İki Kişilik Yaz geldi, bulutlar dağıldı
DOT Tiyatro'nun yeni oyunu İki Kişilik Yaz, yer yer hüzünlü bir aşk hikâyesi. Oyunun başrol oyuncuları Gizem Erdem ve Tuğrul Tülek'le konuştum...
Gülenay BÖREKÇİ / HT PAZAR
gborekci@htgazete.com.tr
Oyun, iki yaralı insanın bir tesadüfler zinciri sonunda karşılaşmasını anlatıyor. Sonrası içinizdeki kasveti dağıtacak, ruhunuza iyi gelecek, sizi aşka yeniden inandıracak türden çılgın ve güzel bir macera.
DOT Tiyatro’nun “in yer face”lerine, yani izleyenin yüzüne bir tokat gibi çarpan oyunlarına alışık olan tiyatro seyircisi için danslı, şarkılı “İki Kişilik Yaz” şahane bir kış armağanı gibi. Bu yer yer hüzünlü ve melankolik aşk hikâyesini, o malum klişeyle, “Oğlan kıza rastlar” diyerek özetleyebilirim. Ama ayrıntılar mühim tabii. Şöyle anlatayım daha iyi: Gerçek dertleri olan bir erkek ve bir kadın, yani iki yaralı insan günün birinde olmadık bir zamanda, olmadık koşullarda karşılaşıyor, bir geceliğine seks yaptıktan sonra ayrılıyorlar. Ama yazar onların başka başka yönlere gitmelerine izin vermiyor ve daha da olmadık koşullarda ikinci kez karşılaşıyorlar. Sonrası çılgın ve güzel bir macera...
Her şeyi de anlatmayayım tabii; İki Kişilik Yaz’ın, içinizdeki kasveti dağıtacak, ruhunuza iyi gelecek, sizi aşka yeniden inandıracak türden bir oyun olduğunu bilin, yeter. Bu iki tuhaf insanın birbirine taban tabana zıt ama kasvetli hayatlarına güneşin nasıl doğduğunu izlerken “Vay be!” diyor insan, “Bu kadının, bu adamın yerinde pekâlâ ben de olabilirdim. O halde benim için de belki hâlâ bir mutluluk umudu vardır, niçin olmasın?”
Oyunda acayip komik sahnelerin de bulunduğunu söylemeliyim. Bob’ın kendi penisiyle dertleştiği o sahne mesela... Bu oyun için gitar çalıp şarkı söylemeyi öğrenen hatta bu uğurda parmaklarının nasır tutmasını göze alan Tuğrul Tülek sahnede hem Bob’ı hem de penisini canlandırıyor. Tiyatroda, yetişkinler için hazırlanmış bir çizgi film izlemek gibi bir şey bu; inanılmaz eğlenceli... DOT’u temsilen İki Kişilik Yaz’ın başrollerini üstlenen Tuğrul Tülek ve Gizem Erdem’le konuştum. İşte anlattıkları...
‘PENİS, HAYALET HATTA SAĞDUYU BİLE OLDUM’
Sahnede bir penis rolü yapmak nasıl bir şeydi?
Tuğrul Tülek: İnandırıcı olabilecek miyiz diye korkarak başladık ama açıkçası çok eğlendik.
Senin için yeni bir şey sayılmaz aslında, sanırım böyle başka deneyimlerin de oldu. “Cem Yılmaz’ın son filmi Pek Yakında’da hangi roldeydin” diye sorayım mesela...
T.T.: Cem’in canlandırdığı Zafer karakterinin sağduyusu rolündeydim.
Vay, bir sağduyu. Tanıştığımıza memnun oldum. Oyundaki o sahneye şaşmamak lazım o halde...
T.T.: Eh, oynadığım ilk televizyon dizisinde de hayalettim zaten.
Gizem Erdem: Aaa, ben de bilmiyordum bunu.
T.T.: Sınıf diye bir dizi vardı. Orada bir çocuk, Serkan Altunorak’ın canlandırdığı başka bir çocuk yüzünden ölüyordu. Ölen çocuk bendim. Ara sıra hortlayarak Serkan’ın karşısına çıkıyordum.
Bundan senin garip roller oynayabilecek bir aktör olduğunu anlıyorum. Sadede gelirsek; İki Kişilik Yaz, diğer DOT oyunlarının aksine hafif ve eğlenceli yanları da olan bir oyun, ne dersiniz?
