Hepinizin bildiği gibi son zamanlarda tüm medya ortamında dolaşan bir nükleer dizi serpintisi var: “Chernobyl”.

Beş uzun metrajlı film şeklinde çekilmiş bölümlerden oluşan bu devasa prodüksiyonlu yapım; o zamanlar Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği’nin parçası olan bugünkü Ukrayna’nın Pripyat şehri yakınlarında, 26 Nisan 1986’da Çernobil Nükleer Santralinde gerçekleşen patlamayı ve sonrasında yaşanan birtakım olayları belgesel tadında gerçeğe yakınlıkla ele alıyor. Bu Belgesel tadında gerçeğe yakınlık vurgusunu bir kenara yazın, daha sonra yeniden değineceğiz.

Mevzu bahis yapım bu kadar ses getirince, ben de hem mesleğim olması sebebiyle hem de konunun tarihsel-politik boyutunun öneminden dolayı hemen diziyi izlemeye koyuldum. Gerçekten de daha ilk bölümden yapımın profesyonelliği ve gerçeğe yakınlığına hayran olmamak elde değildi.

Kazanın gerçekleştiği Pripyat şehri ve Çernobil Nükleer Reaktörü’nün gerçekçi temsili için yapım ekibi Ukrayna ve Litvanya arasında mekik dokumuş ve reaktörün bir ikizi olan Litvanya’daki İgnalina Nükleer Santrali’nde çekimleri yapmışlardı. Sonuç olarak da ortaya kuvvetli imgelerden oluşan ve radyoaktif (Amerikan HBO ile İngiliz Sky kanallarının ortak reaktörlerinde üretilmiş) bir nükleer dizi çıkmıştı.

Diziyi izlerken zihnimde ne olduğunu bilmediğim ancak bana sıkıntı veren ve diziyi izledikçe de şiddeti artan bir rahatsızlık duygusu dolaşıyordu. Bu rahatsızlık duygusu anlatılan hikayedeki trajediye ortak olmaktan kaynaklanan bir rahatsızlıktan farklıydı.

Ne kadar es geçmeye ve konsantrasyonumu diziye verip bu korkunç tarihsel acının seyirlik zevkini elimdeki demli kaçak çayı içerek çıkarmaya çalışsam da sahnelerin kurgusu ve dramaturginin kurulumundaki bazı yaklaşımlar ağzımda ve zihnimde garip bir “metal tadı” bırakıyordu…

Bir süre sonra tıpkı dizide radyoaktif ışınıma maruz kalan karakterlerin çözülüşü gibi ben de zihnimdeki radyo-aktiviteye daha fazla dayanamayarak TV ekranının sonsuz boşluğundan gelen binlerce radyoaktif ideolojik imge bombardımanının arasında zihnime yansıyan gerçekliğin kendisine dair bir sorunsal oluşturdum. Sorunsal çok basitti: Bayram değildi seyran değildi; büyük birader bizi niye öpmüştü?”

Evet, Çernobil dizisinin sıradan bir hikâye olmadığı, gerçekte yaşanmış olan kazanın sonuçlarının çok ağır olduğu ve reaktörle birlikte tüm santralin (Bir bilinçaltı travması gibi) failler tarafından 30 senedir toprağın altına gömülmeye çalışıldığı göz önüne alındığında; bu tarihsel ve hassas durumu Anglosaksonlar acaba hangi amaçlar için yeniden fırına vermişti? Üstüne üstlük bir de beş bölüm olarak çekilen bu dizi nasıl olmuştu da bir anda 9.7’lik bir puanlamayla IMDB’de tüm zamanların en yüksek puan alan dizisi haline gelmişti?

Gerçekten de “Chernobyl” dizisi bu puanı hak edecek kadar mükemmel bir yapım mıydı? Yoksa bazı PR çalışmaları gereği dizi haddinden fazla köpürtülmüş müydü? Bunların hepsi birer muamma. Ama dizi üzerine yazılan İngilizce kaynaklarda sıklıkla IMDB puanlamasında zirveye oturmasına yapılan atıflar bu konuda bir PR çalışması yapıldığı ve olabildiğince tanıtım alanının geniş tutulmak istendiğine dair sistematik bir yönelim olduğu düşüncesini uyandırıyor.

