Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Haberler Kültür-Sanat Sinema 2022 yılının en iyi 20 filmi... Habertürk film eleştirmeni Mehmet Açar seçti!
        9

        12. DOMUZ
        (Pig)

        Nicolas Cage tarafından canlandırılan Rob, saç sakal birbirine karışmış yarı vahşi bir orman adamı olarak çıkıyor karşımıza. Her tür lüksten uzak derme çatma kulübesinde domuzuyla yaşıyor ve onunla birlikte mantar topluyor. Amir lüks spor otomobiliyle kulübeye geldiğinde, o eciş bücüş topraklı mantarların şehirde çok para ettiğini anlıyoruz. Aynı zamanda, Rob’un Amir’le sohbet etmeyi sevmediğini, ikisinin pek anlaşamadığını görüyoruz. Ne var ki, kısa süre sonra Rob’un çalınan domuzunu bulmak için birlikte hareket etmek zorunda kalıyorlar. Domuzu hırsızların gözünde değerli kılan özelliği ise toprak altında saklanan trüf mantarlarını bulması… Arayış sürerken Rob’un geçmişi hakkında da yavaş yavaş bilgi sahibi olmaya başlıyoruz. Rob’un ormanda yaşamadan önce Portland şehrindeki şöhretini ve kim olduğunu öğreniyoruz. Tüm bunlar yanıtını merak ettiğimiz soruların sayısını daha da artırıyor. ‘Domuz’un geçmişe doğru açıldıkça derinleşen anlamlı ve iyi yazılıp geliştirilen bir hikâyesi var. Düşük bütçeli, bağımsız bir ABD yapımı olan ‘Domuz’, yönetmen Michael Sarnoski’nin ilk uzun konulu sinema filmi…

        10

        11. AYRI DÜNYALAR
        (Ouistreham)

        Yazar Marianne Winckler (Juliette Binoche), Finansal Kriz sonrasında iş arayan ve zor durumda hayatını sürdüren insanların yaşadıkları deneyimlere odaklanan bir kitap yazmak istiyor. Kimliğini gizleyerek iş arayan insanların arasına karışıyor. İlk günden itibaren tanıdığı ve bir çeşit kader birliği yaptığı üç çocuk annesi Christèle’in (Hélène Lambert), yazmak istediği kitabın merkezi haline gelmesiyle film, Marianne’in de öngöremediği başka bir yere doğru gidiyor. Temizlik iş kolunun en zor ‘saha’sı olarak gösterilen feribotlarda birlikte çalıştığı Christèle ile yakınlaşıyor Marianne. Üstelik arkadaşlığı o ilerletiyor ve ilişkiyi özelleştiriyor. Yaptığının çok doğru olmadığını ne yazık ki biraz geç keşfediyor ve ahlaki açıdan acı verici bir çıkmazın içinde buluyor kendini. Belki birlikte çalıştığı birçok temizlik işçisi Marianne’i affedebilir. Ama Christèle ile aralarındaki bağ, öylesine bir yalanı kaldıracak cinsten değil. Christèle’in, ilk baştan beri eşiti olarak gördüğü ve bir süre sonra yakın arkadaşı kabul ettiği Marianne’in asla eşiti ve gerçek arkadaşı olamayacağını anlayınca nasıl bir tepki göstereceğini merak ediyoruz. Burada sadece Christèle’in sonuna kadar haklı olması önemli değil. Asıl önemli olan, Christèle ile Marianne arasındaki aşılamaz sınıf farkına yapılan vurgu. Sınıf ilişkileri üzerine çekilmiş kalburüstü filmlerden biri.

