Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        KÜBRA PAR / HABERTURK.COM

        kubrapar@haberturk.com

        https://twitter.com/ kubrapc

        Hüseyin Karabey, genç kuşak yönetmenler arasında adından en çok söz ettirenlerden biri. Sağ duyusunu kaybetmeden kimliğini savunabilen ender sanatçılardan... Hani derler ya, “kendine has bir sinema dili var”, tam da öyle... Geçtiğimiz ay ikinci uzun metraj filmi "Sesime Gel"i çekti. Yakında seyredeceğiz.

        Buluşup hem yeni filmini, hem sinema sektöründeki sorunları hem de Kürt meselesini konuştuk.

        Ezberbozan yaklaşımıyla karşınızda Hüseyin Karabey...

        Filmin çekimleri bitti. Sonuçtan memnun musun?

        Francois Traffaut’un biyografisinde okumuştum şöyle diyordu; film yaparken bir fikir gelir önce aklınıza. Acayip iyi bir fikir olduğunu düşünürsünüz. Sonra yazmaya başlarsınız, o kadar parlak olmasa da çok iyi bir fikir olduğunu düşünürsünüz. Prodüksiyon aşamasında “eh iyi bir film olacak galiba dersiniz”. Çekimlerde “Bitsin yeter!” dersiniz. Bittikten sonra da “oh en azından sözümü tutup bitirdim dersiniz”

        Bu filmin ön hazırlık süreci çok uzun sürdü. Çekerken yıllardır hayal ettiğin şeyi uygulamaya çalışıyorsun; olmuyor yerine başka şeyler yerleştiriyorsun. Orada öyle bir boğuşma yaşıyorsun ki, iyi bir sahne çekmiş olsan bile, o gece sadece bir sonraki sahnenin nasıl olacağını düşünüyorsun.

        Yine de kafamdakinin %70’ini çektim ki bu bence yüksek bir rakam.

        Finansman sıkıntısı yaşadın galiba değil mi?

        Evet, maalesef Türkiye’de bizim gibi sinemacıların başvurabileceği sadece bir yer var: Kültür Bakanlığı Sinema Destekleme Fonu. Orada ufak bir aksilik olunca hayatınız kayıyor. İkinci bir kaynak yok. Ne bir televizyon ortak oluyor, ne de yatırımcılar bu tür işlere girmek istiyor. O yüzden çok zorlandık ama yurt dışındaki bazı sinema fonlarından destek aldık. Film Türkiye, Almanya ve Fransa ortak yapımı. 2009’da Cannes Film festivalinde proje aşamasında davet edilen projeleri tanıttıkları Atolye (The Atelier) bölümünde Alman ve Fransız ortaklarımızla tanışmıştık. Projemiz Fransa’dan CNC’den, Almanya’dan da iki ayrı sinema fonundan destek aldı. Çekim aşamasında bu desteklere rağmen biraz borçla geri döndük ama yinede buna şükür diyorum.

        “KÜLTÜR BAKANLIĞININ SİNEMA DESTEĞİ ÇOK DÜŞÜK”

        Proje aşamasında Cannes’da, Saraybosna film festivali ve İstanbul film festivalinde senaryo destek ödülü alan bir proje olmasına rağmen bakanlık desteklemedi bu filmi. Hâlbuki son zamanlarda Kültür Bakanlığı sinema desteklerini artırdıklarını söylüyor. Ne diyeceksin bununla ilgili? Neye göre destek veriyorlar sence?