Kaldı ki “Game of Thrones” gibi ekonomik ve kültürel artı değeri Chernobyl dizisnden çok daha yüksek olan dizilerde böyle bir sıklıkla IMDB vurgulamasının yapılmadığını hatırlatmak isterim! Yine de buralara fazla takılmadan yapımın kendisine gelelim.

Yazının giriş kısmında “Chernobly” dizisinde tarihsel anlamda belgesel tadında gerçeğe yakınlık söyleminin öne çıkarıldığını ve dizinin gücünü buradan aldığı meselesine değinmiştik. Ancak esasen bu dizide gerçekler ve mitler olmak üzere iki yönelim olduğu ve gerçeğin bu sefer yalanlarla değil de “mitler” aracılığıyla sarmalanarak, tıpkı reaktörün altında radyoaktif bir amalgam haline gelen Elephant’s foot maddesi gibi, radyoaktif gerçeklik durumuna dönüştürüldüğü dikkatlice anlaşılmalıdır. Radyoaktif gerçeklik ile neyi kastettiğim konusuna daha sonra değineceğim…

Dizinin giriş sahnesine Sovyet Bilimler Akademisi’nin önemli bir üyesi ve kimyageri olan Valery Legasov’un, 26 Nisan 1988’de Moskova’daki intiharından çok kısa süre önce, kendi sesinden kayda aldığı çok etkili bir tiradı ile başlanır. Legasov şöyle der: “Yalanların bedeli nedir? Cevap, onları gerçeklerle karıştırmaya başlamaktan ibaret değil şüphesiz. Eğer yeterince yalan dinlersek, artık gerçeği ayırt edemez, tanıyamaz hale gelmektir asıl tehlike. Peki, o zaman ne gelir elimizden? Uydurduğumuz hikayelerle kendimizi mutlu etmekten başka ne kalır geriye? Bu hikayelerde ise kahramanların kimler olduğunun hiçbir önemi yoktur. Bilmek istediğimiz tek şey, kimi suçlayacağımızdır.”

Kayıttan dinlediğimiz bu tirat sonrasında Legasov beslediği kedisine bolca mama verir ve bir sigara içer. Sonrasında ise kendisini astığını duyarız. Hemen ardından gelen sahnede intihardan 2 sene 1 dakika öncesine, olayların en başına; 1986 yılının Nisan 26’sının gecesine dönülür. Yani Çernobil Nükleer Reaktörü’nün korkunç patlamasından tam 1 dakika öncesine…

Patlama gerçekleşir ve ardından bir kesmeyle birlikte 1986’daki gerçek Çernobil kazasında yaşanan panik ve korkuyu gözler önüne seren gerçek Sovyet telsiz kayıtları dizinin kurmaca evreninde siyah ekranda verilir. Yaşanan panik ve korku gerçek Rusça sesler üzerinden seyirciye aksettirilir.

Tüm bu montaj tercihleri, yönetmen tarafından yaratılan gerçeklik duygusunun dozunu seyirci nezdinde maksimum seviyelere çıkarmak ve seyirciyi tam kontrol altına almak amacını taşımaktadır. Bu aşama, seyircinin dizide verilecek olan her türlü dehşete (Tarihsel-ideolojik-kültürel-zihinsel-duygusal açık ve kapalı mesajlar vs.),hem duygusal hem de ideolojik olarak direnç göstermeden, boyun eğmesinin sağlanması açısından oldukça önemlidir.

Devamındaki sahnede hemen patlamış olan santralın kontrol odasına kesme yapılması ve santralde yaşanan durumun farkında olan genç nükleer enerji mühendisleri ile Santralın başındaki eski kafalı baş mühendis Dyatlov’un; patlamanın reaktörün neresinde yaşandığına dair çekişmesi ve Dyatlov’un tüm uyarılara rağmen reaktör çekirdeğinin patladığını (Neredeyse absürt bir inatla) kabul etmemesi ve sadece kendi bildiğini okuyan yarı-deli, narsis Sovyet Bürokratik Mühendisi şeklinde tasvir edilmesi tamamıyla Büyük Birader’in ideolojik perspektifinin hizmetindedir.

