Puslu Kıtalar Atlası, İlban Ertem'in çizimlerine emanet
Ihsan Oktay Anar'ın çıkar çıkmaz efsane olan romanı Puslu Kıtalar Atlası, usta çizer İlban Ertem tarafından çizgi romana uyarlandı. Iletişim Yayınları'ndan 12 Mart'ta çıkacak kitabı konuşmak için Bodrum'a gittim. Merak ettiğim çok şey vardı; ben sordum, Ilban Ertem anlattı
Aslıhan LODİ/HT PAZAR
aslilodi@gmail.com
Bir süredir konuşuluyordu; İhsan Oktay Anar’ın okuyan herkeste bambaşka izler bırakan ve türünde çığır açan romanı Puslu Kıtalar Atlası, çizgi romana uyarlanıyordu. Hem de büyük usta İlban Ertem tarafından...
Ertem; İstanbullu, 68 kuşağından, 65 yaşında ve hâlâ zımba gibi bir Boğaz çocuğu. “Resim yapmaya evin duvarlarına kömürle çizerek başladım” diyor. 18 yaşına basmadan “başka dünyaları ve bakış açılarını görmek için” gitmeye karar vermiş. Babasının hariciyeci oğul hayallerini kendine göre yorumlamış: “İçgüdüm bana ‘Yap’ diyorsa ‘Gerisine yolda bakarız’ derim hep. Tek çocuktum, fenalık geldi, sırt çantamı alıp çıktım. İngiltere’ye gittim, bir klanın içine girdim. Solcu, özgürlükçü, sapına kadar mücadeleci insanlardı. 1968 Londra’sı muhteşemdi. Paramız yoktu, kazanırsak birlikte yerdik. Bulaşıkçılık yaptım, barda çalıştım. Döndüm, askerliğimi bitirip bu kez Fransa’ya gittim. Sokaklarda resim yaptım. Graffiti filan bilmiyorduk, sprey boya bile yoktu. Fransa’da bazı küçük galeriler resimlerimle ilgilendi ama orası bana İngiltere kadar uymadı.” 21 yaşında yaşamını çizer olarak sürdürmeye karar vermiş. “Bir yaştan sonra soruyorsunuz kendinize, ‘Düşündüğümü yapabildim mi?’ diye. Şanslıyım, bu ülkede çizerek yaşadım. Oğuz’a da (Aral) her zaman büyük saygı duydum çünkü resimli romancı olmam için uğraşması çok doğruymuş” diyor.
Başlangıçta küçük ajanslarda çocuk hikâyeleri, hatta baharat etiketleri çizerek başlamış. 1973’te Oğuz Aral’la tanışmış. Gırgır, Fırt, Avni, Hıbır mizah dergilerinde, Joker ve Resimli Roman adlı çizgi roman dergilerinde çalışmış. İllüstrasyon, resim, masklar yapmış.
Yahşi Köyü’ne tepeden bakan atölyesinde kitaplar, boyalar, marangoz tezgâhı ve bilumum alet edevat var. Ortada da bir soba... Karşısında sedir. Puslu Kıtalar Atlası için 5 yıldan fazladır her gün saatlerce çalıştığı bu oda belli ki onun kalbi, aklı, her şeyi... Sakin, her şeyi çözmüş, arada kendiyle dalga geçen ve özgeçmişi “Evli ve bir çocuk babası, işte hepsi o” diye biten biri.
■ Bir çığır açan Puslu Kıtalar Atlası’nı çizmeye nasıl karar verdiniz?
Romanı ilk çıktığı zaman bir arkadaşım önerdi. Okudum ve çok hoşuma gitti ama bir huyum var, bende iz bırakan her şeyi 10’ar sene arayla okumayı seviyorum. İyice süzülüyor, aklınızda bir sürü şey yerli yerine oturuyor... Tekrar okurken farkına varmadan not defterime bir şeyler karalamaya başladım. Çünkü kımıldadı. O his çok hoşuma gitti. Bugüne kadar çizdiğim her şeyi içgüdülerle yaptım. Proje değil. Proje deyince akla müteahhitler, inşaatlar geliyor! Bir taraftan da yıllar oldu çizmeyeli... Arada hep resim, heykel ve bir sürü şey yaptım ama... Çizgi romanın nasıl bir bela olduğunu biliyorum. Başlar ve sonra duramazsınız. Başladığım işi yarım bırakmayı da sevmem. “Emin misin?” dedim kendime. Kitap 320 sayfa. Şöyle basit bir storyboard hesabı yaptım. Yandık! 2 bin 500 resim yapacağım demek. Hepsi gözümün önüne renkli geldi. Halbuki çizim hayatımın dörtte üçü siyahbeyazla geçti. “Hadi” dedim kendime. Önce İletişim Yayınları aracılığıyla haber yolladım, sonra İzmir’e gidip İhsan’la konuştum.
