Güneş Altunkaş'ın ilk romanı 'Kapının Ardındaki Ben', okuyucudan ilgi gördü. Altunkaş'ın Beyoğlu'nda gezerken tesadüfen gördüğü bir kapının üzerine yazdığı hikâye, okuyucuyu 6 - 7 Eylül Olayları'na götürüyor.

Güneş Altunkaş, bir yandan romanının TV dizisi olması için aldığı teklifler üzerine çalışma yaparken diğer yandan 'Kapının Ardındaki Ben'in devamını yazıyor. Altunkaş, Habertürk'ten Mehmet Çalışkan'ın sorularını cevapladı.

Romanınızda vermek istediğiniz sosyal bir mesaj var mı?
Tabii ki var. Hatta bence her kitapta bir mesaj var. Günümüz insanı sevginin tam anlamını bilmiyor. Değer, kıymet bilmenin önemini de unutmuş durumda zaten. Sevmeyi unuttuğu gibi saygıyı da es geçiyor. Her şey hızlıca olsun ve hızlıca tüketilsin istiyor. Tüm ilişkiler artık tüketim üzerine konumlanmış. Ben artık haber kanallarını izlemeye korkuyorum. İnsan insanın düşmanı olmuş. Yıl 2019, teknoloji almış başını gidiyor. İnsan da teknoloji ile çok ilerledi fakat üzgünüm ki insanlık artık çok uzaklarda ve gözükmüyor. Hoşgörümüzü tekrar kazanmamız dileğiyle.

'Kapının Ardındaki Ben' adlı romanınızı yazarken nelerden esinlendiniz? Yazım süreci nasıl başladı?
Yaklaşık 2 sene önce bir arkadaşımın vasıtasıyla Beyoğlu Galata'da tarihi binalarla çevrili bir sokakla tanıştım. O dönemde hali hazırda şuan içinde bulunduğum film sektöründeyim ve ulusal bir gazetenin hafta sonu ekinde de köşe yazıları yazıyorum. Erkek kardeşim fotoğraf sanatçısı Ufuk Altunkaş da bana o sıralar fotoğraf çekmeyi öğretiyordu. Sokakta birçok tarihi bina olmasına rağmen benim ilgimi çeken zincirlerle kapatılıp, kilitlenmiş büyükçe çok eski bir kapısı olan tarihi bina oldu. O gün binanın kapısının fotoğrafını çekip saatlerce baktım. Belliydi yaşanmışlıkları derindi o kapının, o sokağın. Hatta hiç tanımadığım birini yoldan çevirip sordum; 'Sokağın gerçek sahipleri nerede?' diye. Cevap şuydu; '6 - 7 Eylül 1955 gecesi çoğu göç etti.' Sonrasında o kapı ve bu cevaptan sonra romanı yazmaya karar verip 1955'i ve insanlarını araştırmaya başladım ve bu romanı kurguladım.

Romanın tam anlamıyla konusu nedir? Roman baş karakteri gözünden anlatabilir misiniz?
'Zeynep', annesi ve babasını trafik kazasında kaybetmiş babaannesi tarafından büyütülmüş bir gazeteci. Küçük yaşlardan beri rüyalarında zincirlerle kapatılıp kilitlenmiş bir kapı görüyor ve bu rüya hiç değişmiyor. Düşünsenize çocuk yaştan beri rüyanızda hep aynı kapıyı görüyorsunuz. Artık bu durum rüya olmaktan çıkıyor, artık kabus haline geliyor. Hayatta kimsesi olmayan 'Zeynep' bir gün fotoğraf çekerken o kapı ile gerçek hayatta karşılaşıyor. 'Neden ben rüyalarımda bu kapıyı görüyorum ?' sorusunun cevabını aramaya başlıyor. Sonrasında ise karşısına çıkan dram yüklü olaylar. Bu hikâye sizi bir anda 1955'teki Beyoğlu'na götürüyor. Daha fazla ipucu vermeyelim ve okuyucuya keyifli okumalar dileyelim bence.