        Bu işin iki tarafı var. Birinci tarafı hakkını vermek lazım, 2005’den sonra Türkiye’de bağımsız sinemacıların (yapımcıların) ortaya çıkabilmesi, bu fonların az da olsa bizim gibi yönetmenlere aktarılmasıyla oldu. Ama bizimkisi hiçliğin olduğu bir ülke, o yüzden ufacık bir kırıntı bile bize çok büyük geliyor. Kültür Bakanlığı yaptığı desteği, kendine benzeyen Yunanistan, Bulgaristan gibi ülkelerle kıyaslarsa bunun çok büyük bir destek olmadığını görecek. Onlarınkiyle kıyaslandığında bizimkisi 5’te 1’i bile değil. Ki bizim hedeflediğimiz Almanya, Fransa, Hollanda gibi ülkelerse, onlarınkinin 100’de 1’i bile değil! Aslında desteğin miktarı çok düşük ama başka fon olmadığından büyükmüş gibi geliyor.

        Bir de bizim sinemacılarımız çok çılgın. Kafalarındaki filmi çekebilmek için her türlü zorluğa katlanıyorlar. Bu filmde ne ben, ne senarist, ne de yapımcı, hiç birimiz para almadık. 4-5 yıldır başka şekilde geçinmeye çalışıyoruz. Oyuncuların çoğu para almadı. Buna rağmen film çekiyoruz.

        Bu şartlarda Kültür Bakanlığı’nın vereceği destek çok önemli ama asla yeterli değil.

        Birkaç ay önce popüler filmleri destekleyeceklerine dair bir açıklama yapmışlardı…

        Evet, ama bu o kadar talihsiz bir açıklama ki, hiçbir karşılığı yok. Bu açıklama Sanayi Bakanlığı’ndan ya da Ticaret Bakanlığı’ndan gelmiş olsa, daha anlaşılır olacaktı, çünkü ticari filmlerin bir finans sorunu yok. Zaten büyük paralar kazanıyorlar. En adi işler bile kazanıyor.

        Buna rağmen Türkiye’yi tanıtan filmlere ufacık yardımları dahi çok görmeye başladılar.

        40 ülkede Türkiye’nin propagandası için reklam kampanyası düzenleseniz de Türkiye’ye karşı bu kadar etkili bir ilgi yaratamazsınız. Oysa bu filmler insanlarda Türkiye’ye dair bir merak uyandırıyor. Tıpkı Orhan Pamuk’un kitapları gibi… Pamuk’u yazar olarak beğenmeyebilirsiniz ama onun kitapları Dünyada Türkiye’nin bilinirliğini artırdı. Bu parayla satın alamayacağınız kadar kıymetli bir şey. Kültüre yatırım böyle bir şey. Bir film çıktığında 10’larca yıl seyredilebiliyor. Bu açıdan bakıldığında aslında ekonomik açıdan da çok faydalı bir yatırım.

        Biz bunları zaman zaman anlatıyoruz ama Türkiye'deki resmi kurumların kafası biraz karışık.

        Bence Türkiye Cumhuriyeti her şeyini yeniden sorguluyor. O sorgulama sürecinde inşallah biz güme gitmeyiz!

        “GERÇEK BURJUVA DEVRİMİ DAHA YENİ GERÇEKLEŞTİRİLİYOR”

        Yeni bir sinema kanunu çıkarılıyor. Ne olup bittiğini biliyor musun? Sizinle diyalog kurdular mı?

        Dolaylı olarak haberimiz oluyor. Avrupa birliğine uyum yasaları arasında Sinema Yasası da bulunuyor. Sinema meslek birlikleri çalış tayda yer alarak sürece dahil oldular. Ama ne yazık ki sinema endüstrisinin iç dinamikleri bir yasa çıkarabilecek kadar güçlü değil. Ama yine de bu pozitif bir adım.

        Bir araya gelip sözümüzü dinletemiyoruz mu demek istiyorsun?

        Evet, aynen öyle. Bu sürece dahil olamadığımız için içerik istediğimiz gibi olmayabilir. Bu sinema yasasında çok pozitif gelişmeler var ama eğer bu yasaları sektör kendisi yazmış olsaydı yada kuvvetli bir lobi yapabilseydik Sanayi kuruluşları gibi Turizm yatırımcıları gibi sonuç çok daha farklı olabilirdi bence.

        Nedir o pozitif gelişmeler?