■ Nasıl yaklaştı? Tereddüt etti mi?
Hayır, gayet pozitifti, “Olur yap” dedi. Döndüm, masaya oturdum ve “Şimdi hapı yuttuk” dedim. Şaka bir yana her anından çok keyif alarak yaptım. Bittiği zaman da üzüldüm. Çünkü çok güzel bir 5 sene geçirdik. Çizgi roman tarafım tekrar geri geldi. Başta 4 sene diye düşündüm ama hem sağ hem soldan birer sene arayla katarakt ameliyatı olunca vakit kaybettim.
■ Nasıl bir sistemde çalıştınız, günler gecelere karıştı mı dergilerde çalıştığınız dönemlerdeki gibi?
25 sene sabahladım. Artık sabahlamıyorum; gözlerim gece 3’ten sonra isyan ediyor, ağrıyor. Bir de şu var; kaptırmış çizsem de bırakıyorum. Evliyim yani. Karım peygamber gibidir çıtını çıkarmaz ancak hissedersiniz bir aksaklık olduğunu. (Gülüyor.)
■ Mesleğinizin algılanışıyla ilgili sorunlardan bahsediyordunuz. “Çizgi romanı anlamazlardı, karikatürcü ya da gazeteci derdik” diyorsunuz. Ressam, heykeltıraş, illüstratör ve çizgi romancısınız; sanatçı desek?
Herkes sanatçı. “Ben değilim” demeyi tercih ediyorsunuz. Bizim jenerasyonda genelde gazeteci denirdi. Hâlâ öyle. En sevdiğim yorumu Bodrumlular yaptı. Bir gün kahvehanede oturuyoruz Bitez’de. Buralarda herkese bir lakap taktıkları anlatılıyordu. “Benimki ne?” dedim. “Uzun-kısa (orta boylu), yazar-bozar (karikatür), çıtır saçlı (kıvırcık)” dediler. Bayıldım.
‘DOĞRU BİLGİYE ULAŞMAK İÇİN BİNLERCE KAYNAK TARADIM ’
■ Bu romanı desene uyarlamak zor olmadı mı? Sinema uyarlanması gündemde mi?
Çizerken zorlanmadım ama hayatımda ilk kez başkasının yazdığı bir metni çizdim. Üstelik bir edebiyat eseri bu... Riskleri var tabii. İnsanlar çoğunlukla okudukları kitabın filmini beğenmezler. İçselleştiremezler çünkü ama ben bir çizerim sonuçta, kafamda resimler oluştu. Sinema filmini düşünmek içinse çok erken. Prodüksiyon çok önemli, hakkıyla yapılmazsa felaket olur. Metni çizdiğiniz hikâyeye aktarırken nasıl bir yol izlediniz? Metin çok sağlam ve masif olduğundan noktasına dokunmadan yapmak istedim. Dil konusunda ne yapmam gerektiğini birkaç ay düşündüm. Diyaloglar eklemek gerekti. Eski Türkçe’ye İhsan kadar hâkim değilim, zaten onun dili çok kendine has. Başka bir evren yaratıyor. Onu alıp eğip bükmek olmazdı. Kitabın temel bölümlerini aynen kullandım. Birinci sayfasını mesela. Onu değiştiremezsiniz, tekrar yazamazsınız. Diyaloglara ve iç anlatımlara ise sonra kendi dilim girdi.
■ Kitabın sizi en fazla zorlayan ya da en çok heyecanlandıran bölümü? Bir karakterle daha çok uğraştınız mı?
Yok. Bir kere yükseldim ve aynı enerjiyle devam ettim. Maraton benim gözümde en hakiki spordur. Ne olursa olsun 40 km koşacaksınız. Tempoyu kaybetmeyeceksiniz. Genç çizerlere de söyledim bunu; bu iş maratondur, 100 metreci kafasıyla yaparsanız, bitersiniz.
■ Osmanlı döneminde suretin yasak olması görsel kaynaklar konusunda zorlamış sizi sanırım. Nasıl bir araştırma süreci yaşadınız?