Devam edecek olursak; Tarihsel gerçeğe çok yüksek oranda bir sadakatle bağlı olmak ve yaşananları olabildiğince az dramatize etmekle övünen bu yapımın yaratıcıları paradoksal olarak konuya dair birçok mitsel yaklaşımı tarihsel gerçeklik içerisine hemeopatik dozlarda enjekte etmiştir.

Örneğin; dizide bir sahnede Çernobil Nükleer Santralinin 4. Reaktörünün çekirdeğinin patlamasından sonra “her geçen saat içerisinde atmosfere neredeyse Hiroşima’nın iki katı kadar radyasyon salındığı” söylenmektedir.

Bu sahte bilgi bir “mit” olarak ortaya atılmış ve dizide kullanılmıştır. Böylelikle seyircilerin zihninde zaten başından beri çok kötü bir imaja büründürülen ve kendi kibirlerinden başka hiçbir şeyi önemsemeyen Moskova’daki yönetici Elit, geçen zaman ve salınan radyasyon miktarının büyüklüğü mitinin stresiyle bir kez daha sorumsuz yönetici Elitler olarak subliminal şekilde hedefe konulmaktadır.

Ayrıca dizinin yapımcıları tarafından yaratılan kurgu karakter Ulana Khomyuk gerçekte hiç var olmamış bir karakterdir. Dizinin yaratıcılarından Craig Mazin’e göre böyle bir kadın karakter yaratmak ve onu araştırmanın merkezine (Kalbine) yerleştirmek konuyla ilgili tarihsel hassasiyet yaratmıştır.

Mazin’in bu açıklamasının perspektifinde konuya yaklaşırsak eğer niyeti şöyle tercüme edebiliriz: Yaratılmak istenen (Estetize edilmiş) anti-Sovyet propagandası amacıyla; duygusal etkinin ve ilginin seyirci nezdindeki kat sayısının arttırılması için yapılan (yukarıda bahsi geçen) “küçük” ancak çok etkili kurgusal eklemeler ve kronolojik yer değiştirmeler etik açıdan bizce sorun teşkil etmemektir!

Çünkü bu masumiyet kılıfı içerisindeki anti-Sovyet (ve haliyle onun doğal mirasçısı olan günümüz Putin Rusya’sının) estetize edilerek (Batı’nın en büyük tarihsel icadı şeyleri estetize etmektir zaten!) karalanması hedefi tarihsel gerçeğin kendisinden çok daha önemlidir ve bu yarattığımız amalgam gerçeklik bizim tarafımızdan domine edilmek istenen dünyanın bilmesi gereken yegâne enformasyondur, diye açıklanabilir.

Ayrıca yine dizinin ikinci bölümünde Khomyuk tarafından dile getirilen “eriyen çekirdeğin yaratacağı ikinci bir patlamanın tüm Kiev’i ve Minsk’in bir bölümünü yok edeceğine ve atmosfere salınan radyasyonun Doğu ve Kuzey Avrupa’nın ciddi bir bölümünü yaşanmaz hale getireceğine” yönelik olan iddia da fazla varsayımsal bir abartılı yaklaşımdır.

Dizinin bir diğer sahnesinde ise nükleer santralin altında yaşanabilecek olası bir sızıntıyı önlemek adına kömür madeni işçileri santrale getirilir ve korunmasız bir şekilde çalıştırılır. Bu anlamda işçi ve çiftçi sınıfının Cumhuriyeti olan Sovyetler Birliği’nde aslında işçilerin hala sömürülmekten kurtulamadığı (Yani aslında değişen hiçbir şey olmadığı!) ve kurban olarak santrale yine onların yollandığı (Oysa herkesin değerli olduğu Liberal Batı’da böyle mi!) imgesi oluşturulur.