        İyi olan telifin oturacak olması. Sinemanın temel sorununun telif haklarının doğru düzgün paylaştırılamaması olduğunu düşünüyorum. Bu televizyonda yayınlanan film ve dizilere de yansıyor. Telifler ödendiğinde sinema birlikleri de güçlenecek. Ben bu süreci her halükarda pozitif olarak değerlendiriyorum.

        Türkiye bence illegal bir ülke ve legalleşiyor her anlamda. Yeni yasalar çıkarılıyor. Bence gerçek burjuva devrimi daha yeni gerçekleştiriliyor.

        ***

        Filme dönersek, konusundan bahseder misin?

        Film 1990’ların sonunda geçiyor. Gerçek bir hikayeden uyarlama. “Bir ihbar sonucu köye baskın olur. Korucular ve askerler o köyde silah saklandığını duymuşlardır. Komutan her evde bir iki tane silah olduğuna inanır. Arama sonucu silahları bulamazlar çünkü çoğunda yoktur zaten. Komutan sinirlenir ve her aileden bir erkeği gözaltına alır. “Kim silahını getirirse erkeğini alır” der. Bunun üzerine köylüler başka bir çabanın içine girerler. Silahları olmadığı halde silah bulmaya çalışırlar.

        Bizim de kahramanlarımız bir nine ve kız torunu. Onlar da silah ararlar ama bulamazlar.

        Ama PKK’ya silah sağlamıyor olsalar da köylülerin silahı olur genelde, öyle değil mi?

        Çok zor bir süreç yaşandı ve yaşanıyor. O süreç içinde illegal olmayan bir silah olması artık imkansız. Binlerce arama yapılıyor. Film gıda ambargosunun yapıldığı dönemde geçiyor. Bırak silah taşımayı, 2 kilo un fazla alsan, o bile geri alınıyordu. Eğer silah birilerini kışkırtmak için bir yerden getirilmediyse ya da devlet dağıtmadıysa (koruculuk sistemi), sıradan köylülerde silah olması imkansızdı. Çünkü bunun bedelini zaten çok ağır ödemişler.

        Ama başka sebeplerle silah arıyorsan o zaman bulabiliyorsun. Zaten hikaye de bunu anlatıyor. Savaştan dolayı gri alanlar oluştuğunda, bunun bedelini masum siviller ödüyor.

        Yaşlı nine ve kız torunu silah aradığına ilk öce korucu köyüne gidiyorlar çünkü orası devlet tarafından silahlandırılmış. Ama hepsi zimmetli olduğu için veremiyorlar. Kaçakçılara gidiyorlar. Bu şekilde her yoldan silah arıyorlar. Ama amaçları birisini öldürmek değil de birisini kurtarmak olduğundan asla silaha ulaşamıyorlar. Aslında öldürmek için arasalardı mutlaka bulurlardı. Bir taraf, korucular, devlet, ya da PKK… Ama barışçıl bir amaçla silah aradıkları için bulamıyorlar. İşte bu durumun trajikomik bir hikayesi olacak.

        Bunu da dengbejler (hikaye anlatıcıları) anlatacak. Masalla gerçek arasında gidip gelen bir hikaye olacak.

        Bir önceki filmin “Gitmek,” yarı kurmaca yarı belgeseldi. Bu da öyle mi olacak?

        Bu seferki biraz masalsı, biraz kurmaca, biraz belgesel olacak. Çünkü hikâyeyi anlatan 3 dengbej de kör. İkisi çırak, biri yaşlı… Bunlar bir köyden diğerine giderken yollarını kendileri buluyorlar. Hikâyede bizim yaşlı nine ile torunu bir şekilde silah buluyorlar ama sağ salim geri dönmeleri de zor çünkü bir sürü arama noktası var. Dağlardan yürüyerek dönmeye karar veriyorlar ve bu dağlarda hikaye anlatan dengbej’lerle karşılaşıyorlar. Onlarla sürreal bir yolculuğa çıkıyorlar. Körler görenlere yol tarif ediyor…

        Oyucular kim?

