Böyle bir bölüm kurulması için geçen ay harekete geçtik.

 

"ANTREPODA AÇILACAK RESİM HEYKEL
MÜZESİ İÇİN VASIF KORTUN İLE ÇALIŞIYORUZ"

 

Müzemizde çok değerli bir resim heykel koleksiyonumuz var. Bu müze, 20 Eylül 1937 tarihinde Mustafa Kemal Atatürk’ün direktifiyle, Dolmabahçe Sarayı’nın bir bölümünde açılmıştı. 10  yıl kadar önce orayı bırakmak durumunda kaldık ve GalataPort’un inşaatının sürdüğü alanda 5 numaralı antrepoya yerleştik. Çok uzun bir inşaat süreci geçirildi. “Bu inşaat niye bitmiyor?” diye hep üzülür, hayıflanırdım. Üniversitemizden mezun olan iki kuşak buradaki resimleri göremeden resim, heykel eğitimi aldı, bu büyük bir kayıptır. Sadece öğrencilerimiz değil, İstanbul sanatseverleri de çok uzun süre mahrum kaldıkları müzenin açılışını sabırsızlıkla bekliyorlar. Rektör olarak kurumun başına geçince, “Bu müze bir an evvel açılmalı, şehir hayatına katılmalı” diye en büyük enerjimi buraya verdim. İnşaatta yolun sonuna geliyoruz, bugün yarın devralacağız. Sonra da müze kurulum çalışmaları başlayacak. Elbette eski müzelerle alakası olmayacak; müzemizi, yaşayan bir kültür merkezi olarak İstanbul halkına sunmak istiyoruz. Bu nedenle işi iyi bilenlerle yapmaya kararlıyız. Bu müzenin öncelikle bir danışma kurulunun olmasını istiyoruz. Bu koleksiyonun değerlendirilmesi üniversitemiz için büyük bir mutluluk ama sonuçta bu bir Türkiye mirasıdır, kültür mirasıdır ve hakikaten Türkiye’nin plastik sanatlardaki en büyük eserleri buradadır. Çok önemli bir sanat birikiminden söz ediyoruz. Bu nedenle Türkiye olarak sahip çıkmamız gerek. Bunun için yakında konuyla ilgili çevrelerle, kişilerle bir araya gelmeye de başlayacağız.

Ekipte kimler olacak?

Ağırlıklı olarak üniversite hocalarımız olacak ama sanat tarihi ve müzecilik alanlarında Akademi dışından uzman kişilere, eleştirmenlere, koleksiyonculara da yer vereceğiz. Ekibin başında bu alanda  uluslar arası bir değerimiz olan Vasıf Kortun var. Yola alanın en iyi isimlerinden biriyle çıkmak çok rahatlatıcı. Bizimle çalışmayı kabul ettiği için Vasıf Kortun’a teşekkür ediyorum. Müze onun yönlendirmesiyle şekillenecek. Kortun, hem çok deneyimli hem de çok enerjik ve çalışkan. Bize kurum olarak kaybettiğimiz zamanı kazandıracak. Anlaşmayı yaptığımızdan beri hızla yol almaya başladı. Burayı, sanatseverlerin, sadece bir kere görüp çıkacakları klasik bir müze değil, hareketli, işlek uluslararası bağlantılarla daimi bir çarkın döneceği kültür mekanı olarak planlıyor. Müzemiz sadece koleksiyonuyla değil mimarisiyle de şehrin en önemli yapılarından biri olacak. Şimdiden söyleyebilirim ki Vasıf Kortun’un küratörlüğünde düzenlenecek sergilerimiz kadar Emre Arolat’ın tasarımı  olan müze binamız da çok konuşulacak.

