Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Haberler Kültür-Sanat Tiyatro Haybin mış’lık deryası!

        BETÜL MEMİŞ

        memisbetul@gmail.com

        Müzik kutusunda; ‘The Day Lady Died’ çalıyor. Hani şu; ‘Herkesin ve benim nefesimi kesen bir şarkı fısıldadı’ diye biten şarkı… Hani şu; ‘sesin, kokusu olur mu demeyin, o, şarkı söylediğinde kokusunu alıyorum’ diyenlerin, sesinin fonetiğinde, başka efsunlara daldığı, ‘Harlem’in Meleği’ olarak lanse edilen, şarkı sözü yazarı, vokal, besteci, nam-ı diğer Layd Day, Billie Holiday… 44 yıllık kısa bir hayat onunkisi ama çok uzun yaşadığını sananlara nazaran, belki de upuzun acılar/tecrübeleme kervanı… 1915’te doğup, 1959’da ABD’de ölen Eleanora Fagan yani Billie Holiday, gezgin bir müzisyen babanın kızı. ‘Eğitimden yoksun geçen çocukluğu, fakir bir yaşamı içeriyordu’ diyor başlıyor, kitaplardaki hayat hikayesi. Dile kolay, onun hayatla kelamı, 11 yaşında tekrar tekrar tecavüze uğramasıyla başlıyor. Annesi fark edince, koruma amaçlı gözaltına alınıyor ve katolik okuluna yatılı öğrenime veriliyor. 12 yaşında yeniden salınıyor. O da en yakınlarındaki bir genelevde ayak işleri yaparak para kazanmaya başlıyor. Sonra yeniden tacizler... 18 yaşına geldiğinde, çalıştığı kulüplerde şarkı söylemeye başlıyor. Bu dönemde, Aretha Franklin ve Leonard Cohen gibi isimleri, ünlü yapan organizatör John Hammond tarafından keşfediliyor. Geçmiş yakasını bırakmıyor ya da o geçmişinin yakasına yapışıyor kimbilir?! Beraberinde uyuşturucu ve alkol…Ve tarihler 1959’u gösterdiğinde, siroz teşhisinden sonra bir süre alkolden uzak duran Holiday, ne yazık ki yeniden alkole geri dönüyor ve onu tutuklamak için hastane kapısında bekleyen polislerin yamacında, hayata veda ediyor. Sonrası ne mi oluyor, kulaklara her daim zuhur eden Harlem’in Meleği’nin Summertime nidası kalıyor! (Es notu: Hayat dediğimiz, bi nefeslik, iki adımlık, bir tadımlık ömür sayacına işleyense; hangi birimiz, h(p)içliğe gidiyoruz veya hangi birimiz gitmiyoruz, kimbilir?! Ne çektiniz be insan yavruları, ademoğulları!? Her şeyin sorumlusu, genler ya da bilinçaltı da olamaz ki ama!)

