Sultanahmet'te bayram namazı
Nihal Bengisu Karaca yazdı
BU bayram Sultanahmet’te bambaşka bir bayram namazı vardı. Kalabalıktı. İnsanlar Mısır’da, Suriye’de, Gazze’de yaşanan acılara, Tunus ve Libya’da başını gösteren gerginliklere karşı ümmet ruhunun sağaltıcı soluğunu paylaşabilmek ümidiyle; biraz çaresiz, çokça duygulu bir telden bayramı Sultanahmet’te karşılamak istemişlerdi sanki.
Caminin avlusunda bir bölüm kadınlar için ayrılmıştı ve görebildiğim kadarıyla kadınlar arasında çok sayıda Türkiye dışından; Ortadoğu’dan, Kuzey Afrika’dan ve Türk cumhuriyetlerinden gelen kadın vardı. Bayram namazı onların hayatının doğal bir parçasıydı. Benim ise ilk bayram namazımdı. Nitekim kendine özgü farkları olan bu namazın nasıl kılındığını bilmekle beraber, “Bu nasıl hutbe?” tadında ukala ukala söylendim. Oysa cuma namazıyla karıştırıyordum, bayram namazının hutbe faslının, namazdan sonra geldiğini unutmuştum, hiç pratiğim olmamıştı çünkü.
Ve hutbe, bayram namazının önemli parçalarından biriydi ve tam da olması gerektiği gibiydi. Hoca, coğrafyanın kana bulanan dokusundan, her köşesinde bir zalimin türediği bölgenin dertlerinden içeri bakarak, bayram sabahı orada toplanmış olan cemaatin “zulmün canlı kalkanları” olduğunu söyleyerek bize korkarım ki hiç hak etmediğimiz derecede iltifat etti. Ama özeleştiri de teklif etti: Müslüman kardeşimizin mazlumluğu ile hemdert olamıyorsak, yoksulluğuna yetişmiyorsak, kendi dilini konuşmasına, kültürüne sahip çıkmasına hoş gözle bakmıyorsak, uğurladığımız ramazan bizden razı olarak gitmiş olur muydu?
Politik bir hutbe sayılabilirdi, ama şu partinin, bu cemaatin, o grubun değil; akleden kalbin politikalarıydı bunlar.
Herkese lazımdı. Kadınlara da. Zira kadınları ibadetlerin, iç eğitimin ve manevi gelişimin öznesi ya da muhatabı olarak görmeyen dinler, yalnızca arkaik olan dinler ya da hak dinlerin batıl mezhepleridir.
Bu vesileyle geçmiş Ramazan Bayramı’nızı kutlarım.
PARAVANIN ARKASINDA
Habere göre Akçakoca’da İslami sınırlara uygun standartlarda hizmet sunma iddiasındaki bir otelde konser veren Nadide Sultan’ı şaşırtan bir şey olmuş. İzleyicilerin talebiyle Nadide’nin orkestrasında yer alan erkek müzisyenler, parçaları perdenin arkasından icra etmişler. Tepki çok.
Evvelce tanıdığım ve sevdiğim bir arkadaşım, “Böyle bir olay olmamıştır, bu bir şehir efsanesidir, çünkü kimse bu kadar düşemez” diye twit atmış. “Ben anlayamıyorsam o şey kesin düşük bir şeydir” kibriyle malul olmuş. Oysa mesele basit. Mensubu olduğumuz din, kadınlar arasında eğlenceyi mubah görmekle beraber, erkeklerin göreceği şekilde dans etmeye izin vermiyor.
Kadınların kafes ya da paravan arkasında resmedilmesi, Müslüman toplumları aşağılamak için dolaşıma sokulan oryantalist ezberin elif ba’sını oluşturur. Bu kez tam tersi olmuş, dini hassasiyetlerle paravan arkasına alınan bu kez erkekler... Ama değişen bir şey yok. Bu kez de erkeklerin perde arkasında kalması dehşet verici bir hayrete muhatap oluyor.
Çünkü cumhuriyet tarihi boyunca siyaseti, sermayesi, kültürü kısaca “merkez”i tarafından Batı tarzı yaşam kalıplarına doğru teşvik edilmiş olan, İslam’a Batılı oryantalistler gibi bakan Türkiyeli okumuş/yazmışın zihninde “eğlence” çok net, homojen ve katı bir alan. Bir tatil eğlencesi Miami’de, Maldivler’de, Mikanos’ta nasıl icra ediliyorsa Türkiye’de de aşağı yukarı öyle icra edilmelidir bu kurguya göre. İçinde bir parça, azıcık İslami referans olan bir partikül varsa o “eğlence” filan değildir, olsa olsa sapkın bir ayindir ve kimse tersini düşünmemelidir.
Olayın tartışmalı yanı orkestranın önüne gerilen perde değil, beş yıldızlı lüks tatil konseptinin İslam’ın kullarına salık verdiği mütevazılıkla, diğerkâmlıkla, hazcılığa bir tehlike olarak bakan perspektifiyle bağdaşmaması olmalı.
Öte yandan Hürriyet’in haberinde bir detay daha var: “Otelde bulunan erkek müşteriler odaların pencerelerinden ve balkonlarından konseri izlerken...” diye başlayan cümle. Eğer böyleyse, yani Nadide’nin orkestrasını “namahrem” kabul edip önüne perde germek ama otel penceresinden bakan erkek müşterileri boşvermek gibi bir durum varsa gerçekten, olay “tartışmalı mesele” olmaktan çıkıp “komedi”nin kapsamı içine girer. Durum buysa, o zaman tartışmayın, eğlenmenize bakın demek lüzum eder sanırım.