Aslında bütün olarak bu bölgeye Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi damgasını vuracak da diyebiliriz. Fındıklı Tophane arasında çok önemli iki tarihi mekânımız da var. Bir tanesi Tophane-i Amire. Fatih döneminde top yapımı için inşa edilmiş ve aynı bölgede varlığını yüzyıllarca sürdürmüş olağanüstü bir yapı. Çok etkileyicidir. Orada sergilerimiz zaten sürüyordu. Bu değerli yapıyı daha nitelikli ve seçilmiş etkinliklerin alanı haline getireceğiz. Onun tam karşısında, yine üniversitemize verilmiş olan Nusretiye Kasrı yer alıyor. O da çok değerli bir tarihi yapıdır, Sultan Abdülmecid tarafından 1852’de İngiliz mimar William James Smith’e yaptırılmış mücevher gibi işlenmiş bir binadır. Çok uzun bir süredir boş ve harap olan bu yapıyı da yine eğitim amaçlı kültür, sanat etkinlikleri için mekân olarak değerlendirmeyi düşünüyoruz. Resim Heykel Müzesi, Nusretiye Kasrı ve Tophane-i Amire binası ile bu bölgeyi İstanbul’un kültür ve sanat hayatını besleyen çok verimli, eşsiz bir üçgen haline getireceğiz.

 

"PERFORMANS SANATLARI MERKEZİ İÇİN MEKÂN ARAYIŞINDAYIZ"

 

Yeterli mi? Tabii değil, bakın biz bir sanat üniversitesiyiz ama konser, opera, bale, tiyatro gibi performans sanatlarımız için uygun mekânımız yok. Hiç olmamış. Sadece Fındıklı kampüsümüzde giderek daha da yetersiz kalan küçük bir oditoryumumuz var, o da sahne imkânlarından yoksun, sadece söyleşi yapılabilecek bir yer. Düşünün sahne sanatlarını şehre sunabilecek mekânı olmayan 140 yıllık bir sanat üniversitesiyiz! En öncelikli hedeflerimden biri hocalarımızın ve öğrencilerimizin sanatlarını icra edilebileceği bize ait bir mekan oluşturmak.

Nerede düşünüyorsunuz?

Uzakta değil, şehrin kalbinde olmalıyız. Sanat şehrin dışına çıkarılamaz. Bu çerçeveye, ciddi bir mekan sorunu yaşayan Konservatuvarımız da dahildir. Bunun için çok kişiden destek isteyeceğim, çünkü biz müzik anlamında, tiyatro anlamında Türkiye’yi besleyen bir kurumsak performansımızı gösterebileceğimiz özel bir alana ihtiyacımız var. Bu talebimi ve arayışlarımı sizin aracılığınızla da duyurmuş olayım.

 

"İSTANBUL’UN EN İYİ SİNEMA SALONU BİZİM AMA ÇOK AZ KULLANILIYOR!"

 

Tabii bir yandan ihtiyaç duyduğumuz konularda talepkar olacağız ama bir yandan da  sahip olduğumuz halde iyi değerlendiremediğimiz imkanlarımızı verimli kullanmanın yollarını arayacağız. Mesela geçtiğimiz günlerde önemli bir sanat kurumu, 30’un üstünde üniversitenin katılımıyla bir kısa film festivali düzenledi, biz yoktuk. Kurumun başındaki ismi aradım ve “35 tane üniversite var, neden biz yokuz?” dedim. Tabii cevabı kendimizde aramalıyız. Biliyorsunuz Mimar Sinan Sinema-Televizyon denince şöyle bir durulur. Zengin film arşivimiz efsane gibi dolaşır kulaklarda ama kimse bu arşivden yararlanamaz, değerlendiremez. Tuhaf, anlaşılmayan bir tutum bu. Üretmek ve paylaşmak lazım. O kapıyı sinemaseverler için daha sık çalınan bir mekan haline getirmek istiyorum. Balmumcu’daki kampüste kapasite ve altyapı olarak İstanbul’un en iyi sinema salonları var ama çok çok az kullanıyoruz! Neden festivallere açık değil? Neden İstanbullu sinemaseverler oraya daha çok gitmiyor? Yapmak istediğim işlerden biri bu mekânları sinemaseverlerin uğrak yeri haline getirmek.