        11

        10. KAÇIŞ
        (Flugt - Flee)

        Animasyon, belgesel ve uluslararası film kategorilerinde Oscar’a aday olmayı başararak tarihe geçen ilk film. Kuşkusuz, asıl ilgi çekici yanı animasyon ve belgesel dalındaki çifte adaylığı. Çünkü ‘animasyon belgesel’, bilinen ama yaygın olmayan bir format. Projenin zaman içinde animasyon belgesele dönüşmesinin nedenlerinden biri, filmde adı Amin Nawabi olarak geçen kişinin kamera karşısında gerçek kimliğini paylaşmak istememesi... Danimarkalı yönetmen Jonas Poher Rasmussen’in imzasını taşıyan ‘Kaçış’ ilk bakışta, Afganistan’da başlayıp Danimarka’da biten tanıdık bir mülteci öyküsü anlatıyor belki. Ama çocukluk yıllarından olgunluk çağına kadar uzanan bir büyüme ve kendini bulma öyküsü aynı zamanda... Amin ve ailesinin öyküsünde son 40 yılda, özellikle Soğuk Savaş sonrası şekillenen Yeni Dünya Düzeni’nde milyonlarca evsiz, ülkesiz kalmış insanın yaşadığı sorunları bulmak mümkün. Rüşvetçi polislerden vicdansız insan kaçakçılarına, sığınmacıları insan yerine koymayan Doğu Avrupa rejimlerinden Batı Avrupa’nın katı bürokrasisine kadar sığınmacıların karşılaştığı birçok soruna ve manşetlere konu olan olaylara tanık oluyoruz.

        12

        9. KÜRTAJ
        (L'événement)

        1963 yılında Fransa’da 23 yaşındaki Anne, taşrada yaşayan dar gelirli orta halli bir aileden geliyor. Yüksek eğitim, gelecekte kendi hayatını kurmanın ve ekonomik bağımsızlığını kazanmanın ilk adımı onun için. Ve bir gün hamile olduğunu öğreniyor… Hayatına kaldığı yerden devam edebilmesi, derslerine odaklanabilmesi için istenmeyen hamileliğini bir an önce sona erdirmesi gerekiyor. Kürtaj her şeyiyle zor bir süreçken o çok daha zoruna hazırlıyor kendini. Çünkü o yıllarda Fransa’da kürtaj yasak. Dahası, yaptıran, yapan ve suça ortak olan herkesi hapis cezaları bekliyor. Yönetmen Audrey Diwan, sadece Anne’in kişisel deneyimlerine odaklanan bir film koyuyor ortaya. Görüntü yönetmeni Laurent Tangy’nin kamerası, film boyunca Anne’i yakından takip ediyor. Kamera çoğunlukla hareketli ve dar ölçeklerde çalışıyor. Audrey Diwan ve Laurent Tangy, çerçeve oranı olarak 1.37:1’i tercih ettikleri için baştan sona nerdeyse ‘klostrofobik’ bir film seyrediyoruz. Belli ki hedefleri, görsel dikkatimizi ayrıntılarla hiç dağıtmadan, resme değil sürekli Anne’e odaklanmamızı sağlamak. Diwan, Anne’in çevresindeki dünyadan ziyade gördüklerine, yaşadıklarına ve hissettiklerine tanık olmamızı istiyor. Sonuçta hedefine ulaşıyor. Anne ile film boyunca duygu birliği kuruyor, çaresizliğini ve acılarını içimizde hissediyoruz.