        ONA ÖZGÜRLÜĞÜN MÜZİĞİ DİYORLAR

        “Üstatları yahut icra edenleri, ‘özgürlüğün müziği’ diyorlar ona!” dedi, çardağın altına kıvrılan elâ... “Billie Holiday, caz, blues…?” “Caz…” diyerek, ekledi; “Yavaştan hazırlan; Tünel’i şereflendiren Nardis’e gidiyoruz! Holiday çemberinde, cazlanalım biraz…” Biz elâ’yla güzergahı çizdik; önce Karaköy’de meyin kadrajında, efkar dağıtan bir muhabbet, ardından da Nardis’te kafa paklama niyetine, cazla balans ayarlarını bozmaca! Sabahında Diyarbakır / Amed’e gidiyorum. Keşif sonrası, dönüşte anlatırım nelerin yamacından aktım diye ama öncesinde, üşenmeyip de algılarımızı, birazcık özgürlüğe çevirelim istiyorum. ‘Özgürlük’ ne hissiyatlı, ne kocaman bir kelime öyle! Milattan önceden yahut ademoğlunun, ayıp dediği yerlerini örtmeyi öğrenip fakat ayıp denilen şeyleri fıtratınla tecrübelediğinden bu yana, ‘hepimiz, özgürüz, özgür doğduk ya da bir gün özgür olacağız’ diye kandırılsak da, yok öyle değil mevzu, biliyorsunuz siz de, döktürmeyin bana yeniden, en başından! (Ya da en iyisi mi üşenmeyelim bir kez daha Engels okuyalım) İşin tuhafı, bunu biliyoruz hatta tecrübeliyoruz ama yine de ‘mış’ gibi yapmaya devam ediyoruz; haybin mış’lık deryası! Dünya denen karadeliğe tıkılmanın bohemliği içinde, kandırıp ve kandırılıp gidiyoruz işte. Tıpkı şu cümleye düşen hal-i pürmelalimiz gibi: ‘Yuvarlanıp gidiyoruz.’ Evrenin, algısı ve beşeri hallerinden dolayı, yuvarlandığımız kesin fakat gidiyor muyuz, yoksa(m) gittiğimizi sanıp, bir ileri – iki geri adımlar mı atıyoruz, işte orası dilemma! O vakit, kazasız, belasız ve hikmetli günlerin ziyasında, yuvarlanıp gitmelere diyerek, kafaları açacağını düşündüğüm mevzumuza geliyorum.

        KÜÇÜK KÖYLÜ KIZIN YAMACINDA

        ‘Özgürlük’ değil de onun müziği olan ‘caz’dan demlenelim istedim bugün. Mesela, caz kelimesinin kökeninin, o dönemin argosundan geldiğini biliyor muydunuz? Ben; ‘Nedir, ne değildir(?!)’de bilgi tazelerken, istedim ki sizler de usuldan cazlanın, en temizinden! Fonumuza da; Louis Armstrong ve Ella Fitzgerald’ın ‘Cheek to Cheek’ şarkısını yerleştiriyoruz. Damakları da; zencefilli gelincik votkası ya da (dahası yok mu diyenlere gelsin) Brezilya şahaneliği olan caipirinha ile şenlendiriyoruz. (Es notu: ‘caipira’ kelimesinden türetilmiş olan bu ferahlatıcının anlamı, ‘küçük köylü kızı’ymış.)

        1880’lerde New Orleans’ta doğan caz müziği, 1920’lerin başında ise New York, Los Angles ve Chicago’da yapılan kayıtlarla son halini alıyor. New Orleans tarzı, caz müziğindeki ilk stil olarak tanımlanıyor. Cazın ilk yıllarında en çok beslendiği akım, Amerika’ya gelen köle Afrikalılar’ın halk müziği olan blues… O tarihlerde, siyahilerin yarattığı blues ve (klasik müzikten etkilenen, piyano ağırlıklı) ragtime gibi müzik türleri, cazın gelişmesine, belki de alt metnini oluşturmasına aracılık ediyor. Derdini, büyülü melodilerin ve gamlı akorların eşliğinde, simgesel olarak özgürlüğe kavuşma çabası olarak tanımlayan ve bu minvalde de, günümüze ulaşan halinde, en şahanesinden doğaçlama ritimleriyle kulaklarımızı çınlatan caz, benim nazarımda başkaldırının bir başka versiyonu... Afrikalılar’ın kölelik Amerika’sında, sırf sömürü düzeninin, yanlarına müzik aletlerini almalarına izin vermemesi sonucu, doğaçlama yani ‘caz’ın notasız notalı hali ortaya çıkarmasına sebep oluyor. İnsanoğlunun tuhaflığından seçmeler mahlasında, başlarda sadece siyahilerin dinlediği, günümüz jargonunda, arabesk bulunan blues ve caz, çok sonraları beyazların da dikkatini çekiyor ve kent insanının, burjuvanın da gelişimine destek olmasıyla birlikte tabiri caizse (saçma ve tuhaf ama) ‘seviye’ atlıyor yahut ‘kabul görüyor’ diyelim. (Erken içimden geldi notu: Örnek; cazın çıktığı tarihlerdeki dinleyici kitlesiyle, şimdi günümüzdeki dinleyici kitlesine bakarsak ve kulüplerin konuşlandığı adreslerine bir göz atarsak, ne demek istediğimin altı çizilmiş olacaktır.)