 

"ÜNİVERSİTE YAYINLARINI CANLANDIRACAĞIZ"

 

Öteden beri üniversite deyince akla önce yayınları gelmeli diyorum. Bir üniversitenin ilk hedefi alanının en iyi kitaplarını yayınlamak olmalı. Maalesef üniversitemiz bu alanda biraz geriye düşmüş. Hedef koyduk: Bir iki yıl içerisinde, kapağını gördüğünüzde “Mimar Sinan Üniversitesi Yayını” olduğunu anlayacağınız ve “Mimar Sinan’dan çıktıysa iyidir” diyeceğiniz bir yayınevi kurmuş olacağız.

Hangi alanlarda yayın yapmayı düşünüyorsunuz?

Biz çok özel bir üniversiteyiz; 1882’de ressam, müzeci ve arkeolog Osman Hamdi Bey tarafından kurulmuş ilk sanat akademisiyiz. Türkiye’de sanat, buradan yetişen ressamlar, mimarlar, heykeltıraşlarla şekillendi. Bu nedenle misyonu çok yüksek bir kurumuz. Üniversitemizin resim, heykel, mimari, müzik, grafik tasarım, tarih, edebiyat, sanat tarihi, arkeoloji, felsefe… gibi bölümleri var. Yayınlarımız da tematik olarak bunların çerçevesinde dönecek. Üniversitemizde 1930’lu yıllarda basılmış ve henüz yeni baskıları yapılmamış çok nitelikli kitaplar var, onları güncellemek istiyoruz. Bunun için de yola tabii ki üniversite yayıncılığının en önemli isimlerinden olan Fahri Aral’la çıkacaktık. Fahri Bey şimdiden görüşmelere başladı, güzel projeler üzerinde çalışıyoruz.

 

"VEDAT TEK’İN OLUŞTURDUĞU MİLLİ MİMARİ
ANLAYIŞINA BENZER BİR AKIM ŞU ANDA YOK"

 

Mimar Sinan Üniversitesi, adı üstünde, mimarlık alanında da çok iddialı. Peki, Türkiye’de dünya çapında başarı yakalayacak yeni mimarlar yetiştirebiliyor muyuz?

Elbette yetiştiriyoruz. Mimar Sinan, şu anda mimarlık alanında bence en önemli kurum. Zaten 1930’larda Bruno Taut’un gelmesi ve buraya 20. yüzyıl sonrası modern mimarinin, Bauhaus kuşağının ekolünü yerleştirmesiyle mimarlık, sadece üretim yapan değil aynı zamanda teorik olarak da verimli tartışmaların yaşandığı bir  bir alan haline geliyor. Burada çok kıymetli bir birikim var. Sedad Hakkı Eldem’den başlayarak çok değerli isimler yetiştirmişiz. Müzemizi yapan Emre Arolat bizim öğrencimizdir ve dünya çapında bir mimardır. Mimarlık fakültemiz gerçekten çok iyi işler yapıyor. Türkiye’de mimarlık adına bilirkişi aranacaksa önce buraya gelinir, bir proje varsa önce Mimar Sinan’dan destek istenir.

Son dönemde kamusal alanda yapılan yeni, büyük binalarımız var. Yeni havalimanı, yeni Çamlıca Camii açıldı. Bütün bunların Türkiye’de mimari değerler olarak kalıcı olacağını düşünüyor musunuz?

