Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
HABERTURK.COM

Türkiye son günlerde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, “Kızgın demiri soğutalım” ve “Türkiye ittifakı” sözlerini konuşuyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan sizce neden böyle bir ittifak çağrısı yaptı? Ekonomi ve dış politikadaki gelişmelerden dolayı ülkede birliğe ihtiyaç mı var? Ya da AK Parti’nin büyükşehirleri kaybetmiş olmasının yarattığı psikolojinin bir sonucu mu?

“Türkiye ittifakı”, önümüzdeki dört yılı iyi değerlendirmek için tüm Türkiye’ye yönelik bir çağrı. Kısa vadeli olarak düşünülmediği görüşündeyim. Aslında bunun hem Türkiye’nin son altı yedi yıldır içine girdiği türbülans döneminin bir muhasebesi olduğunu hem de küresel ve bölgesel fırtınanın yaklaştığını gören bir lider olarak Erdoğan’ın proaktif bir çağrıda bulunduğunu düşünüyorum.

Çünkü dünyadaki genel siyaset belli açılardan kırılma yaşıyor. NATO, Avrupa Birliği gibi klasik ittifakların format değiştirdiğini görüyoruz. Yani NATO ittifakı içerisinde olmak, sizin bazı temel güvenlik çıkarlarınızın sağlanacağı anlamına gelmiyor artık. Amerika küresel rolünü değiştirerek NATO ittifakına olan bağlılığının zayıfladığını ortaya koydu. Türkiye’nin F-35’ler, S-400 tartışmalarında da görüldüğü üzere bir NATO müttefiki olması, Patriot’ların ona verilmesini sağlamadı. Yine Suriye’de karşılaşmış olduğu tehditler, Amerika’nın YPG’ye verdiği destekle, bir ittifak ilişkisiyle açıklanamayacak bir yere geldi. Bunun sadece Türkiye-Amerika ilişkileri açısından değil, dünyadaki ittifak ilişkileri açısından önemli bir değişim getirdiğini görüyorum. Tabii Türkiye olarak biz bütün bunların odak noktasında olduğumuz için bu türbülansı daha önceden ve daha yoğun yaşıyoruz.

"KÜRESEL VE BÖLGESEL KIRILMALAR YAŞIYORUZ, YENİ KÜÇÜK İTTİFAKLAR OLUŞMAYA BAŞLADI"

Avrupa Birliği açısından baktığımızda da yine aynı örnekler söz konusu. Amerika’nın Almanya’yı Rus doğalgazıyla ilgili olarak sıkıştırıyor olması, klasik ilişkilerin çözülmekte olduğunu, yeni bir ilişki formatına mecbur kaldığımızı gösteriyor. Tabii Amerika en genel anlamda Çin, Rusya ve İran’ı sınırlandırma politikası yürütüyor. Bunların da Almanya ve Türkiye’yle birtakım türbülanslar yaratması kaçınılmazdır. Hele hele son dönemde İsrail yayılmacılığının Amerika tarafından bu kadar desteklendiğini düşünürsek, biz hem küresel anlamda hem de bölgesel anlamda kırılmalar yaşıyoruz. Yeni küçük ittifaklar oluşmaya başladı. Burada Almanya’nın Rusya’yla ilişkiler açısından sıkıştırılıyor olmasıyla Türkiye’nin S-400 alımıyla ilgili sıkıştırılıyor olması aslında, konuları farklı olmakla beraber benzer bir türbülansa işaret ediyor. Avrupa Birliği çerçevesinde Macron’un Schengen tartışmasını başlatmış olması, entegre görülen Avrupa’da bile bir sorun olduğunu bize gösteriyor. Rusya ve Amerika arasındaki ilişkinin de artık bir yaptırımlar serisine dönüştüğünü görüyoruz. Çin’le bir stratejik hesaplaşma başladı ve bu, sadece ticaret savaşları boyutunda kalmayacak. Bütün bunların hepsi ciddi bir türbülans yaratıyor. Küresel türbülans döneminde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın siyaset tarzının ve yürüttüğü diplomasisinin ayrı bir öneme sahip olduğunu düşünüyorum. Erdoğan diplomasisi hem türbülans ile mücadele etmede hem de dünyaya ortak bazı değerleri hatırlatmada hem de ilişkileri pragmatik düzlemde tutmada bir örnek teşkil ediyor.