        1920’LERDEN 2013’LERE…

        Dünya, caz müzikle 1920’lerde kelam etmeye başlamış olsa da, memleketim coğrafyasında, cazla haşır neşirlik durumunda tarihler, 1950’yi gösteriyordu. Caz, çok yaygın ve popüler olmasa da, Cumhuriyet’in ilk yıllarından bu yana, belli çevrelerin dinlediği bir tür olarak hep kabul gördü ve hâlâ da görmeye devam ediyor. Memleketim coğrafyası, o tarihlerde, Avrupa rüzgarları etkisindeydi ve çok partili döneme girmiş olmanın verdiği hallenmeler eşiğindeydi. İşte tam da bu zamanlarda Türkiye; Ayten Alpman, Erol Pekcan, Selçuk Sun, Tuna Ötenel, Kudret Öztoprak, Süheyl Denizci ve İsmet Sıral gibi, kendi ustalarını yetiştirmeye başlamıştı bile… Bu döneme rast gelen; İstanbul Radyosu’nda, Erdem Buri’nin hazırladığı programlar; yazar, müzisyen ve caz eleştirmeni Cüneyt Sermet’in caz tarihinden kesitler sunduğu, plak dinletileriyle ihya ettiği yayınlar, nasıl unutulabilir!

        İLK CAZ MEKANI VE İLK CAZ DERGİSİ

        Memleketim topraklarında, ilk caz kulübü İstanbul, Bebek’te açılıyor. 306 adıyla misafirlerini ağırlayan kulübün sahibi ise armonika ustası Hasan Kocamaz. 1960’larda ilk caz dergisi yayınlanıyor. Bu yıllarda, Okay Temiz, (Avrupa’nın Maffy diye lanse ettiği) Muvaffak Falay gibi usta müzisyenler, Avrupa sahnelerinde ses vermeye başlıyor. 70’lerle popüler kültür; cazı ve getirdiklerini biraz ötelese de, Türkiye’yi tam da bu tarihlerde, festivaller kapsamında, Keith Garret, Miles Davis ve Chick Corea gibi pek çok ünlü cazcı ziyaret ediyor. Yine tam da bu tarihlerde, caz tutkunlarının gecelerini meşklendiren Taksim’de konuşlanan Fuaye adlı mekanı es geçmemiz lazım! Emin Fındıkoğlu, Arto Tunç, Onno Tunç ve Neşet Ruacan’dan oluşan topluluk, caz meraklılarıyla buluşuyor. 1982’de, TRT Hafif Müzik ve Caz Orkestrası kuruluyor. Bazı eleştirmenlere göre, ülkede cazın sevilip benimsenmesinde, en önemli faktörlerden biri de TRT’nin önce il radyoları, sonrasında Radyo 3’ten yayınladığı caz programları ve konserler… 1985’te ise Neşet Ruacan ve Öder Focan’ın topluluklarının ev sahipliğini yaptığı Bilsak Caz Festivali isimli ilk caz festivali gerçekleştiriliyor. 2000’lerle birlikte caz kulüpler ve cazın üstatları daha da ses vermeye başlıyor. Kısaca; cazın kemikleşen takipçileri daha da çoğalıp, gençleşmeye başlıyor.