        Ana karakterler, bölgeden bulunmuş amatör insanlar. Dengbejlerden genç olan ikisi profesyonel oyuncu ama yaşlı ve kör olan gerçek bir dengbej. Askerleri canlandıranları ise tiyatrocular arasından seçtik.

        Görüntü yönetmeni kimdi?

        Film ortak yapım olduğu için görüntü yönetmeni Almanya’dan geldi. Adı Anna Misselwitz.

        Ekip kaç kişiydi?

        15 ile 25 arasında değişiyordu. Çünkü büyük sahnelerde asistanlarımız artırıyordu.

        Film çekilirken bölgedeki siyasi ve askeri yetkililer nasıl tavır aldı? Yardımcı mı oldular, zorluk mu çıkardılar?

        Açıkçası şimdiye kadar yaptığım en rahat çekimlerdi. Hem Van belediyesi hemde Van valisi çok yardım etti.

        Bölge halkının tepkisi nasıl oldu?

        Film yarı kurmaca yarı gerçek… Çektiğimiz mekanlar gerçek olayların yaşandığı mekanlardı. Amatör oyuncular olmalarına rağmen mekanın ve sahnenin etkisine girip, yaşadıkları şeyleri hatırlıyorlardı. O andan sonra film bizim kontrolümüzden çıkıyordu zaten. Yaptığımız sadece kamerayı koyup onları kaydetmekti. Çekim süreci bizi çok etkiledi. Kime ne anlatsak o olayı zaten yaşamıştı. Hatta daha ötesini yaşamıştı...

        TÜRKİYE İLLEGAL BİR CUMHURİYETTİ, ŞİMDİ LEGALLEŞMEYE ÇALIŞIYOR

        O dönemde olsak bu filmi çekemezdik, şimdi en azından çekebildik demiştin. Politik olarak bir iyileşme görüyor musun?

        Ben bölgeye 92'den beri gidip geliyorum. Başka filmler ve belgeseller de çektim. Kim ne derse desin gözle görünür bir değişim var. Bu hangi tarafın isteğiyle gerçekleşiyor, o ayrı. Oradaki insanların haklı mücadelesiyle Türkiye’de değişen şeyler var. Bundan 7 yıl önce, bu kadar kuvvet komutanının ve generalin cezaevine girebileceğini kimse inanmazdı.

        Bu ülkede demokrasi hareketini sürdüren güçler belli. Bir halk hareketi var, onlar kendi siyasi temsilcilerini seçebiliyorlar. Oylarını yönlendirebiliyorlar. Onların haklı mücadelesi ve Türkiye'de değişim isteyen burjuvazinin ve orta sınıfın değişiklik isteğiyle, Türkiye'de bir şeyler değişiyor. Ben hep şunu söylüyorum: Türkiye illegal bir Cumhuriyetti, şimdi legalleşmeye çalışıyor. Ne yazık ki burada tek eksik nokta, Türkiye'nin batısındaki demokrasi mücadelesinin hala çok cılız olması. Ezilen kesim isteklerini ortaya koymakta yetersiz kalıyor.

        Ama Doğu'daki kesim yani Kürtler kendilerini ifade edebiliyorlar artık. Hiç okuma yazma bilmeyenler bile politize oldu ve hakkını hangi yöntemlerle alacağını biliyor. Seçimlere çok önem veriyorlar. Son 3 seçimde de bunu gösterdi zaten.

        Türkiye değişim içinde, bu kentte yaşayan aydınları, ve uzun yıllardır mücadele eden Kürtlerin hepsini pek tatmin etmiyor belki ama Türkiye değişiyor.

        “BENCE BU SON ÇATIŞMA DÖNEMİ”

        Peki sen umutlu musun?

        Ben bu sefer çok umutluyum. Bence bu son çatışma dönemi.

