MADONNA’nın boykot çağrılarına rağmen final gecesi Eurovision’da sahneye çıkacak olması sadece etik açıdan değil, müzikal bakımdan da içler acısı. Tarzı hitap etmediği için dinleyicisi değilim ama pop müziğin divası olarak edindiği kariyerine, dünyanın en arkaik, en kitsch şarkı platformundan bir meydan okumayı da eklemiş olacak. Hem de yanlış bir muhakemeyle.

Tel Aviv’deki yarışmanın konuk sanatçısı Madonna diyor ki; “Bazılarının siyasi gündemine uymak için müzik yapmaktan asla vazgeçmem…”

MADONNA'YA 'EUROVİSİON' ÇAĞRISI!

İyi de, Eurovision Şarkı Yarışması bizzat İsrail’deki sağcı Netanyahu Hükümeti’nin siyasi gündemini oluşturuyor. Özellikle de geçen hafta Gazze’de İsrail ile Hamas arasında meydana gelen kanlı çatışmaların ardından. Yarışmayı protesto niyeti olanların ülkeye sokulmayacağı ilan ediliyor, boykot hareketine karşı propaganda makinesi devreye sokuluyor. 

İsrail’e yönelik uluslararası boykot kampanyalarıyla yıllardır barışçı zeminde faaliyet gösteren “BDS” hareketi, Batı Şeria ve Gazze’deki insanlık suçlarını  aklama kulvarına dönüştürüldüğü gerekçesiyle yarışmayı boykot çağrısı yapıyor aylardır. 1980’lerde Güney Afrikalı sanatçıların apartheid rejimini protesto hareketinden esinlenen Filistinli sanatçılarla kültür insanlarının da katıldığı “BDS”, İsrail’in “Yahudi ulus devleti” yasasıyla artık bir apartheid devleti olduğunu, Filistinli vatandaşların eşit haklardan mahrum bırakıldığını anlatıyor.

Gelgelelim İsrail’in Eurovision’a yönelik PR çalışması bambaşka bir tablo çiziyor. Açılımı, “Boycott, Divestment, Sanctions” (Boykot, Tecrit, Yaptırımlar) olan “BDS”den bir güzelleme kampanyası çıkarılıyor. Google’da “Eurovision” ve “boykot” sözcüklerini içeren reklamlar https://boycotteurovision.net/ sitesine linkleniyor ve kelimeler başka anlamlara bürünüyor. “B – Beautiful” başlığı altında ülkenin doğal güzellikleri anlatılıyor ki, ona diyecek söz yok.

Ancak “D” kısmı çok tartışmalı. “Tecrit”in yerini “Diverse” yani farklılıkların bir arada yaşadığını anlatan “çeşitlilik” alıyor ki, “Yahudilerle Arapların, Müslümanlarla Hıristiyanların, dindarlarla laiklerin ve LGBTİ bireylerin bir arada var olduğu çölün ortasıda bir hoşgörü vahası” olarak tanıtılıyor İsrail. Yahudi olmayanları ikinci sınıf vatandaş yapan ve geçen yıl on binlerce kişi tarafından protesto edilen yasaya rağmen!

“Sanctions” ise PR dilinde “Sensational”a dönüşüyor ve İsrail’in kültür-sanat hayatı ve farklı yaşam tarzlarıyla hem kendi vatandaşları hem de turistler için ne kadar heyecan verici, sürprizlerle dolu bir ülke olduğu anlatılıyor. Aynı başlık altında İsrail’in dünyada en fazla göçmen kabul eden ülke olduğu vurgulanıyor ki, özellikle Sovyetlerin dağılmasından sonra gelen göçmenlerin işgal topraklarındaki yeni yerleşimler için nüfus hizmeti gördüğü malûm!

Reklamlarda hükümetin adı geçmiyor, ancak Strateji İşleri ve Kamu Diplomasisi Bakanlığı’nın anti-BDS görev gücünü yürüttüğü ortaya çıkıyor.

- BDS HAREKETİNİN BOYKOT SİTESİ -

KİM KİMİ BÖLÜYOR?

Boykotla ilgili yanlış muhakeme sadece Madonna’nın akıl yürütmesiyle sınırlı değil. Haksızlıklara, insan hakları ihlallerine karşı demokratik bir hareket olan boykot, gayet haksız şekilde anti-semitizm ve bölücülük damgası yiyor. Barışçı protesto hakkı bile ellerinden alınıyor Filistinlilerin.

Roger Waters, Peter Gabriel, Vivienne Westwood gibi daha ağır bir kadronun boykottan yana tavır almasına karşılık, geçen ay bir grup uluslararası ünlü boykot hareketini kınama bildirisi yayınladı. Aralarında Sharon Osbourne, Marina Abramovic ve İspanyol şarkıcı Conchita gibi isimlerin yer aldığı bu gruba göre boykot, “birlik ve beraberlik ruhuna saldırı” hareketiydi. Boykotçular “Beraberlik ruhuna katkıda bulunacak yarışmayı, sırf İsrail’de yapılıyor diye bölücülük silahına dönüştürüyordu.” Barışçı bir hareketi yürütenler “saldırgan” ve “silaha davranan” figürler olarak kriminalize edildi.

Eurovision'u protesto eden Filistinli gruplar, Gazze'deki enkazda konser verdi.

Ayrıca o tatsız yarışmanın kıymete binmesi bir yana, bölücülük suçlaması başlı başına absürd. Çünkü kimin kimi böldüğü ortada. İsrail duvarlarıyla açık hava hapishanesine dönüşen Batı Şeria ve Gazze Şeridi’ndeki Filistin halkının bırakın Eurovision için Tel Aviv’e gitmesini, kontrol noktalarını aşıp komşu köydeki akraba ziyaretine gitmesi bile mümkün değil. Hiçbir çıkış noktası olmayan o eziyeti yaşamayan, görmeyenlerin anlaması mümkün değil belki de.

Filistinliler sadece yaşarken değil, ölürken de insan olmaktan soyutlanıyor. Örneğin Amerikan medyasına bakarsanız İsrailliler “öldürülüyor”; Filistinliler ise “ölüyor”. Geçen haftaki haberlere bakarsanız Hamas’ın Gazze’den attığı füzelerle “dört İsrailli öldürüldü”; ardından “23 Filistinli öldü”. Sanki sıradan vakalarda can vermişler gibi pasif bir dille aktarılıyor onların ölümleri.  

Dün Filistinlilerin 15 Mayıs “Nakba” günüydü, yani 71 yıl önce İsrail’in kuruluşuyla birlikte sürgün ve tecrit acısının başladığı “Felaket” günü. Ve Filistinlilerin sürüldüğü işgal altındaki Batı Şeria topraklarda kurulan yerleşim birimlerinde faaliyetine devam eden Airbnb boykot çağrılarının hedefi oldu. Çünkü şirket geçen kasım ayında, işgal topraklarındaki evleri sisteminden kaldıracağını açıklamış, ancak İsrail’den gelen baskılar üzerine çark etmişti. Madem ki şirket sözünde durmuyordu, birçok insan hakları kuruluşu Airbnb kullanıcılarına “Nakba”nın hatırına, en azından bir günlüğüne hesaplarını dondurma çağrısı yaptı. Acaba ne kadar tuttu?