7-8 ay sadece dokümanla uğraştım. Her şeye ulaşmaya çalıştım. O döneme sadık olmak istedim. Onu içselleştirmeniz için de çok bakınmak gerekiyor. O kılık-kıyafet artık elinize oturmalı, yaşamalısınız. Semtlerle ilgili kaynak da zor bulunuyor. Galata Kulesi’ne taktım kafayı mesela bir dönem. İhsan’la da konuştum. Külahlıymış kule 17. yüzyılda, arada çok değişmiş. Kuleyi, binlerce kaynak tarayıp emin olduktan sonra çizdim. Çok iyi bazı gravürler ve minyatürler vardı ama oradaki dert hepsinin saray yaşamına odaklanmış olmasıydı. Tarifle yapılmışlardı. Saygı duyduğum bazı gravürcülerle aram açıldı. Çizimlerde ne palavralar var. O bölge öyle değil mesela, topografyası farklı ama yapıvermişler! Fransızca-İngilizce sağlam kaynaklara ulaştım; üniversitelerin kütüphanelerine dadandım. Bizde ise yok farz edildiği için midir, hamasi bir edebiyattan öteye gitmediği için midir doğru dürüst görsel malzeme çıkmadı maalesef.
■ Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda Türk boylarının geleneksel kıyafetleri çıktı ortaya. O dönemleri araştıran, çizen biri olarak ne söylersiniz?
Halimizi gösteriyor. Çok güldüm gördüğümde. Tarihçi arkadaşlarıma sordum, onlar da paylaştılar hislerimi. Sonuçta araştırma için devletin imkânları var ellerinde.
■ Kullandığınız malzemeler ve teknikten bahseder misiniz?
Babadan kalma kurşun kalem, kâğıt, tükenmez kalem ve silgi... Hatta ikinci bölümde kimi yerlere direkt kurşun kalem kullandım. Fakat onu her zaman tertemiz kullanmak zor oluyor. Sonradan mürekkeplemeye başladım. Onu da her kırtasiyede, hatta bakkalda bulabileceğiniz tükenmez kalemlerle yaptım. Eskiden tarama ucu ve fırçayla çalışırdım. Siyah-beyaz işlerimi de fırçayla çizerdim ama sonra çizgi anlayışım değişti. Bu roman da tamamen renk ağırlıklıydı kafamda. Siyah leke bile koymadım.
‘SULUBOYA İLE DAHA HIZLI YAPARDIM’
■ Bilgisayar hangi aşamada devreye girdi?
Siyah-beyazı çizdikten sonra orijinali iyi silmek gerekiyor. Scanner’da tarayıp bilgisayara aktarıyorum. Photoshop ve Painter programlarını kullanıyorum. Boya kutum Photoshop oldu. Fakat gençlere diyorum ki: “Ne yaparsanız yapın, geleneksel malzemeyi muhakkak kullanın ve bilin.” Bu işi suluboya ile daha hızlı yapardım, bilgisayar çok hızlı bir şey değil. Komut verince iş bitmiyor sanıldığı gibi; fırça var, boyayı ezme var vs. Fakat evet artılarını da inkâr etmiyorum; 300 sayfalık bir roman çiziyorsunuz ve çok katmanlı çalışma imkânınız var. “Pıt” diye değiştiriyorsunuz. Bu suluboyada çöp tenekesinde biter. Dezavantajı da var tabii, kâğıttaki finali göremiyorsunuz. O zaman basıyorum yazıcıda ama uzun yıllardır çizdiğim için kafamda gördümse fazla sorun değil.
■ Çok güçlü bir dönem işi bu çalışmanız; peki geleceğe bırakacağımız şeylere bakınca ne düşünüyorsunuz ülkemiz için?
Bu kaosu yaşamamız gerekliydi. Dile getirilmeyen şeylerin hepsi şu anda dile getiriliyor. Herkes nerede durması gerektiğini düşünüyor. Savruluyoruz ama toparlanacaktır. Gençlerin tarih okumalarını ve resmi tarihi sorgulamalarını öneririm. Tarihe baktığınız zaman bunların hepsinin kısacık dönemler olduğunu görürsünüz. Hepsi biter. İnancını kaybetmemekten yanayım ben.
‘Arada uzaktan bakmak gerekiyor her şeye’
■ Bodrum’a yerleşme kararını nasıl aldınız?
Bir gün “Yeter” dedim. İşimde mutluydum ama o sırada yaşadığım her şey beni bezdirdi. Arada uzaktan bakmak gerekiyor her şeye. Yıllarca durmadan çizdim. 1986’da karımla konuştuk, Bitez’de bir ev bulduk. Köyle denizin arasında. İlk seneden sonra da kaldık. Bodrum’a geldikten sonra kendime ait zamanlarım arttı. Bir bahçeci komşum vardı. “Bizim burada evi olmayan adama kız vermezler” dedi. Düşündüm, haklıydı. Burayı boş bir tarlayken aldık, karım mimar; evi o çizdi. İnşaat 4 yıl sürdü. Bahçedeki tüm ağaçları biz diktik. Limonlar, mandalinalar, servi ve zeytin ağaçlarımız var. Bahçe işlerini ben yapıyorum, gücüm olduğu sürece de devam edeceğim.