        Ekonomik değişimler de bunu gösteriyor. Eskiden Türkiye oligarşisi savaştan para kazanıyordu. Artık savaştan değil ticaretten kazanmaya çalışıyorlar. Araplara mal satmak istiyorlar. Kürtler Kuzey Irak'ta zenginleşti. Onlara hastane yapıyorlar, yol yapıyorlar, tüm tüketim maddeleri buradan gidiyor. Bu ticaretten dolayı barış gerçekleşecek. Daha önce de savaşın sebebi ekonomikti.

        Bizi sadece kara kaşımızı kara gözümüzü sevmedikleri için yarı- sömürgeleştirmemişler. Ucuz hammadde, ucuz iş gücü sağlıyor; vergisini alıyor, yatırım yapmıyor, ülkenin belli bölgelerine öncelik tanıyor...

        Şimdi bu daha maliyetli bir aşamaya geldi. Zenginlerin bir kısmı dedi ki biz artık başka şekilde para kazanmak istiyoruz.

        Onların da burjuva demokrasisine ihtiyacı var. Şu anda Türkiye'de gerçekleşen yarım yamalak da olsa Burjuva demokrasisi.

        Ama bu bir yanıyla o kadar iyi ki.. Belki bu sosyalistleri tatmin etmiyor ama daha önceki oligarşik yapı o kadar korkunçtu ki...

        O yüzden bir değişim olduğuna inanıyorum.

        “KCK TUTUKLULARININ REHİN OLDUĞUNU DÜŞÜNÜYORUM”

        Fazla pembe bir portre çizdin gibi geldi bana. KCK'dan onca tutuklu varken, ülkedeki atmosfer bu kadar karışıkken... Sanki bir yolda ilerliyorduk ama oradan tekrar geri dönmeye başladık...

        Evet özellikle son çatışmaları duyunca çok da gerçekçi gözükmüyor söylediklerim ama ben o tutukluların rehin olduğunu düşünüyorum. Çünkü onların çoğu siyasi temsilciler. Eskiden her kesimden insan tutuklanırdı ya da öldürülürdü. Korkunç bir devlet terörü yaşandı. Şimdi ki hükumet bence çatışmalardan bir yandan medet umsa da; devletin tutumu eskiyle kıyaslanmayacak kadar değişti.

        Bu değişiklikler tek başına tatmin edici değil ama bölgeyi 90 yıllından beri yakından gözlemleyen birisi olarak düşüncem şu; bugünkü durum geçmişle kıyaslanamaz.

        Sağ merkez bir parti, var olan eski oligarşik yapıyı dağıtıp, yeni bir yapı oluşturmaya çalışıyor. Bu eskisi kadar oligarşik olmasa da istenen düzeyde demokratik ve sivil de değil.

        Ama buradaki temel sorun iktidar değil muhalefet. Türkiye'deki muhalefetin, kendisini sorgulaması gerekiyor. Biz ciddi bir sinizim (alaycılık/aşağılama) hastalığına kapıldık.

        Muhalefet derken CHP'yi mi kastediyorsun yoksa BDP'yi de içine alıyor musun?

        CHP'yi ve diğer partileri kastediyorum. Çünkü BDP'ye bu ülkenin bütün kesimleri dua etmeli, Allah'tan hala öyle bir yapı var diye... Birilerini eleştirebilmeniz için sizin bundan daha iyi şeyler yapmanız lazım, çünkü aynı evde yaşıyorsunuz. Evin yukarı katlarında yaşayanlar alt katta direnenlere diyor ki “iyi direnemiyorsunuz”. Sen ne yapıyorsun o zaman?

        BDP'yi eleştirecek çok nokta olsa da , onu eleştirenlerin söyleyecek bir şeyi, bir durumu ve bir pratiği yok.Oturup düşünmeleri lazım; “biz mahallemizdeki muhtarı bile seçemiyoruz, bir belediyemiz bile yok...”