Bölgemizde de son dönemde İsrail öne çıkıyor ve Filistin meselesinde, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve bazı Arap ülkelerini yanına almış olduğundan dolayı, İran karşısında Doğu Akdeniz’e kadar uzanan yeni bir küçük ittifak serisi başlatıyor. Bu bizi de etkiliyor. Özellikle Amerikan Senatosu’na sunulan son tasarıda, Doğu Akdeniz’de Amerika’yı farklı bir inisiyatif almaya çağırmasını önemli görüyorum. Burada Güney Kıbrıs’ı, Yunanistan’ı silahlandırmış olmasını da önemli bir stratejik değişimin habercisi olarak düşünüyorum. Dünyadaki bütün bu gelişmeler bir araya geldiğinde, Türkiye’nin uzun vadeli bir toparlanmaya, iktidarı ve muhalefetiyle ortak meselelerde bir uzlaşma bulmaya ihtiyacı var. Cumhurbaşkanı’nın ifade ettiği “Türkiye ittifakı”nı böyle anlıyorum.

Türkiye ittifakının içerideki karşılığını da soracağım ama dışarıdaki gelişmelerle devam edelim. Küresel ve bölgesel yeni küçük ittifaklar oluştuğundan söz ettiniz. Türkiye’nin yeni küçük ittifak hatları kimlerle olabilir?

Bunun yönetilmesinin yeni bir evre olduğunu söylemek gerekir. Burada da Türkiye’nin temel şansı Erdoğan diplomasisidir. Cumhurbaşkanı Erdoğan, dış politikaya ağırlığını koyduğu son beş altı yılı da göz önünde bulundurursak, liderlerle değişen ittifakları takip edebilecek bir tecrübeye sahip ve o liderlerle bir diplomasi yürütebilecek bir geçmişi var. Baktığınızda, birçok ülkede liderler krizlerle devrilmişken, Erdoğan krizleri aşabilen ve sandıkla bu krizlerden çıkabilen bir lider olarak Türkiye’yi yönetiyor. Dolayısıyla, bu değişen ittifakların türbülansını yönetmek için Türkiye’nin böyle bir tecrübeye ihtiyacı var. Oluşan bu yeni dengenin henüz tam netleşmediğini de belirtmek lazım. Özellikle ABD ile Avrupa arasındaki ilişkinin ve yine ABD ile Rusya arasındaki gerilimin nereye kadar gideceğinin tam netleşmediğini söylemeliyim. Kaldı ki ABD’nin kendi içerisinde de bir dağınıklık var. Başkan ile Senato arasındaki bu dağınıklığın resmin netleşmesini engelleyen bir konumda olduğunu düşünüyorum. Ama bu gidişle Trump sanki bir dört yıl daha iktidarda kalabilecek ve başlattığı değişimi devam ettirebilecek gibi görünüyor. Eğer böyle olursa, Trump’ın ikili ilişkiler üzerinden ittifak kurma ve genel olarak dünyadaki liberal düzeni değiştirme stratejisi yürüyecek ve bu kalıcı etkilerde bulunacak gibi görünüyor. Bu ana değişim çerçevesinden bölgesel olarak küçük ittifaklara baktığımızda ise bizi ilgilendiren en önemli ittifaklardan bir tanesi Amerika, İsrail, Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri hattında İran’a karşı kurulan ittifaktır. Bu bir yönüyle Filistin meselesinde Arapların iddialarından vazgeçeceği, Filistin’e neredeyse herhangi bir toprağın kalmayacağı ve Kudüs’ün bırakılacağı bir yere gidiyor.