Ben mimarlığa dışarıdan, tamamen sıradan bir insanın göz zevkiyle bakıyorum. Baktığım şeyler bana güzel de görünebiliyor çirkin de. İşin uzmanı değilim, bir camiyi ya da bir yapıyı beğenirim, çünkü duygusu hoşuma gitmiştir ama bir mimar, onun teknik olarak kusurlarını görür, işe oradan bakar. Oturduğum evin penceresinden Çamlıca’daki camiinin siluetini görüyorum ve bana hoş görünüyor. Aynı şekilde Yarımadanın bütün o camiler siluetini seyretmek de bana mutluluk veriyor. Cami silueti ve minareler İstanbul’a çok yakışıyor. Tabii pek çok yeni camiden aynı zevki alamadığımız da doğru. Sözünü ettiğiniz büyük havaalanları, metrolar, tüneller gibi eserler mimarlık ve mühendislik karışımı modern işler oluyor. Bunlar hizmet odaklı olduğu için çok da bizim estetik keyfimize kalmıyor. Bazı şeyler tabii ki hiç içimize sinmeden de olabiliyor. Burada Kabataş projesini en çok protesto edenlerden biriydim. O dev martı Mimar Sinan’ın eseri olan Molla Çelebi Camii'nin yanına konacak diye içim gidiyordu, neyse ki martıdan vazgeçildi. İstanbul’un kimliğini, siluetini, dokusunu bozan işler bütün İstanbulseverler gibi beni de üzüyor. Öte yandan, mimarlıkta bir akımından artık söz etmek mümkün mü bilemiyorum. Çünkü bütün mimarlar artık bir imza oluşturuyorlar ve kendi isimleriyle bir tarz meydana getiriyorlar. Emre Arolat’ın yapılarına baktığınızda, onun artık Arolat çizgisi diyebileceğiniz bir tarzı var ve herhangi bir akımın temsilcisi değil, olması da gerekiyor mu bilmiyorum. Vedat Tek’in oluşturduğu milli mimari anlayışına benzer bir akım şu anda yok. Çağımız bunun gerçekleşmesine olanak verecek bir çağ mı, aslında bundan bahsetmemiz lazım. Dönemin mimarlarını toplayacak bir üsluptan söz edebileceğimizi pek zannetmiyorum. Çağın ruhuna uygun değil bu kollektiflik.

Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, müzik alanında da eğitim veriyor. Mezunlarınız arasından klasik müzikte yeni besteciler çıkıyor mu? Örneğin, yeni Fazıl Say’lar yetişiyor mu?

Öğrencilerimiz dünyanın dört bir yanına dağılmış durumda, sık sık başarılarını, ödüllerini kutluyoruz. Opera sanatçısı Burak Bilgili mesela, çeşitli ülkelerde sahneye çıkıyor. Piyanist Can Okan var. Şimdi hocamız olan Pelin Halkacı Akın çok değerli bir kemancıdır. Hepsi bizim kurumumuzdan.

Üniversitede çok konser yapıyormuşsunuz. Bu konserler halka açık mı?

Evet sık sık konserlerimiz oluyor. Üniversitenin içinde yapıldığı için dışarı kapalı gibi duruyor ama bu konserler ücretsiz ve izleyiciye açık. Aynı sıklıkta sergiler de yapılıyor. Sanırım biz yeterince duyuramıyoruz, biraz kapalı devre gidiyor işler. Üniversitemizde yapılan etkinlikleri, konserleri duyurmak, takip etmek için özel bir birim gerekiyor. Göreve başladığımda Kültür Sanat ofisimizi yeniden yapılandırmak için görüşmeler yaparken “biz sosyal medya kullanmayı sevmeyiz” dediklerinde koltuğumdan düşecektim. Bir sanat üniversitesinin böyle bir lüksü olabilir mi? İşe bu konuyu devralarak başladım ama yetişemiyorum. Etkinliklerimizin bir kısmını sosyal medyadan duyurmaya çalışıyorum. Konser, bale, çağdaş dans, sempozyum, panel… Üniversitemizde çok aktif bir üretimimiz var.

Felsefe ve sosyoloji, ebeveynlerin öğrencileri pek yönlendirmediği alanlara dönüştü. Liselerde felsefe ve sosyoloji dersleri de azaldı. Bu entelektüel dünyamızı nasıl etkiliyor?