        Mesela BDP'li belediyeleri eleştiriyoruz. CHP'nin bölgede herhangi bir demokratik yapılanması mı var? Yada eleştiren Türkiyeli sol güçlerin?Her hangi bir siyasi yapılanma meclise girip BDP'nin başaramadığını başarabilmiş mi? Hayır.

        Ama buna gücümüz var aslında. Bunları düşününce ben buna sinizim diyorum. İktidarı ve BDP'yi eleştirmek tek şeyle mümkün: pratikle. Konuşarak değil. Bizdeyse sürekli konuşma, hiçbir şey yapmama, yapılan şeyleri de engelleme çabası var.

        Sendikacılık bitti. Üniversiteler korkunç durumda. Hiçbir şey yok ama bolca eleştiri var.

        İktidar neden muhalefetin istediklerini yapsın? Bu oyunun temel kurallarını biliyoruz; gücün varsa değişim oluyor. Bu dönemde Kürtler güçlü olduğu için pazarlık iki parti arasında geçiyor. Bu yüzden tutuklu Kürtlere rehin gözüyle bakıyorum. Onların bırakılması demokrasi mücadelesinin gücüyle alakalıdır.

        “HÜKÜMET ASİMİLASYON POLİTİKALARINA GERÇEKTEN SON VERDİ”

        Bölgeye ekonomik yatırım yapılırsa sorunlar çözülür diye düşünüyorsun galiba. Bu kimlik meseleleriyle ilgili talepleri gölgeleyen bir yaklaşım değil mi?

        Kimlik politikası da bence ekonomi-politik bir tercihten kaynaklanıyor. Bir ülke neden sömürgeci olur? İngiltere ve Fransa neden sömürgeci oldu ve neden sonra vazgeçti? Türkiye'de de ekonomik yükselmenin planları yapıldığında şu anki kimlik politikalarının da değişeceğine inanıyorum.

        Mesela Başbakan'ın bir açıklaması var “Biz asimilasyon politikalarını bıraktık” diyor. Bence bu gerçekten doğru. Eski hükumetler asimilasyon politikası için ciddi uygulamalar yaparlardı.

        Şu anki hükumetin bunu yapmaması çok önemli bir karar. Elbette sosyal demokrat bir hükumetin bırakması farklı olur, sağ merkez bir hükumetin bırakması farklı olur... Biz onun farkını yaşıyoruz şu an. Özgürlükçü bir sosyal demokrasi hareketi var mı Türkiye'de? Hepimiz ürpermiyor muyuz eğer olur da CHP başa geçerse, Ergenekoncular çıkar, eski yapılar şimdikilerden intikam almaya çalışırsa, arada yine biz gideriz demiyor muyuz?

        BDP dışında bir partinin, Kürt sorunu konusunda hükumetten daha özgürlükçü bir söylemi var mı? Yok.

        Bence AKP'liler de kendilerine soruyorlardır: “Niye bütün bunları biz yapmak zorundayız?” Kürtlere demokratik haklarını vermek, onların içindeki belli kesimlere de ağır geliyordur. Sonuçta bu merkez sağ bir parti...

        Onlar da eski oligarşik sistemden çok çekmişlerdi. Biliyorlar ki özgürlükçü bir anayasa onları da koruyacak.

        “KÜRT ZENGİNLERİ YARATILIYOR”

        Zaman içinde Ergenekoncular da politika değiştirip özgürlüklerden yana dururlarsa o zaman mücadelenin çehresi değişecek. Ondan sonra Türk ve Kürt ezilenleriyle Türk ve Kürt zenginleri arasında bir sınıf mücadelesi başlayacak.

        Çünkü bölgeyi gezdiğinizde şunu görüyorsunuz. Artık bir yatırım yapılıyor ve Kürt zenginleri yaratılıyor. Hükumet bölgeye yatırım yaparken, kendine yakın insanları zengin etmeye çalışıyor. Bu yüzden bundan sonraki temel mücadele sınıf mücadelesi olacak.