İran’ı sınırlandırmak için oluşturulan bu blok, Amerika’nın sert gücü olmadıktan sonra İran’ın direniş hattını çökertebilecek gibi görünmüyor. Ama ekonomik olarak içeriyi karıştırma anlamında ve bölgesel nüfuzunu bir şekilde sınırlandırma anlamında etkili olabilir. En son Devrim Muhafızları’nın terörist örgüt ilan edilmesi, 2 Mayıs’ta 8 ülkeye verilen muafiyetlerinde kaldırılması gibi adımlarla Trump Yönetimi, İran ekonomisini çökerterek içeride karışıklığı hedefliyor. Bu çok ciddi bir risk olarak ortada duruyor. Ayrıca, arkasında İsrail’in yayılmacı emellerinin olduğu Mısır-Suud-BAE-İsrail hattı Doğu Akdeniz ve Kuzey Afrika’da da kapsamlı bir dizaynın peşinde. Libya, Cezayir ve Sudan krizleri bu hattın operasyonlarıyla birlikte okunmalı.

"İRAN ZORDA KALIRSA AMERİKA’YLA MASAYA DA OTURABİLİR"

 

Son yazılarınızdan birinde İran’da 2 yıl içinde böyle bir halk hareketlenmesi olabileceğini ifade etmişsiniz.

İran’ın nasıl cevap vereceğini, Çin’in Rusya’nın ve İran’ın komşularının nasıl tepki vereceğini görmemiz gerekirse de, İran’ı zor günlerin beklediğini düşünüyorum. Trump Yönetimi ambargoyu sertleştiriyor. Ama İran, diplomasi geçmişi zengin bir ülkedir, bakarsınız bir yerde Amerika’yla masaya da oturabilir. Kendisinin direnç gücünün kırılmaya başladığı, içeride bir kopuşun yaşanacağı, rejim sorununun ortaya çıkacağını anladıkları anda Tahran rejimi pekâlâ ABD ile masaya oturabilir. Aslında Trump da bunu hedefliyor. Eğer o kırılma anını önceden göremezlerse  içeride kontrolü kaybedebilirler. İç karışıklık sonu rejim değişikliğine gidecek bir halk hareketine dönüşebilir. Geçmişte zaten Yeşil Hareket dahil olmak üzere kitlesel hareketlenmeler olduğunu biliyoruz. Özellikle üniversiteli genç işsizliği çok yüksek. Daha ağırlaşan ambargoyla birleştiğinde bu İran demografisini patlatacak bir husus. Şunu da unutmayalım, İran, Şiici sert bir ideolojiye ve hiyerarşiye dayalı bir elite sahip. Dışarıdan tehdit geldiğinde kamuoyunun da bütünleşen bir yapısı var. Bu haliyle bir süre daha direnebilir gibi görünüyor ama İran ekonomisi çok büyük zarar görecek. Trump, Obama yaptırımlarını bir adım daha ileri götürerek çok etkili bir şekilde geliyor. Kurmuş olduğu İran karşıtı blokta İsrail çok ısrarcı bir şekilde önde görünüyor. Bunları bir araya getirdiğimizde İran’ın işinin zor olduğunu görüyoruz. Tabii bunun da Türkiye’ye önemli birtakım yansımaları olacak.

Ortadoğu’da kurulan iran karşıtı hat aynı şekilde şimdi Kuzey Afrika’ya da müdahale etmeye başladı. Sadece Mısır’daki karşı devrim meselesiyle değil, bir ucu Sudan’a varan ve bir ucu da Libya, Tunus ve Cezayir’e kadar gidecek olan başka bir hareketlenme oluşturuyor. Burada da yeni otoriter rejimlerin kurulması hedeflenerek İsrail’le ve kurulan o hatla uygun bir yere gelmesi bekleniyor. Bir ucu Doğu Akdeniz’e bir ucu da Kuzey Afrika’ya uzanan bu hattın ortaya çıkaracağı sıkıntılar ve bunlara verilecek tepkileri de göz önünde bulundurduğumuzda, sadece Türkiye açısından değil, Avrupa açısından da ciddi bir fırtınanın geldiğini düşünüyorum.