Edebiyattan, felsefeden ve sosyolojiden nasiplenmemiş bir mühendis ya da mimar olamaz, olur da, tasarladığı, yaptığı işler bir şeye benzemez. Elbette liseden başlayarak tarih, edebiyat, felsefe, sosyoloji gibi insana dair bilgi dediğimiz birikim bütün meslekler için elzemdir. Hepsi önünde sonunda insanla ilgili çünkü. Tanpınar’ın Beş Şehir’ini okumamış mimarların, İstanbul’u getirdiği hal ortada.

 

"ORHAN PAMUK KADAR İYİ BİR ROMANCIMIZIN
UZUN BİR SÜRE DAHA ORTAYA ÇIKACAĞINI SANMIYORUM"

 

Siz aynı zamanda edebiyat eleştirmenisiniz. Son dönemde “Türk edebiyatı nereye gidiyor?” tartışması var. “Eskisi kadar iyi yazarlarımız, şairlerimiz yok” deniyor, bu doğru mu?

Doğru değil elbette, gayet iyi yazarlarımız var. Gençlerden çok iyi yazarlar yetişmekte. Bir kuşak ötede Orhan Pamuk var, mesela. Bunu her yerde söylüyorum: Orhan Pamuk’un romancılığı henüz hak ettiği gibi değerlendirilmemiştir.  Hakkında çıkan her yayını okurum, çok büyük bir kısmı, daha ilk sayfadan niyetini belli eder maalesef. Pamuk, edebiyat dışı bir  çemberle kuşatıldı, ancak bundan kurtulabilenler onun ne kadar değerli bir romancı olduğunu anlayabiliyorlar. Sık sık tanık olurum, kasıtlı bir şekilde Orhan Pamuk okumayı reddeden öğrencilerim, bir ödev mecburiyetiyle okudukları zaman, “Hocam bu nasıl bir yazarmış?” diye şaşkınlık ve hayranlık duyuyorlar. Öncelikle müthiş bir yapı kurucudur Pamuk, üslupçudur, çok kültürlüdür, asla yavanlaşmaz metinleri. İstanbul, Hatıralar ve Şehir kitabını okumamak büyük eksikliktir. Yazıyla uğraşan herkese Saf ve Düşünceli Romancı adlı kitabını dikkatle okumalarını öneriyorum. Pamuk kadar iyi bir romancımızın uzun bir süre daha ortaya çıkacağını sanmıyorum.

Türkiye’de pıtrak gibi kitap basıldığını görüyoruz. Aralarında çöp muamelesi yapacağımız kadar içi boş kitaplar da var. Mankenler, sosyal medya fenomenleri çoksatan yazarlar haline dönüştü. Bu normal mi, yoksa yayıncılıkta bir sığlaşma mı var?

Evet bir sığlaşma var ama nitelikli olanı bir ada gibi sağlam zeminde tutabiliyorsak, diğeri akıp geçecektir. Bu durum dünyada da böyle, biz yeni karşılaşıyoruz. Değerli kitaplarımız var ama gösteremiyoruz. Kitap tanıtma eklerinde herkes reklamını aldığı yayınevinin  kitabına öncelik veriyor ve edebiyat piyasamız böyle bıktırıcı bir çizgide dönüp duruyor. Ama var gücüyle iyi kitaba işaret edenler de yok değil ve bu daha çok yine sosyal medyada oluyor. Okur grupları, güzel kitapları birbirlerine duyuruyorlar. Tabii yeterli değil. İyi kitapları tanıtacak daha güçlü mecralara ihtiyacımız var. Eleştirmekten çekinmemeliyiz mesela. En beğendiğim yazarlardan olan Orhan Pamuk’un son romanını eleştirdim, gayet de kibar bir şekilde, “Nazik eleştiriniz için teşekkür ederim” dedi. Çünkü ben Orhan Pamuk’u vurmak istemiyorum, sadece kitabını eleştirmek istiyorum. Oysa ya vurup öldürüyoruz ya da hiçbir değeri olmayan yazarları el üstünde gezdiriyoruz. Tabii eleştirmenin rahat hareket edebilmesi için yazarların da bir düzeyi olması lazım. Kimi yazarlar hakkındaki düşüncelerimi, tepkilerini az çok kestirebildiğim için yazamıyorum, çünkü anlamsız bir tartışmaya dönüşecek iş.