Hikâyeniz günümüzde başlayıp geçmişe 1955'e kadar uzanıyor. Peki yaşamadığınız bir yılı kaleme almak zor oldu mu?
Sonuç olarak yakın tarihimizin kırılma noktasından söz ediyoruz. Zor tarafı, 6 - 7 Eylül 1955 gecesini araştırırken öğrendiklerim oldu. O dönemi yaşayan birçok insanla sohbet ettim. Hepsinin suratında aynı hüzün, gözlerinde yaş vardı. 1950'li yılların güzelliğine düşen kapkara bir gece diyebilirim. Zaten o günden sonra da bu topraklarda görülüyor ki hiçbir şey eskisi gibi olmamış. Dönemin arşivlerine baktığımda da 'Mozaik çatladı' betimlemesiyle tarihimizde yer alıyor. Umarım ülkemiz bir daha böyle günlerle karşılaşmaz.

Kitabın fantastik tarafı da rüyalar üzerinden gelişiyor. Peki siz rüya görüyor musunuz?
Ben neredeyse her gün rüya görüyorum diyebilirim. Nasıl bir bilinçaltım var ise artık, fantastik tarafı biraz fazla olan rüyalar bunlar. Uçan halılar, konuşan kediler, apartman büyüklüğünde yürüyen çalışkan karıncalar... v.s. Gülmeyin sakın. Siz sordunuz ben de dürüstçe cevapladım işte . Okuduğum kitaplar, izlediğim filmler ve animasyonlar bilinçaltımı bu yönde etkiliyor sanırım.

Çalışma hayatınız habercilik ile başlamış sonrasında film sektörüne geçmişsiniz. Uzun yıllardır da film sektöründesiniz. Peki romanın kaderinde film olmak var mı ve olursa senaryosunu siz mi yazacaksınız?
Birçok okuyucudan sanki roman okumuyor da film izliyormuşuz gibi hissediyoruz diye yorumlar geliyor. Eeee film sektöründen biri roman yazınca böyle yorumlar kaçınılmaz oluyor. Evet, bu konuda birkaç yapımcı dostumdan teklif aldım. Konuşuyoruz, değerlendiriyorum. Bir de işin mutfağında olunca daha titiz davranıyorsunuz. Roman yazmakla senaryo yazmak farklı matematikler. Fakat ben roman yazmayı sonradan öğrendim, senaryo yazmayı değil. Bu arada zaten senaryosu hikâyenin hazır, kenarda. Bakalım dizi mi olacak yoksa film mi? Göreceğiz hep beraber.

Romanı yazarken en zor yazdığınız bölüm hangisiydi?
Kitap iki bölümden oluşuyor. Birinci bölüm günümüzü, ikinci bölüm ise 1955'i anlatıyor. Birbirini hiç tanımayan insanların kesişen gizem dolu hayat hikâyesi diyebilirim. İki bölüm de hüzün dolu ama 1955'i yazarken kitabın yazarı olarak itiraf ediyorum ki ağladım.

Şu ana kadar aldığınız en kötü yorum neydi?
Sosyal medyada yazılanlar gösteriyor ki kitabı okuyucu içselleştirmiş. Bu benim için mutluluk verici. Hatta benim gibi ağlayanlar, hatta rüyasına girenler bile olmuş. Tek aldığım eleştiri 'Neden 200 sayfa?' şeklinde. Kısa bulanlar olmuş. Haklılar... Ama şunu bilmiyorlar ki kitabın ikincisi yani devamı gelecek.

Yeni kitap hazırlığı var mı peki?
Olmaz mı? 2020'de yeni roman geliyor müjdemizi verelim o vakit. Yine dram yüklü bir hikaye ile karşınızda olacağım. Keyifli bir röportaj oldu çok teşekkür ederim.