        Billie Holiday’dan merhabayı salıp, caz fiiliyatını derinlere indirmeden, naçizane kaba taslak bir rota çizdim, belki bilahare meraklanıp da salınırsınız niyetine! Tabii ki sizler, dinleyeni transa geçiren bu müziğin, icra edenlerinden, usta yazarlarından ya da bu müziğe yürek hoplatmış amatör-profesyonel gruplarından tarihini daha da yudumlayabilirsiniz. Her zaman olduğu gibi rotayı vermek benden, yollara düşmesi sizden! 2013 itibariyle de rahatlıkla dile getirebiliriz ki; caz, bugün geçmişin acılarından yoğrulan alt metninin kucağından çıkıp, daha evrensel bir dille ve algıyla bambaşka insanların beyin loblarını havalandırmakta! Son sürat koşturan bizlere, başka dünyaların hikayelerini seslenen cazın, hep kafalarımızı cazlaması dileğiyle diyerek, hemen ajandaya not düşelim: 2-18 Temmuz’da, 20. İstanbul Caz Festivali’ndeyiz! Program için İKSV ve biletix’i takipte kalın…

        İçimden geldi notu:

        ALLA BENİ, PULLA BENİ…

        Takipte kaldığımız ‘delidalgalar’dan bir mail geldi, paylaşmak isterim, bilahare belki siz de el atarsınız niyetine!

        “Pul: Biz www.delidalgalar.com ahalisinin, bugün hâlâ yalayıp, yalayıp, özenle hapishaneye göndermek üzere hazırladığı zarfların, kitap paketlerinin üstüne yapıştırdığı kenarı dantelli minik kağıt parçaları işte! Bugünlerde onlara çok ihtiyacımız var. Bilenleriniz vardır, yaklaşık 5 yıldır, F Tipi hapishanelere kitap ve mektup postalayan bir kolektifiz.Yerimiz yurdumuz yok, her ay bir kez, bazen kitaplarımızın çokluğuna göre daha sık; bazen bir kafeteryada, bir kültür merkezinde ya da bir tekstil atölyesinde, hiç bir yer bulamazsak da kendi evlerimizde posta paketleri hazırlıyoruz. Kas gücüyle en yakın postaneye taşıyoruz: İşin en kapital’li kısmı bu bizim için... Çünkü kitaplara genellikle para vermiyoruz, ev taşırken haydi, şu kitaplığı da elden geçireyim diyenlerin, bizim için ayırdığı kitaplar, yayınevlerinin deposunda kalmış kitaplar ya da kıt kanaat öğrenci harçlığıyla alınmış, tüm okulu dolaşıp sonunda, bizi bulmuş kitaplar oluyor elimizde. Kitaplarımız çok oluyor genellikle, her pakette 2-3 kitap olmasına dikkat ediyoruz, her paketleme gününün sonunda, en az 280-300 paketimiz oluyor böylelikle. Postaneden çıkışta tüm cepler ters çevrilmiş olduğu halde, bazı paketleri üzgün-mahzun koltuğumuzun altında, geri paketleme yaptığımız yere götürüp bıraktığımız da çok oluyor son günlerde: Zira kitabımız çok ama pulumuz yok! Bugüne kadar sizlerden hep kitap istedik, dergi istedik, posta paketlerini birlikte yapalım diye yardım istedik, mektuplar yazın içeri diye dostluk istedik ama bu kez başka bir şey istiyoruz: F Tipi hapishanelere kitap yollamak için pula ihtiyacımız var: www.delidalgalar’a pul bağışında bulunmanızı istiyoruz!

        Nasıl yapacağım derseniz: Size yakın postaneye girin ve cebinizdeki tüm bozukluklara pul alın; en küçüğü 25 kuruş, 50 kuruş, 750 kuruş, 1 lira, 2 lira, 2,50 lira ve en büyüğü 3,65… Biz de o pullarla hazırladığımız 300 kadar paketi ve paketlenmeyi bekleyen kitaplarımızı, F tiplerindeki tutsaklara gönderelim. Pul bağışı yapmak isteyen arkadaşlar için adreslerimiz aşağıdadır. Sibel Öz PK.15 Çengelköy / Üsküdar / İst.”

        GÜNÜN ÖNEMLİ MANŞETLERİ