Artık süpermarket gibi kitapçılarımız var; her tarafta çoksatan rafları, masaların üstünde rengârenk ama içi boş kitaplar. Yeni nesil doğru kitaba nasıl ulaşacak?

Şanslılarsa büyüdükleri evde seçme kitaplardan oluşmuş bir kütüphane bulacaklar, değillerse çok iyi bir edebiyat öğretmenine düşecekler. İkisini de olmazsa işleri zor. Ya kendileri kadar kafaları karışık arkadaşlarının elindeki kitaba bakacaklar, ya da vitrinin çok satanlar bölümü tarafından yönetilecekler. Eleştirmenin işi okuma heveslilerini iyi kitapla buluşturmak olmalı, çünkü iyi kitaba ulaşan onun kıymetini bilir, kötüyü ayırt edebilir artık. Mesele buluşturmakta. Burada bizlere ve medyaya büyük iş düşüyor.

 

"ŞİİR, ROMAN, ÖYKÜ DİJİTALDEN OKUNMAZ,
KAĞIDIN KOKUSUNU ALMANIZ LAZIM"

 

Dijitalleşme edebiyatı nasıl etkiliyor? E-kitaplar, dijital dergiler edebiyat dünyasında bir kayıp oluşturuyor mu?

Özellikle referans kitapların, yani sözlük, ansiklopedi, atlas gibi güncellenmeye muhtaç her türlü bilginin dijitalde olması gerektiğini düşünüyorum. Aynı şekilde gündelik köşe yazılarının da artık dijitalden takip edileceğini hatta öyle de olduğunu görüyoruz. Ancak şiir, roman, öykü gibi edebi üretim kağıtta olmazsa tadı yeterince çıkarılamaz gibi geliyor, belki de alışkanlığın verdiği bir seçim bu.

Okurun dijitale ilgisi nasıl? Buna dair bir fikriniz var mı? E-kitap almak Türkiye’de yaygınlaşıyor mu?

Hayır, yaygınlaşmıyor. Kitap hala önde.

 

"ESKİ KUŞAK EDEBİYAT DERGİLERİ
BİRAZ HAREKETLENMELİ, ÇAĞI YAKALAMALI"

 

Dergicilik edebiyatın can damarı. Biz Varlık, Dergah, Gösteri gibi dergiler okuyarak büyüdük. Eski dergilere ilgi azalıyor mu? Şu an Türkiye’de dergicilik ne durumda?

Alıştığımız edebiyat dergiciliğini örnek alınca, durum iç açıcı görünmüyor tabii. Nasıl popüler kitaplar öndeyse, dergilerde de popüler yayınlar rafları ele geçirmiş durumda. KAFA, OT, Tuhaf gibi popüler dergiler mesela.

Bu dergilerde de edebiyatı pratik, kısa, popüler bir şekilde binlerce okurla buluşturan bir mantık var. Bunları nasıl buluyorsunuz?

Onlar ortada olmazsa Varlık ve Kitap-lık mı okunacaktı, emin değilim. Hiç olmamasından daha mı iyidir, bunu da bilemiyorum. Bildiğim şey, bizim hem çok nitelikli hem de enerjik dergiler çıkarıyor olabilmemiz gerek. Eski, köklü dergilerimiz biraz hareketlenmeli, genç okura çekici gelecek dönüşümler yapabilmeli.

