Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Haberler Yaşam HT Pazar Frankenstein, bir kadının elinden çıkmadır, hatta narin bir genç kızın demeli. Nam-ı diğer Mary Shelley

        Elif Şafak / HT PAZAR

        Frankenstein hikâyesi meşhurdur, bilmeyen yok gibi. Lakin bu hikâyenin mimarı daha az tanınır nedense. Kimileri de zanneder ki dudağından sigara eksilmeyen, gayet bunalım, karanlık ruhlu bir erkek yazarın eseridir bu canavar. Oysa bir kadının elinden çıkmadır Frankenstein, hatta narin bir genç kızın demeli. Nam-ı diğer Mary Shelley. Annesi dönemin en iddialı feministlerinden Mary Wollstonecraft; babası ise felsefi anarşizmin öncülerinden gazeteci-yazar William Godwin. Bu kadar sıra dışı bir ana babanın evladı olmak nasıldı acaba? Üstelik 1800’lerin başlarında. Annesini henüz bebekken kaybeden Mary, babası ve üvey annesi tarafından yetiştirilir. Üç kız kardeştir onlar. Üçü de birbirinden güzel, zeki ve eğitimlidir. Dönemin en önemli kitabevlerinden biri aileye aittir. Gün boyu onlarca filozof, gazeteci ve sanatçı uğrar buraya. Dolayısıyla etrafında hep entelektüel simalar görerek büyür Mary. Tanıdığı tüm erkekler ya yazardır ya şair. Bütün erkeklerin böyle olduğunu zanneder belki de. Derken genç bir adam gelir kitabevine. Şair, uçarı, özgür ruhlu Percy Shelley. Percy ve Mary saatlerce konuşurlar; sevdikleri kitaplardan, dönemin sanat ve fikir akımlarından. Ne çok ortak yanları vardır, paylaşacak ne çok lafları. Heyecanlı ve duygusaldır ikisi de.

        Biri 22 yaşındadır henüz, beriki ise sadece 16. Oracıkta bir aşk başlar aralarında. Oysa evlidir Percy. Karısı Harriet daha 18’indedir. Ve meftundur ona, üstelik hamiledir. Bir çocukları ufak, ikinci de yolda. Ne var ki karısını entelektüel olarak yetersiz bulmaktadır Percy. Tanıştırmak bile istemez mesela onu arkadaşlarıyla. İki ayrı hayat sürmektedir; biri evde, biri dışarıda. Onun “yüksek” ideallerini anlayabilecek bir kadın değildir Harriet. Varsa yoksa dünyevi meseleler, ev halleri, bitimsiz arzular ve hırslar. Mary ise bambaşkadır gözünde. Kültürlü, donanımlıdır. İnsanlar girer araya, dedikodu çarkları işlemeye başlar olanca hızıyla. Dinlemez Percy, dinlemez Mary. Ya da kimseyi dinlemez aşk, bilmem nasıl betimlemeli bu kör cüretlerini. Tanışmalarının ardından iki yıl geçtikten sonra bir sabah erkenden kaçar ikili; Fransa’ya giderler her şeyi ve herkesi terk ederek. Yanlarında Mary’nin kız kardeşi de vardır. Üçüncü kız kardeş Fanny fena halde içerler bu duruma. Zira onun da Percy’de gözü kalmıştır. Lanet okur arkalarından. İşin tuhafı o güne kadar aşkın hep özgür bırakılması gerektiğini savunan ve dönemin ahlak anlayışını yerden yere vuran baba William, kızının bulaştığı bu skandaldan zerrece hoşlanmaz. Tam iki sene boyunca büyük kızıyla tek kelime konuşmaz. Derken peş peşe intiharlar gelir. Evvela Percy’nin terk ettiği karısı gencecik Harriet göle atar kendini. Üçüncü çocuğuna hamiledir oysa ve doğum yakındır (yeni bir ilişkiden). Ardından Mary’nin ihmal ettiği kız kardeşi Fanny kıyar canına. İki intihar ve bunlara sebep gösterilen lanetli bir sevda vardır ortada. Percy ve Mary bu gariplikler içinde birbirlerine tutunur ve en nihayetinde evlenirler. Daha ilk günden boz bulanık, dumanlı bir ilişki olur onlarınki. Sis perdesini aralayıp da hakikati görmek ne mümkün. Edebiyat tarihi boyunca biz yazar çizer taifesini Percy Shelley’nin hayaleti kadar ortadan ikiye bölen çok az sanatçı vardır herhalde. Bir tarafta Mark Twain gibi kişiliğinden ötürü Percy Shelley’den nefret edenler ve onu bir kalemde silenler. Beri tarafta kişiliği filan boş verip eserlerinden dolayı ona hayranlık besleyenler, Oscar Wilde gibi. Sayet siz de Percy Shelley hakkında bir yargıda bulunmak isterseniz, eserlerine bakmadan bunu yapmayın derim. Zira hayat hikâyesi de kendisi de kolayca sevilecek türden değildir ama yazdıklarını okumadan hüküm vermek haksızlık olur.

        Derken bir davet gelir Lord Byron’dan. İsviçre’de bir şatoda bir süre dinlenmek, eğlenmek için. Kabul eder ikili. Geçmişlerinden, zayıflıklarından, kalplerini kırdıkları insanlardan kaçarcasına sığınırlar bu yalıtılmış ortama. Hizmetçileri saymazsak koskoca bir şatoda beş kişi. Her şey güzel hoştur ilk bakışta ama durmadan yağmur yağar, hava beter, sema kasvetli. Yapacak pek bir şey yoktur, aysız gecelerde hikâyeler uydurmak dışında. Bir oyun fikri atar ortaya Lord Byron. Herkesten aklına gelen en korkutucu hikâyeyi anlatmasını ister. Günler sonra güneş açar açmaz erkek misafirler unutuverirler oyunu. Percy ve Byron ilk fırsatta ava çıkarlar. Mary ise unutmaz. Oturur ve yazmaya başlar. Bitirdiğinde ortaya çıkan eser Frankenstein’dan başkası değildir. Edebiyat tarihinde çok az romanın yaratılış hikâyesi, kitabın kendisinden bile daha tuhaf ve esrarengizdir. Bu da onlardan.

        GÜNÜN ÖNEMLİ MANŞETLERİ