Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Sırma KARASU/HT CUMARTESİ

        sirmakarasu@gmail.com

        IEG Live, Pozitif Live ve Piu Music organizasyonuyla 19 Ocak’ta Ülker Sports Arena’da gerçekleşecek ilk İstanbul konserine sayılı günler kala, damarlarında akan Latin ateşi gereği Üç Tenor’un en karizmatiği, Placido Domingo ile opera, pop müzik ve işin yöneticilik kısmını konuştuk

        ■ “Üç Tenor” olarak sahne aldığınız 1990 yılından bu yana klasik müzik vokal gruplarının sayısı arttı. Hatta bu tip gruplar, daha fazla izleyici çektikleri için opera temsillerine yeğlenir oldular. 25 yıl önce Jose Carreras ve Luciano Pavarotti ile ilk bir araya geldiğinizde projenizin bir trend haline geleceğini tahmin edebilir miydiniz?

        Hayır, zaten o ilk performans tamamen anlık gelişmişti. “Üç Tenor” projesinin böylesine büyük bir başarı haline geleceğini düşünmemiştik. Ama iyi ki de yapmışız! Bir sürü insan bu proje sayesinde opera sever oldu. Şimdilerde insanların neden “Üç Tenor”a benzer projeler yaptığını anlayabiliyorum ama dediğim gibi ilk bir araya gelişimizde işin bu noktaya varacağı aklıma gelmezdi.

        ■ Herkes “Üç Tenor”u sizinki kadar klasik bir vizyonla yorumlamıyor. Bazı “aşırı popülarize” örnekleri görünce “Tanrım, bir canavar yarattık” dediğiniz oluyor mu?

        Eğer iyilerse ve yaptıkları iş daha fazla insanı operanın muhteşemliğine ikna ediyorsa, bana göre sorun yok.

        ■ IFPI’nın (Uluslararası Fonogram Endüstrisi Federasyonu) onursal yönetim kurulu başkanı olmanız gereği ironik olarak Miley Cyrus, Justin Bieber gibi isimlerin de haklarını ve teliflerini savunuyorsunuz. Operaya ömrünü vermiş biri olarak bu isimlerin eserlerini korunmaya değer buluyor musunuz?

        Bana göre kalitesine bakmaksızın yaratıcı iş yapan herkes eserinin korunmasını hak eder. Bu durum özellikle de popüler sanat eğlence işi yapanlar arasında en az kazanan müzisyenler için geçerli.

        ■ Peki bu isimleri dinler misiniz?

        İş dinlemeye gelince genç operacıları dinlemeyi açıkçası yeğlerim. Bu büyük sanat dalının gelecek nesillere doğru aktarılması benim için çok önemli. Popüler müziğin şu sıralar pek benim zevkime uygun işler üretmediği ortada!

        ■ “İlerleyen yaşına rağmen, hâlâ...” diye başlayan cümlelerden nefret etsem de ilerleyen yaşın ses ve performans kalitesini düşürdüğü bilinen bir gerçek. Ancak siz meydan okumayı seçip, ses aralığınızı tenordan baritona yükseltmek, orkestra şefliği ve rejisörlük gibi riskli kariyer adımları attınız. Tanrı vergisi yeteneğinizi yücelten bu kararları nasıl aldınız?

        Orkestra şefliği tamamen yabancısı olduğum bir şey değildi. Konservatuvarda eğitimini de almıştım, 70’lerden beri çok sık olmasa da ara sıra şeflik yapıyordum. Zaman geçtikçe daha fazla yapar oldum. Bariton rollere geçme mevzu da doğal gelişti, öyle çok büyük bir çaba harcadığım söylenemez. Zaten sadece sesimin uygun olduğu bariton rollerine çıkıyorum.

        ■ Alman geleneğine uzak tipik bir Latin olmanıza rağmen en iyi Wagner yorumcularından birisiniz. Bu bir tesadüf olamaz?Wagner operalarının özünü bu kadar iyi verebilmek için nasıl bir çalışma yaptınız?

        Sahne repertuvarım genellikle İtalyan ve Fransız operalarından oluşuyor. Bir yanda da Tristan ve Siegfried gibi adım adım çalışarak stüdyo kayıtlarında seslendirdiğim ancak asla çıkıp sahnede canlandırmaya yeltenmeyeceğim Wagner eserleri var. “Die Walküre”den Siegmund ve Parsifal gibi sahnede canlandırdığım roller de var. Onlar da epey güç gerektiriyordu ama ses sağlığıma zarar verecek kadar değillerdi.

        ■ Uzun bir zamana yayılmış başarılı bir kariyeriniz var. Genç solistlerin sizden öğrenebileceği çok şey var. Sağlam bir kariyerin sırlarını da içeren bir kitap yazacak mısınız?

        Uzun bir kariyerin şartı sesinizi zekice kullanmak ve şanslı olmak; bu ikisinin birleşimi. Deneyimimi genç yorumcularla Washington, Valencia ve Los Angeles operalarında kurulmasına ön ayak olduğum Genç Sanatçı Programları aracılığıyla paylaşıyorum. Ve evet belirli operaları ve genel opera dünyasını anlattığım bir kitap daha yazmak planlarım arasında. Ne de olsa anılarımı kaleme aldığım “İlk Kırk Yılım” kitabı basılalı otuz seneyi geçti.

        ■ Orkestra şefliği kariyerinizin çoğu Puccini operalarından oluşuyor. Bu tercihinizin sebebi ne?

        Puccini’nin operalarına bayılıyorum! Söylemediğim operası yok. Biri hariç; Suor Angelica zaten onda da erkek rolü yok. Verdi ve Puccini operalarını yönetmekten bambaşka bir keyif alıyorum.

        ■ Bugüne dek canlandırdığınız 144 rol içinde tüm alt metinleri ve karakteristik özellikleriyle sizi en derinden etkileyen hangisi oldu?

        Seslendirdiğim karakterler arasında en içe işleyen ve bütünlüğü olan Verdi’nin Othello’su...

        ■ Sanatçıların yönetici koltuğuna oturmasına sıcak bakanlar da var, karşı çıkanlar da... Sizce Los Angeles Operası’nda sanat danışmanlığı görevi yapmanız ve opera sahnesinde geçen yıllarınız başarılı bir yönetici olmanıza katkıda bulundu mu?

        Küçükken ailemin Meksiko’da bir Zarzuela kumpanyası vardı. Yani çocukluğumdan beri gösteri sanatlarının yönetimsel kısmına hâkimim. Bence opera prodüksiyonunun her aşamasına ve yönüne dahil oluşum beni genel müdürlüğünü yaptığım her kurum için değerli yapıyor. Yani herhalde öyle olsa gerek yoksa beni neden tutsunlar ki!

        GÜNÜN ÖNEMLİ MANŞETLERİ