        13

        8. ELVIS

        Film, Elvis Presley’in menajeri Albay Tom Parker ile olan ilişkilerine odaklanıyor. Kariyerinin ilk dönemindeki Elvis’i önce onun gözünden görüyor, onunla birlikte keşfediyoruz. Albay, anlatıcı ve filmin antagonisti olarak öykünün tüm kritik noktalarında çıkıyor karşımıza. Ama asıl önemli olan, Albay’ın Elvis’in karşısında temsil ettiği değerler… Albay, sadece ticaret ve kapitalizmin çirkin yüzünü temsil etmiyor. Maddi açıdan Elvis’i sömürmesinin yanı sıra asıl olarak Elvis’in, yobaz ve ırkçı Amerika’ya boyun eğip itaat etmesi için çaba gösteriyor. Yönetmen Baz Luhrmann’ın vurgulamaya çalıştığı nokta, bu çabanın Elvis’in müziğinin özüyle, ruhuyla çelişmesi… Öyle ki, Albay ve onun zehirli itaatkarlığı, Elvis’i içten içe yiyip bitiren, tüm kariyerini etkileyen trajik bir sürece dönüşüyor. Luhrmann tüm filmi Elvis’in itaat ile karşı çıkış arasındaki gidiş gelişleri üzerine kuruyor. Elvis’in sahnede şarkı söyleme tutkusunu da çok iyi anlatıyor. Hatta filmini bu tutku üzerine kurduğu dahi söylenebilir. Montaj ilk sahnelerden itibaren baş döndürücü bir tempoya sahip.

        14

        7. KAHRAMAN
        (Ghahreman - A Hero)

        İranlı yönetmen Asghar Farhadi’nin İran’da çektiği film, medya ve sosyal medya üzerinden ‘iyilik’, ‘kahramanlık’, ‘imaj’, ‘ahlak’, ‘doğruluk’ gibi kavramların göreceliğini ele alması itibarıyla öncelikle bir sosyal medya çağı hikâyesi anlatıyor. Cezaevinden çıkan Rahim’in eline özgür kalmak için bir fırsat geçer. Kız arkadaşının bulduğu altınları borcunun yarısı karşılığında alacaklısına teslim etmeyi düşünmektedir. Ama sonra vazgeçip altınları sahibine vermeye karar verir. Rahim’in davranışını fark eden cezaevi yönetiminin girişimleriyle haber medyada çıkar ve Rahim kahraman olur… Ama bir süre sonra ‘kahraman’ ilan edilmesinde rolü olan herkesle çatışma içinde bulur kendini. Çünkü sosyal medyanın doğasında hep olduğu gibi ‘kahramanlık’ gibi değerler beraberinde karşıt kutbu da hemen oluşturur. Özgürlüğünü medya üzerinden elde etme kararını vermesiyle birlikte Rahim, her şeyin imajlarla ilgili olduğu, güvensiz, kaypak bir alanda bulur kendini. Sonuçta, medya insanın bugün kahraman, yarın rezil olabileceği bir yerdir.

        15

        6. İLGİ MANYAĞI
        (Syk Pike – Sick of Myself)

        Tanıdık bir insanlık halinden yola çıkıyor Norveçli sinemacı Kristoffer Borgli… Yakın çevremizde ve hatta kendimizde dahi gözlemleyebileceğimiz psikolojik bir durumdan, ‘ilgi merkezi olmanın dayanılmaz cazibesi’nden söz ediyorum. Ölçüsü kaçırılmadığı ve yalana başvurulmadığı sürece kuşkusuz sorun olmayacak bir davranış bu… Peki, ya ölçüsü kaçarsa ve ‘ne pahasına olursa olsun ilgi merkezi olmak’, bir insanın hayattaki yegâne amacı haline gelirse… Üstelik, başkalarının ilgisini çekmek için elinizde bedeninizden ve sağlığınızdan başka hiçbir şeyiniz yoksa… Borgli, işte tam da böyle birinin, sanat çevrelerinde giderek yükselen Thomas’ın sevgilisi Signe’nin hikâyesini anlatıyor. Film, uç noktalara sürüklenen karakteri incelerken duygusal teşhircilik üzerine de düşündürüyor bizi. Thomas ve Signe, ünlü olmak veya dikkat çekmek için sosyal medyayı değil, özellikle popüler dergileri ve gazeteleri hedefliyorlar. Belli ki, Borgli filminin sadece bir sosyal medya hikâyesi olarak değerlendirilmesini istemiyor. Sonuçta, herkesin bir şekilde ünlü olmak ve bundan para kazanmak istediği bir çağda geçiyor film.