T.T.: Bence doğru oyunu seçmek kadar onu doğru zamanda sahnelemek de önemli. Ülke olarak içinden geçtiğimiz sosyo-politik süreç belli, her geçen gün içimiz biraz daha kararıyor. Böyle bir dönemde hepimizin aydınlık ve umutlu hikâyelere ihtiyacı vardı.
İtiraf edeyim, “Her oyunda adeta canımıza okuyan DOT mu bu” diye şaşırdım. Olumlu anlamda şaşırmaktan bahsediyorum tabii.
G.E.: Bunu duymak harika. Demek ki hepimizin kısa bir süre için bile olsa böyle iyimser bir ruh haline bürünmeye ihtiyacı varmış.
‘MUTLU DEĞİL, UMUTLU BİR OYUN’
Bayağı sert şeyler de yaşanıyor hikâyede ama o sert şeylerin farklı bir üslupla da sunulabileceğini görüyoruz.
T.T.: Evet, İki Kişilik Yaz, mutlu değil, umutlu bir oyun. Hüzünlü ama hayatta iyi şeylerin de olabileceği vaadini taşıyor. Bittiğinde “Evet ya” diyorsun, “Başına ne gelirse gelsin, hayatın devam ediyorsa mutlu olma şansın var demektir. Mutluluk bu bir ihtimal bile olsa, yoluna devam etmek zorundasın.”
Tabii romantik bir komedi olması onu apolitik yapmıyor...
G.E.: David Craig’in hiçbir oyunu apolitik değil. İki Kişilik Yaz’da da Hollywood usulü pembe bir romantizm yok.
T.T.: Karakterler oyunun başında tanışıp bir gecelik seksten sonra ayrılıyorlar. Daha sonra yeniden karşılaştıklarında ellerine bir mafya meselesinden dolayı yüklüce bir para geçiyor. Parayı alıp kaçacaklar. Buradan bir Hollywood romansı çıkabilirdi gerçekten ama David Craig bunu yapmıyor ve günümüz insanının parayla ilişkisini nefis bir sembolizmle sorgulamayı tercih ediyor.
G.E.: Karakterler parayı sadece kendilerine harcamayarak ihtiyacı olan insanlara dağıtıyor, bütün gece şehri dolaşıp posta kutularındaki zarflara, ödenmesi gereken faturalara banknotlar yerleştiriyor iliştiriyorlar. T.T.: İşte bu an bence oyunun en romantik anı; bayıldığım yer. n Bonnie ve Clyde’ın tersine buradaki yasa dışı çift önlerine geleni vurup öldürmek yerine önlerine geleni mutlu ediyorlar.
T.T.: Paranın önemini, önemsizliğini daha iyi gösteren bir sahne yok bence. Ayrıca sadece kendilerini değil başkalarını da düşünmeye başladıkları andan itibaren birbirlerine âşık da oluyorlar.
‘BİRİ HEVESİNİ KAYBETMİŞ ÖTEKİ IŞIĞINI’
Karakterlerinizle ilgili ne söylersiniz?
T.T.: Ben, “Alelade Bob”u canlandırıyorum. Yola rock star olmak hayaliyle çıkmış ama sadece okuduğu okulda star olabilmiş, sonra da ‘puff’ diye sönmüş. O artık Dostoyevski okuyarak eğlenmeye çalışan bir kaybeden...
G.E.: Benim canlandırdığım kadınsa avukatların takıldığı bir mekâna gidip her gece aynı pahalı şarabı içerek hüzünlenen biri. Evli bir adamla birlikte ama adam onu terk ediyor. Zaten Bob’la o şekilde tanışıyorlar.
T.T.: Kadın her şeye hâkim olmaya çalışıp debelenirken batıyor, erkeğinse hayatı elinden alınmış ve geriye hiçbir şey kalmamış. Biri hevesini kaybetmiş, öteki ışığını. Koskoca bir dünyada yalnızlıktan ölecek gibi oldukları için birbirine tutunan iki çaresiz insan onlar.
Hayatlarında heyecanlı hiçbir şey yok. Her gün bir öncekinin aynısı...
T.T.: Eğer tiyatro hayalimi gerçekleştiremeseydim, muhtemelen Bob’la aynı durumda olacaktım. Şimdi mutluyum. Hayalimi gerçekleştirirken büyük zorluklar da yaşadım ama şikâyet edemem. Çünkü oyunculuk benim başıma gelen bir şey değil, tam tersi bizzat seçtiğim bir şey ve en zorlandığım anlarda bile bu seçimi yaptığım için mutluyum.