Bir başka bölümde ise felaket bölgesine getirilen askerlerin (Nedense çoğu Afganistan’da savaşmış ve insani özelliklerini yitirmiş ölüm makinesi şeklinde tasvir edilmiştir!) etraftaki radyoaktif serpintiyle etkileşime girmiş olan hayvanları acımasızca öldürdüğü gözlenir. Bu itlaf etme görevinin dönemin koşulları içerisinde zorunluluk gerektirdiği konusunda hiçbir önemli vurgu yapılmadan sanki bir grup psikopat Sovyet askeri tarafından keyfine hayvan katliamı yapılıyormuş gibi verilmesi Sovyet ordusu ve askerlerinin (Ve subliminal olarak da bugün Suriye’de Esad’ı koruyan, Ukrayna’da Nato’ya kafa tutan, Arktik’te mevzilenen, Venezuela’da askeri danışmanlık yapan Rus Ordusu ve askerlerinin) imajını zedelemeye ya da en azından önyargı oluşturmaya yönelik önemli bir iliştirilmiş karalama sahnesidir.

Bunların dışında tüm bölümlere yayılmış olan ve bir bütünlük arz eden (Ölümü ve çaresizlik duygusunu çağrıştıran) soluk renklendirme ve insan zihninin tanımlamada çok zorlandığı ve dolayısıyla korku, gerilim duygularını körükleyen ses kuşağındaki tematik tını son derece etkili “estetize” edilmiştir.

Ayrıntılara daha fazla inersek birçok yeni şey fark edebiliriz ancak dikkatli bakıldığında ve görünenin ardına geçildiğinde kısa sürede bu kadar popüler hale gelen bu yapımın karşımıza çıkardığı ilk şey “estetize” edilmiş bir ideolojik tetikçiliktir. Soğuk savaş dönemindeki kadar açıktan olmasa da yavaş yavaş bazı Amerikan yapımlarının psikolojik hedefine bugünkü Putin önderliğindeki Rusya Federasyonu’nu yerleştirmeye başladığı görülmektedir.

Elbette ki amacımız bu büyük prodüksiyonlu tarihsel yapımın tamamını Rusya ve Atlantik arasındaki mevcut diplomatik ve ekonomik ihtilafın direkt olarak bir parçası ya da kuvvet çarpanı haline getirmek değil. Ancak projenin ortaya çıkışının tarihsel momenti ve (Çernobil’in bağlı olduğu) Ukrayna’nın Rusya-Atlantik ihtilafındaki jeopolitik konumlanması birlikte düşünüldüğünde “Chernobyl” Dizisi üzerine bir kez daha ve dikkatle düşünmemiz gerektiği ortaya çıkıyor.

Çernobil felaketi öncesinde, sırasında ve sonrasında başta insanlar olmak üzere tüm canlılar tarafından çekilmek zorunda bırakılan muazzam acılar ve Sovyetler Birliği yöneticilerinin yaşanan bu acılardaki paylarının katlanılamaz ve kabul edilemez büyüklüğü yine de gözlerimize ve aklımıza duygusal ve vicdani bir mil çekmemelidir. Tam tersine tarihsel açıdan çok önemli olan bu felaketin bir temsilini üreten her yapımın, her bir karesini kimin hangi amaçla ve nasıl bir sorumlulukla ele aldığını ve presente ettiğini çözümlemek tarihsel sorumluluğumuz altındadır.

Hele ki bu tarz bir konuyu sicili hiç de temiz olmayan Atlantik ve ortakları ele alıyorsa! Çünkü geçmişte CIA destekli Amerikan Sineması ve Medya’nın; Vietnam savaşından tutun da Afganistan ve Irak savaşlarına kadar hiç boş durmadığını, tüm bu trajedilerin öncesinde ve sonrasında hem kendi toplumunu hem de uluslararası toplumu hangi senaryolarla manipüle etmeye çalıştığını biliyoruz. Unutmayalım ki 11 Eylül saldırıları sonrası oluşan yüksek toplumsal hassasiyeti Amerikan çıkarları adına her koldan kullanıp Afganistan ve Irak topraklarını kan gölüne çeviren Amerikan Savaş Makinesi; Dick Cheney- George W. Bush Evanjelist iktidarı döneminde meşruiyet ve mağduriyetlerini korumak adına Hollywood’daki kıdemli tetikçilerini de “özgür dünyanın yaşaması” için aktif bir şekilde kullanmıştı. Bugün iktidarda yine Amerikan Savaş Makinesi var. Fakat bu sefer başrol oyuncusu farklı…