 

"TÜRK EDEBİYATINDA HİÇBİR ZAMAN ÖZGÜN BİR AKIM DOĞMADI"

 

Türk edebiyatında yeni akımlar oluşuyor mu?

Hiçbir zaman oluşmadı ki! Edebiyat akımı dediğiniz şey; modernizm, romantizm, klasisizm, parnaslar, realizm gibi bir şeyse, bunların hiçbiri bizde doğmamıştır. Modernizm de dahil olmak üzere hiçbir akım da bizde tam anlamıyla karşılığını bulmamıştır. Bir Türk romantizmi, bir Türk klasisizmi, bir Türk realizmi gibi şeyden tam anlamıyla söz edemeyiz. Kendi bünyemizden doğan bir edebiyat akımı da hiç olmamıştır.

Bunun sebebi ne?

Çok yönlü. Edebiyat akımı her şeyden önce iyi bir düşünce ortamı, bir felsefe birikimi ister. Baktığınızda her edebiyat akımının arkasında belirli bir felsefe vardır. Bizde böyle bir felsefi akım da olmamıştır. Bunlar bizim bünyemizden doğan şeyler değil. Biz hep sonuçlarına yetişiyoruz. O sonuçları da son dakikalarda kendimize uyarlamaya çalışıyoruz ve biz tam işe girişmişken, zaten dünyada o bitmiş oluyor.

Peki, bu şiir için de geçerli mi? Çünkü şiirde İkinci Yeni’den, Hececiler’den bahsediyoruz.

İkinci Yeniciler zaten kendilerini akım olarak kabul etmiyorlar, “Hepimiz kendine has şairleriz” diyorlar. Biz onları bir arada düşünmeye çalışıyoruz. Hececiler’i de birleştiren tek şey bazı ortak temalar ve kalıplar, orada da bir akımdan söz edemeyiz. Aslında bunlar edebiyat tarihinin zihnimize yerleştirdiği bazı kalıplar.

 

"ÖDÜL JÜRİLERİNDE KİM KİMİNLE ÇALIŞIR DEĞİL,
KİM KİMİNLE ÇATIŞIR DİYE BAKMANIZ GEREKİR"

 

Türkiye’deki edebiyat ödülleri yayıncılığı, iyi edebiyatı ne derece motive ediyor? Bu ödüller belli başlı bölünmelere kurban gidiyor mu, yoksa bizim iyi, her türlü yazarı teşvik eden ödüllerimiz var mı?

Hiçbir jüri, ödül verdiği kişinin üstünde değildir veya ödül vererek onunun üstüne geçmiş sayılmaz. Önce ödül mekanizmasını doğru yorumlamak gerek. Ödül, “Bakın burada güzel bir şey fark ettik, siz de bunu görün, okuyun biz sadece işaret ediyoruz” demektir. Dolayısıyla ödüllere karşı olmamak lazım, çünkü ödül okuru bazı yazarların farkına vardırmak için bir araç. Kötüye kullanılabilir elbette, kullanılmaması için jürilerde de mümkün olduğu kadar birbiriyle farklı görüşlerden, hatta farklı yaşlardan kişilere yer verilmeli. Jüriler,  kim kiminle çalışır değil, kim kiminle çatışır diye düşünerek oluşturulmalı. Mekanizma böyle kurulursa, o zaman çok avantajlı şeyler çıkabilir. Hâlâ Haldun Taner, Sait Faik ödüllerinden bahsediyoruz, demek ki ödüllerin önemi var. Ama ödül alamayan kötüdür anlamına da gelmiyor bu. Ödül aldığı halde benim beğenmediğim öykücüler, romancılar da var.

Türkiye politik kutuplaşmaların yaşandığı bir yer. Bu durum edebiyat dünyasına nasıl yansıyor?