‘Elini kolunu bağlayan şeyleri bırak; ânı yaşa!’
Özünde ne anlatıyor bu oyun?
Gizem Erdem: “Parayı, maddiyatı, zorunlulukları; hayatında elini kolunu bağlayan her şeyi bırak ve sadece ânı yaşa” diyor bize.
Tuğrul Tülek: İki Kişilik Yaz için gitar çalmayı öğrendim. Hep istiyordum ama fırsat olmamıştı. Oyunun mesajıyla örtüşüyor bu. “Yaşlandım artık, yeni bir dil öğrenemem, araba kullanamam, gitar çalamam...” Yok öyle şey! İnsan her yaşta her istediğini yapabilir. Ve arzularını gerçekleştiremezse, delirmesi an meselesi olur. n
Bir tiyatro oyunu için öğrenmek zorunda kaldığınız başka ne var?
T.T.: Supernova için boks yaptım. Bütün kadro 1,5 yıl ders aldık. Hakan Günday’ın Malafa’sı için de kuyumcuların özel jargonuyla konuşmayı öğrendik. Her oyunla insanın kendine bir şey katması müthiş. Bunlarsız çok sıradan bir meslek olurdu oyunculuk; “oyna git” mesleği...
G.E.: Bir oyuncunun hayatı derinlemesine yaşaması şart, yüzeysel olanla yetinemeyiz. Dans etmek, flüt çalmak, yeni biriyle tanışıp flört etmek, hepsi olabilir, fark etmez; ne yaparsanız yapın, ‘iyi’ yapmalısınız. Çünkü hepsi gün gelecek sahnede işinize yarayacak.
Tuğrul Tülek: Öğretmenliğin bana göre olmadığını anladım
İkiniz de belli bir yaştan, olgunluktan sonra oyunculuğu seçmişsiniz... Gizem dansçıymış, hâlâ dans ediyor ama neticede oyunculuğu seçmiş. Tuğrul, senin hikâyense daha enteresan. İngilizce öğretmeniymişsin... Evet, epey bir süre o işi yaptım. Derken öğretmenliğin bana göre olmadığını idrak ettim, oyuncu olmalıydım. 26 yaşındaydım ve “Madem bu işi yapacağım, önce eğitimini almalıyım” düşüncesiyle konservatuvar sınavlarına girdim, kazandım. Yine de profesyonel oyuncu olmam zaman aldı. Askerlik, Eskişehir’den İstanbul’a taşınma derken yıllar geçti. 31 yaşımdayken DOT’un seçmelerine katıldım.
Geç bir yaş mı bu oyuncu olmak için?
Hayır, hiçbir yaş geç sayılmaz ama erken de değil tabii. İstanbul gibi büyük bir şehre ilk kez gelen bir oyuncu adayının iyi bir topluluğa katılması, kendini göstermesi bu yaşta daha zor. Şansım DOT gibi bir yerde başlamak oldu. Zamanla oyun çevirileri ve yönetmenlik de yapmaya başladım.
‘DOT’ta kimse kimseye gol atma derdinde değil’
DOT’u bu kadar özel yapan şey ne, nasıl bir topluluksunuz?
Tuğrul Tülek: Bir aile gibiyiz demek istemiyorum, o fazla klişe ama DOT’ta olmak harika. Burada çok uzun zamandır birçok oyuncu arkadaşımızla yollarımız kesişti ve ayrıldı. Kalanlar hem sanatsal anlamda, hem hayatla ilgili anlaşan insanlar. Birbirimizi çok iyi tanıdık, artık hayata aynı yerden bakıyor, aynı dili konuşuyoruz. Bizi ayakta tutan şey, herkesin ekip bilinci taşıması. Fikirsel olarak özgürüz. Birbirimizi tanıdıkça, birlikte iş yapmaktan da, birbirimizin hayatında olmaktan da mutlu olabilen insanlara dönüştük. Bu ekiple çalıştığımda kendimi hep güvende hissediyorum. Biliyorum ki sahnede kimse rol çalmayacak, kimse kimseye gol atmayacak.
Hiç mi hır gür olmuyor?
Gizem Erdem: Anlaşamadığımız konular var elbette, olmaz mı? Kırılanlar, bozulanlar da oluyor ama bununla yatıp bununla kalkmıyoruz. Çünkü birbirimizi sadece eleştirmiyor, dinleyebiliyoruz da. Bu anlaşmak adına önemli bir adım.