Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Show TV’de yayınlanan “Çukur”dan bahsediyorum. Ve dizi başladıktan sonra hemen hemen bütün izleyicilerin başrol karakterleri Yamaç ile Sena arasındaki aşktan çok, Vartolu ile Sadiş arasındaki aşkı merak etmelerinden...

Senaryoyu yazanlar da, Vartolu denen anti kahramanın geniş kitlelerin gönlünde kurduğu tahtın ihtişamını görünce de, çoğunlukla “gönül havalandıran, damardan” türküler eşliğinde bize bu derin, hüzünlü, gerçek aşk hikâyesinin farklı demlerini, her bölümde biraz da “cimri” davranarak gıdım gıdım vermeye başladılar.

Vartolu karakteri dizi başlar başlamaz kısa süre zarfında fenomen haline geldi. Şimdi çocukluk aşkı Sadiş’le olan ve şimdilik imkânsız gibi görünen aşkı herkesi diziye bağlayan en önemli şey oldu çıktı.

Peki neden böyle?

Bize genellikle şehirli, steril, çoğu okumuş yazmış, iyi iş sahibi, başarılı insanların aşklarını anlattılar televizyoncular şimdiye dek.

Bu kez durum biraz farklı... “Çukur” denilen bir mahallede kendine göre bir düzen kurmuş Koçovalı ailesinin “içinden” gelişen bir hikâyeyi izliyoruz. Mekân İstanbul ama kahramanların yüreği Anadolu’da... O yüzden birisinin lakabı “Vartolu”, ötekinin Koçovalı’dır. Dizinin ilk bölümlerinde Koçovalı ailesinden kaçmış müzik tutkunu en küçük oğlunun sokakta güzeller güzeli bir kızla çarpışmasıyla başlayan bir aşkın hikâyesinin esas mesele gibi gösterileceğini sandık ama zamanla bu aşktan daha fazla çatışma çıkmayacağı ortaya çıkınca bu kez en alttakilerin, Koçovalıların konağında hizmetçilik yapan Saadet’le (Sadiş), onlardan intikam almaya yeminli Vartolu’nun aşkı yavaş yavaş ön plana çıktı. Öyle ki artık her bölümde bu sahici aşkın hikâyesini merak etmeye başladı seyirci de. Esas oğlanla esas kız gitti, aç sınıftan iki kişinin aşkı gelip başköşeye kuruldu...

Peki bu güzel, naif, merhem gibi aşkın iki aktörü kimdir?

Vartolu, sevdiği kadının erkek versiyonunu ona isim yapmış, pavyonlarda şarkı söyleyen bir annenin evlilik dışı oğlu, küçük yaşlarda annesi gözlerinin önünde öldürülmüş, hayatın hangi badirelerinden ne zorluklarla geçtiğini sevdiği kadın iyice anlasın diye söylediği “Sen hiç bir lokma ekmek için fırıncıya...” cümlesini yarıda bırakmış, içinde annesinin adı geçiyor diye “Mihriban” türküsünü duyunca ayakları yerden kesilen, babasız büyümüş, büyüyüp kanayan zamanlara ayak basınca da babasının kimliğini öğrenip peşine düşmüş mafyöz mü desem, sersem sepelek kabadayı mı, racon kesen delikanlı mı desem, intikama yeminli bir acemi âşık mı, böyle bir “menemensever” adam işte...

İKİ ANTİ KAHRAMANIN AŞKI
Sadiş ise, çocukluk aşkını kaybettikten sonra hayatının geri kalan kısmını, hiç ummadığı bir zaman diliminde çocukken karşılıklı söyledikleri türkülerle aniden sökün eden adamın babasının konağında, temizlik ve yemek yaparak geçirmiş, çocukluk aşkını bulduktan sonra da “onu bir ihtimala daha inandırmak için” küçük bir kasabada, bahçesinde kiraz yetişen küçük bir evde ona kirazdan küpeler ve iki oğlan çocuğu vaadeden, doğduğunda bulaşan nemi gözlerinden hiç silmeden bugüne taşımış en alttakilerden bir gariban kız... Çingene çadırında büyümüş de ruhu zemheri soğuklara maruz kalmış gibi. Kaş altından bakıyor, gözleri sokulgan ve sanki her daim aynı anı yaşıyormuş gibi...