Ürdün, Irak, Katar, Umman ve Kuveyt gibi ülkelerin yeni dönemde daha da sıkışacağını düşünüyorum.

 

"TÜRKİYE HAREKETLİ, DİNAMİK BİR İLİŞKİ MODELİ GELİŞTİRMELİ"

 

 

En genelde ABD, Çin, Rusya ve İran’ı sınırlandırmanın peşinde. Bu hedeflerin Türkiye’nin etrafındaki yansımalarına baktığımızda Ortadoğu, Doğu Akdeniz, Doğu Avrupa ve Karadeniz’de ister istemez gerilim alanları oluşuyor, yeni bloklaşmalar gerçekleşiyor. Bunların hepsinin doğrudan Türkiye’yi hedef aldığını söyleyemeyiz ama bölgenin önemli aktörü olan Türkiye’nin bir şekilde ne yapacağını hesap eden ve onu bir yerlere zorlayan girişimler yapıldığını düşünüyorum. Dolayısıyla Türkiye karşıtlığa dayalı ittifak hatlarına katılmak zorunda değil, aksine bu tür ittifakların ortaya çıkaracağı sorunları öngören ve kendisine yeni fırsat alanları oluşturan, hareketli, dinamik bir ilişki modeli geliştirmek durumunda. Yani herhangi bir bloklaşmanın bir tarafının getirdiği mecburiyetlere katlanmak zorunda değil ve Türkiye son dönemde bu tercihi bilerek yapıyor. Bu tercihin getirdiği, yönetilmesi gereken bazı süreçler var. Ancak yoğunlaşan dizayn hamlelerinden pasif kalarak ya da muvafık davranarak kurtulmak da söz konusu değil. Çünkü yeni bölgesel dizayn peşinde olanlar Türkiye’nin önceliklerini görmezden gelen, hatta Türkiye’yi belli ölçülerde sıkıştırmaya çalışan özellikler gösteriyor.

Türkiye’nin geldiği noktada bazen dış politikayla ilişkili olarak, “Etrafımızda bir türbülans var, zaman zaman bazı ülkelerle geriliyoruz. O halde herkesle sorunlarımızı çözelim” şeklinde değerlendirmeler yapılıyor. Bu yaklaşımın ilk bakışta sorunları çözebileceğini düşünenler olabilir. Burada çok yanıltıcı bir taraf var; o da dünyadaki ve bölgedeki siyasetin gidişatını anlamama ve Türkiye’nin sanki 1990’lardaki stratejik ortamda olduğunu varsayma üzerine oturuyor. Türkiye eğer savunma sanayiini, dış politikada diplomasisini öne çıkarak ve kendi ticaret alanında yeni kapılar açarak belli bir mücadeleyi vermezse, bu türbülansın Türkiye’nin üzerine boca edilmesi riski var. Türkiye burada iddialı bir yerde olmak zorunda. “Amerika’yla yakın durayım, İran’dan uzaklaşayım” dediğinde, hem ekonomin zarar görür hem de İran’ın iç karışıklığı sonucunda birtakım mülteci sorunuyla karşı karşıya kalabilirsin. Dolayısıyla burada bir yandan İran’ın iç karışıklığa girmesini engelleyecek bir yerde durmanız lazım bir yandan kendi ekonomik menfaatlerinizi düşünmeniz lazım bir yandan da Amerika ile olan geriliminizi bir kopuşa götürmemeniz lazım.

 

"ABD VE RUSYA ARASINDAKİ KAPIŞMANIN ARASINDA KALMADAN,
HER İKİ ÜLKEYLE İLİŞKİLERİNİ DEVAM ETTİREBİLECEK BİR ÇÖZÜM BULMAMIZ GEREKİYOR"

Bu ittifak sistemleri Türkiye’nin çıkarlarına uymuyor. Peki, Türkiye bu noktada kendine çoklu alternatifli bir dış politika üretebilecek mi? “Bize Patriot vermiyorsanız S-400 alalım” dedik. Fakat Türkiye kendini bu sefer de burada bi