        16

        5. THE CARD COUNTER

        Paul Schrader’in yazıp yönettiği film, William Tell adlı usta bir kumarbazın hikâyesini anlatır. Çok para getirecek turnuvalara girmek yerine ülkenin her yanını dolaşarak ve hiç kimsenin dikkatini çekmeyecek şekilde ‘kart sayarak’ 21 oyunundan para kazanmayı tercih eder. Ne var ki, genç yaşta babasını kaybetmiş, annesinden uzaklaşmış, borçları nedeniyle üniversiteden ayrılmak zorunda kalmış Cirk’ü tanımasıyla hayatı değişir. Cirk’ü sahiplenip yanına almakla kalmaz; borçlarını ödeyip hayatını kurtarmak için poker turnuvalarına girer. Cirk’ün filme dahil olmasıyla öykü, William Tell’in geçmiş hayatına doğru açılır. Tell’in, Ebu Garip Cezaevi’nde Iraklı esirlere sistemli ve korkunç işkenceler yapan ABD askerlerinden biri olduğunu öğrenmemizle birlikte film, sadece politik anlamda eleştirel derinlik kazanmaz. Tell’in davranışları, hayat tarzı ve seçimleri hakkında da fikir edinmemizi sağlar. En önemlisi, Cirk’e yardım ederek ruhunu kurtarmaya çalıştığını hissederiz. ‘The Card Counter’, politik alt metinleri, karakterin psikolojisini ele alışındaki derinlikle usta işi bir yazarlığın ve yönetmenliğin ürünü… Dünya prömiyerini 2021 yılında Venedik’te yapan film, Türkiye’de geçtiğimiz yıl içinde bir dijital platformda buluştu seyircilerle.

        17

        4. AYRILMA KARARI
        (Heojil kyolshim)

        Busan kentinde çalışan ve uykusuzluk sorunu yaşayan cinayet masası dedektifi Hae-Jun, kaya tırmanışı sırasında hayatını kaybeden emekli devlet memurunun ölümünü araştırırken, adamın Çinli eşi Song Seo-rae ile tanışır. Ondan kuşkulanması, onu sorgulaması, hatta onu takip etmesi kuşkusuz işinin gereğidir. Ama gözetleme konusunda mesleki sınırları aştığını, röntgenciliğin alanına girdiğini hissederiz. Bir süre sonra elindeki diğer cinayet dosyalarını ihmal etmeye ve sadece Seo-rae ile ilgilenmeye başlar. Yaptığı araştırmalar Seo-rae’nin eşini öldürmek için geçerli nedenleri olduğunu gösterir ama elinde kanıt yoktur. Daha önemlisi, evli biri olmasına rağmen Seo-rae’den giderek daha fazla hoşlanır. Çin’den kaçak olarak Güney Kore’ye gelen ve ölen eşinin yardımıyla ülkede kalmayı başaran Seo-rae gizemli bir kadındır. İşini en doğru şekilde yapmaya çalışan Hae-Jun ve cinayet şüphelisi Seo-rae’nin ilişkisi, soruşturma sürecinde kaçınılmaz şekilde gelişir. Güney Koreli yönetmen Park Chan-wook, ‘femme fatale’ (meşum kadın) imgesi üzerinden şekillenen bir hikâye anlatıyor.

        18

        3. 6 NUMARALI KOMPARTIMAN
        (Hytti nro 6 – Compartment no: 6)