Normalde bu iki anti kahramanın aşkından bir senaryo yazsan, herhangi bir yapımcıya götürsen pek bir şansın olmaz.

Muhtemelen sana “Git, bu iki sıradan insanın aşkından vazgeç, bunları bu memlekette her gün milyonlarca insan yaşıyor, bize daha yücesini getir” derler.

Senaristin kafasındaki her zaman seyircinin gönlündekiyle buluşmaz. O yüzden bazı diziler çabuk yayından kalkar. Ama sanırım bu kez öyle olmadı; hikâyeyi kurgulayanla seyreden aynı yerde buluştu. Dizinin içinden kah Neşet Ertaş, kah Musa Eroğlu, Manuş Baba, Seyfi Yerlikaya, kah Cengiz Özkan tarafından seslendirilen muhteşem türküler eşliğinde yavaş yavaş hikâyesine vakıf olmaya başladığımız Vartolu ile Sadiş’in aşkı gittikçe berraklık kazanınca, artık dizinin geride kalan anlarında ortaya çıkan aksaklıkları, reji hatalarını, senaryo kusurlarını seyirci görmez oldu. Varsa yoksa yeni bölümde Vartolu ile Sadiş’in aşkına dair yeni ayrıntıları merak etmek....

Çünkü seyirci de biliyor ki, daha çocukken başlayan hiçbir aşk yirmi, otuz yıl sürmez. Ama bu iki “garibanın” birbirine duyduğu sevgi bugün hâlâ bu kadar yakıcıysa, bunun altında mutlaka başka bir şey vardır. İşte o şeyin ne olduğuna kimse akıl sır erdiremediği için böylesi hikâyeler ilgimizi çeker. Belki de henüz bilmediğimiz bir sırrı, hikâyeyi yazan biliyordur, kim bilir belki de bir mucize olur, biz de o mucizeye tanıklık eder, geçmişte ıskaladıklarımıza, yaşayamadıklarımıza veya yaşadıklarımıza hayıflanmak yerine, iyi ki yaşamışım veya keşke yaşasaydım deyip hayat karşısında aslında o kadar da çaresiz olmadığımıza kendimizi inandırmaya çalışırız.

TÜRKİYE ŞİİRE KOŞAR MI? 
Vartolu ile Sadiş’in aşkından mülhem, filmcilerin eline düşmüş hayatlarımızdan kurtarabildiğimiz kısımlarından yeni bir hayat yaratmak mümkün mü sorusu kurcalar beynimizi. Diziyi seyrettikten sonra o kuşkuyla yatağa girer, uyuyuncaya kadar bir sürü sorunun cevabını bulmakla uğraşa uğraşa dalarız uykuya.

Gittiğimiz rüya âleminde yaşadıklarımızsa bir hayat değildir.

Belki de Vartolu ile Şadiş’in aşkı, o rüya âlemindeki şeyin bir parçasıdır, kim bilir.

Ha unutmadan şunu da söyleyeyim. “Çukur”da türkü kadar şiir de vardır. Vakti zamanında bir çakal dizisinde senaristler Hitler’in “Kavgam” kitabını göstermişlerdi de ertesi gün ahali kitapçılara hücum etmiş, diktatörün kitabı aniden tükenmiş, kısa sürede en çok satanlar listesine girmişti de bu durum Türkiye’de faşizmin hortlaması olarak yorumlanmıştı bazı cahil cühela takımı arasında. Şimdi Çukur’da da Attila İlhan’ın, Can Yücel’in kitapları falan gösteriliyor her bölümde. İnşallah bu kez de öyle olur, ahali kitapçıları hücum eder de, şiir kitaplarının satışı tavan yapar da, bu durum “Türkiye şiire koşuyor” yorumuna yol açar akıllı insanlar nezdinde...

Benimki sadece bir temeni; öyle olur inşallah!