Edebiyatta ayrışmalar başından beri var, bu yeni bir şey değil. Günümüzde belki bunu daha çok dillendirir olduk. Aslına baktığınızda farklı kesimler arasında dostluklar, arkadaşlıklar yok değil. En basiti kendi hayatımda bu tür arkadaşlık ilişkilerim olduğunu söyleyebilirim. Gündelik siyasetten uzaklaştığımız zaman gerçek dostluklar ve arkadaşlıklar ortaya çıkacaktır. İyi edebiyat, iyi kitaplar farklı çevreleri bir araya getirebilir.

Peki, nitelikli kültür üretimi anlamında muhafazakâr kesim ile seküler kesim arasında bir fark hissediyor musunuz?

Ben böyle bir ayrım yapmam. Bunu yanlış da buluyorum. Edebiyatta nitelik seküler olup olmamakla nasıl ilişkilendirilebilir ki? Bu çok sığ bir yaklaşım. Sanatın tek ölçütü vardır: Edebiyatçı, o tür içinde malzemesini iyi kullanıyor mu, yeni bir şey üretiyor mu ve kalıcı bir eser ortaya koyabiliyor mu, sadece buna bakarım. Dili ve işleyişiyle sizi etkileyen, büyük bir edebi haz veren metin, katılmadığınız bir dünya görüşünü de dile getirebilir.

 

"SANATIN BUGÜNLERDE GÜNDELİK POLİTİKAYA
FAZLASIYLA KURBAN EDİLDİĞİNİ DÜŞÜNÜYORUM"

 

Yayıncılıkta bir vasatlıktan söz ettik. Peki, Türkiye’de bu dönemde genel olarak bir entelektüel vasatlık var mı?

Entelektüel üretimi dergilerdeki makalelerde, tartışma ortamlarında, kitaplarda görürüz. Sanatın bugünlerde gündelik politikaya fazlaca eğildiğini, hatta edebiyattan çok siyasetin konuşulduğunu düşünüyorum. Bir zamanlar “Sanatçı gündelik politikaya, medya diline biraz daha mesafeli durup dünyaya kendi araçlarıyla bakmalı” demiştim de eleştirilmiştim ama galiba söylemek istediğim tam anlaşılmamıştı. Elbette gündelik olan, yani yaşadığımız hayat sanat eserine sızacak, onun içinde yoğrulacaktır ama bu başka bir şeydir, onu doğrudan dile getirmek başka bir şeydir. Sanat eseri, gündelik politikaya biraz uzaktan bakar, daha iyi yorumlayabilmek için de mesafe koyması iyi olur. Zannediyorum bizde sanat fazlasıyla gündelik politikanın içinde. Düşüncenin serbestçe ifade edebilmesini isterim, ama sanat söz konusuysa doğrudan ifade etmekten çok edebi dolayıma değer veririm.

Ahşap kokusuyla kitap kokusunun birbirine karıştığı, içinde kendinizi kaybettiğiniz, mimarisiyle, atmosferiyle herkese açık kütüphanelerimiz var mı?

Benim öğrenciliğimde Beyazıt Devlet Kütüphanesi öyleydi. Bütün mobilyaları eskiydi. Bilirdik ki yıllarca hocalarımız da o tahtaların üzerinde çalışmış. Sonra yenilendi, kokusu farklılaştı ama Beyazıt Devlet Kütüphanesi’ni hâlâ çok severim. Arkeoloji Müzesi’nin kütüphanesi de çok etkileyicidir. Ama o dediğiniz türde bir kütüphane maalesef yok. Küçük örnekleri var. İstanbul Üniversitesi Nadir Eserler Bölümü de öyledir. Üniversitemizin kıymetli kitaplarla dolu ama yıpranmış kütüphanesini de vazgeçilmez bir okuma/çalışma mekanı haline getirmeyi çok  istiyorum.

24 SAATGÜNÜN ÖZETİ
24 saat
24 saat günün önemli haberleri ve gelişmeleri