        Finlandiyalı yönetmen Juho Kuosmanen’in Cannes Film Festivali’nde Jüri Büyük Ödülü’nü Asghar Farhadi’nin ‘Kahraman’ıyla paylaşan filmi 2021’in en çok ses getiren bağımsız yapımlarından biriydi. Film, Kuzey Kutup dairesine doğru giden trende aynı kompartımanda kalan iki yabancının hikâyesini anlatıyor. Moskova’da okuyan Finlandiyalı üniversite öğrencisi Laura, yataklı kompartımanı paylaştığı genç Rus Ljoha ile önce kötü bir deneyim yaşıyor. Yerini değiştirmek istiyor ama başka seçeneğinin olmadığını anlıyor. Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra, 1990’ların ilk yarısında geçen hikâye, görünürde hiçbir ortak noktası olmayan iki insanın zorunlu ilişkisi üzerine kurulu… Aslında baştan sona yalnızlık üzerine buruk bir film seyrediyoruz. Özellikle filmin son bölümü, yani tren Murmansk’a vardıktan sonra yaşananlar, hikâyeyi başka bir noktaya taşıyor. Laura’nın kent merkezinden çıkıp karlı ve soğuk havada petrogliflere ulaştığı kara yolculuğu da unutulmaz anlar vadediyor. Karakterlerin yalnızlığını, hüznünü, soğuğu, kışı ve o imkânsızlık duygusunu içimizde hissediyoruz.

        19

        2. BEBEK SERVİSİ
        (Broker)

        Japon yönetmen Hirokazu Koreeda’nın Güney Kore’de çektiği filmin ilk bölümünde karakterlere baktığımızda, aslında çok parlak bir manzara çıkmıyor karşımıza: Kilise’ye bırakılan bebekleri satmak üzere çalan iki erkek; karanlık sırları olduğunu hissettiğimiz gizemli anne ve bebek satıcılarını suçüstü yakalamak için tuzak kurmaktan kaçınmayan iki polis görüyoruz. Buna karşılık, yolculuk ilerledikçe karakterlerin içindeki iyilik ve sağduyunun gerektiğinde kişisel menfaatleri bile geride bırakabilecek bir potansiyel taşıdığını keşfediyoruz. Filmin etkili yanlarından biri, karakterlerin geçmiş öykülerini ve aralarındaki ilişkileri çok iyi geliştirmesi… Koreeda’nın asıl derdi, yolculuk boyunca minibüsün içinde gelişen ‘alternatif aile’yi gözlemlemek aslında… Tek tek baktığımızda, ailesiz ve yalnız insanlar; ama aralarındaki bağların giderek güçlendiğini görüyoruz. Öyle ki birbirleriyle kan bağı olmayan dört kişi ve bir bebek, günler içinde ‘iki çocuklu üç ebeveynli tuhaf ama sevgi dolu bir aile’ye dönüşüyor.

        20

        1. DRIVE MY CAR
        (Doraibu mai kâ)

        Uluslararası Film Oscar’ının yanı sıra Cannes Film Festivali’nde en iyi senaryo ile FIPRESCI ödüllerini kazanan; birçok eleştirmen birliği tarafından 2021’in en iyisi olarak belirlenen film Türkiye’de 2022 yılının ocak ayında gösterime girdi. Japon yönetmen Ryusuke Hamaguchi’nin, Haruki Murakami’nin öyküsünden uyarlandığı film, dikkat ve sabır isteyen dingin temposuyla öne çıkıyordu. Seyirciyi alıp götüren bir hikâye örgüsü olmayan, ana akım sinemanın tümüyle dışında duran bir yapısı vardı. Film, eşinin ölümünün ardından konuk yönetmen olarak ‘Vanya Dayı’yı sahnelemek için Hiroşima’ya gelen Kafuku’nun, özel kadın şoförü Misaki ve oyunda rol alan genç erkek oyuncu Koji ile ilişkileri üzerinden gelişiyordu. Film başta Oto olmak üzere diğer iki karakterin geçmişine doğru uzandıkça derinlik kazanıyordu. Filmin etkisi, dramatik gerginliklerden ziyade karakter psikolojilerinin derinlemesine ele alınabilmesinden geliyordu. Kendi adıma, nerdeyse roman okur gibi seyrettiğim bir filmdi.

        GÜNÜN ÖNEMLİ MANŞETLERİ