Tekrardan diziye dönecek olursak; Chernobyl dizisine büyük oranda ilham veren ve yaşanmış bir gerçek olay olan “Çernobil Nükleer Reaktörü Kazası” ile bu felaketten yola çıkılarak çok büyük bir benzerlik ve gerçeklik yanılsaması ile üretilen “Çernobil Nükleer Felaketi İmgesi” aynı şey değildir.

Buradan hareketle metaforik olarak Radyoaktif Gerçeklik şeklinde tanımlamaya çalıştığım durum tam da budur. Douglas Kellner; “Güçlü medya gösterileri toplumsal hafızanın şekillenmesine, tek tek insanların tarih ve çağdaş gerçeklik konusundaki görüşlerinin inşasına yardım eder” demektedir. Dizi tarihsel olarak yaşanmış olan gerçekliği büyük oranda kapsamına almış ancak bu gerçeklerle küçük ve hafifçe oynamıştır.

Bu da dizinin kendisini aşırı şekilde tehlikeli yapmaya yetmiştir. Peki neden aşırı şekilde tehlikeli yapmaya yetmiştir? Çünkü gerçeği tamamen çarpıtmak ve etrafı yalanlarla doldurmak ilkel Nazi propaganda bakanı J. Gobbels açısından önemli bir kriter olsa da son tahlilde sınırları belirgin yalanlarla sınırları belirgin gerçekler arasındaki nizami mücadele önünde sonunda gerçeklerin zaferiyle sonuçlanıyordu. Yani klasik yalan propagandası çok etkili olsa da ve bazen acı sonuçlar üretse de görece mücadele edilmesi mümkün bir durumdu. Peki ya gerçeklerin arasına küçük dozlarda fakat gerçeğin kendisini etkileyecek şekilde yalanlar enjekte edenleri ne yapacağız? Bununla nasıl mücadele edeceğiz?

Chernobyl dizisinin ilk sahnesinde Valery Legasov’un etkili tiradında çaktırmadan atıfta bulunduğu ve dolaylı olarak mahkûm edilen (Legasov intiharı bu yalan üretim sistemine sert bir tepkidir) bu eski Nazi artığı ve yozlaşmış Sovyet yalan üretim sistemi, hepimizde yalan üreten politik sistemlere (Şair burada totaliter sistemleri kast ediyor!) karşı daha başlangıçta kuvvetli bir antipati oluşturur.

Fakat gel gör ki dizi burada ahlaki bir konum alırken kendi yozlaşmışlığını bölümler ilerledikçe gizleyemez. Bizleri yozlaşmış totaliter bir rejimin her yeri kaplayan yalanlarına karşı gerçeklerle aydınlanmaya çağıran yapım bu net diyalektiği kurarken; kendi ürettiği hafifçe çarpıtılmış gerçekliği es geçer. İşte radyoaktif-gerçekçilik dediğim bu durum, içerisinde büyük oranda gerçeklik barındırdığından dolayı, tıpkı dizide söylenilen; ışık hızına ulaşan radyoaktif atomların beton, duvar, kurşun tabaka vb. her türlü maddeyi delip geçmesi gibi, başta zihinlerimiz ve algımız olmak üzere her şeyi delip geçer…

Yukarıdaki tüm yazı boyunca çözümlemeye çalıştığımız şey tam da dizinin kendine rağmen yarattığı bu hafifçe bükülmüş gerçekçiliğin yarattığı gerçeklik-sahtekarlığı ile alakalıdır.

Son olarak, Lichtenberg dediği gibi:

“The most dangerous of all falsehoods is a slightly distorted truth.”