        Bu süreçte Kürt sanatçıların durumunu nasıl görüyorsun. Politik baskılar onların daha iyi işler üretmelerini tetikledi mi?

        Ben sinemanın kendini ifade etmek için bir imkan olduğunu fark eden bir kuşaktan geliyorum. Nuri Bilge Ceylan gibi, Zeki Demirkubuz gibi yönetmenlere özenip, kendi çabalarımızla oluşturduğumuz sinemayla kendi dertlerimizi anlatmayı tercih ettik. Bizim sinema yapmamızın ciddi bir motivasyonu var. Haksızlığa uğradığımızı düşünüyoruz bu da bize güç veriyor her türlü sıkıntıyı aşmak için.

        Şu sıralar mesela kısa filmlere baktığımızda Kürt yönetmenlerin çok iyi işleri var, çünkü bir dertleri var. Bundan sonra da çok güçlü örneklerin çıkacağına inanıyorum.

        “DİĞER DİZİLER VE FİLMLER BİZDEN DAHA POLİTİK VE MANİPÜLATİF”

        Sürekli bu politik motivasyonla hareket etmek sanatı sınırlayan bir şey değil mi? Kürt sorunu çözülürse sinema yapmayı bırakacak mısınız?

        Filmlerimizi yan yana koyunca “bunlar hep aynı şeyden söz ediyor” denebilir ama bizim hayatımız böyle. Bizim filmlerimiz politik değil, biz politik bir ortamda yaşıyoruz. Sadece oto sansür uygulamıyoruz.

        Bence bu ülkede yayınlanan diziler bizden daha politik ve manipulatif çünkü ülkenin politik durumunu göstermedikleri gibi belli bir siyasi çıkar için çarpıtıyorlar da. Baştan tercihlerini yapıp o gerçeği deforme ediyorlar. Sokakta çelişki o kadar fazla ki, bunu oto sansür uygulamadan gösterenlere siz politik sinema diyorsunuz!

        Doğuya gidiyorsun, herkes Kürtçe konuşuyor. Oysa televizyondaki dizilerde, bozuk bir Türkçe'yle konuşuyorlarmış gibi gösteriliyor. Bunun üzerine Türkler de diyor ki “bakın işte hepsi Türkçe konuşuyor, niye anadilde eğitim istiyorlar ki? Demek ki bu siyasi bir talep”...

        Küçükken söylediğimiz şarkı gibi “Orada bir köy var uzakta gitmesek de görmesek de o köy bizim köyümüzdür”. Hayır gidip görmüyorsan artık sizin değil. Çünkü sen orada yaşayanların ne çektiğini o aptal dizilerden öğreniyorsun buda aptal politikacıların yalanlarına inanmasına ve onların politikalarına destek olmasına sebep oluyor.

        Bir gidip görsen nasıl yaşadıklarını, o zaman anlayacaksın onların terörist olmadığını, isteklerinin çok doğal ve haklı istekler olduğunu... İşte biz bunları göstermeye çalışıyoruz.

        Bu yüzden işte bence diğer diziler ve filmler bizden daha politik.

        Senin filminin dili Kürtçe mi?

        Yüzde 80'i Kürtçe. Sadece askerler Türkçe konuşuyor.

        Hayata Dönüş operasyonuyla ilgili film projesinde senin de bir kısa filmin var. Ondan söz eder misin?

        2 yıldır süren bir proje. 19 Aralık 2000'deki operasyondan sonra ciddi bir travma yaşandı Türkiye'de. O operasyondan sonra bir sürü tutuklu Vernicke Korsakoff hastalığına yakalandı.

        Nedir o hastalık?

        Ölüm oruçları sürerken, bilincini kaybeden tutukluları zorla beslediler. Bu zorla beslemeyi çok korkunç bir şekilde yaptılar. Bence bu Türkiye tarihinin en önemli insanlık suçlarından birisiydi çünkü o tedavi yönteminin neye yol açacağını biliyorlardı. Bir insan açlık grevine başladıktan sonra birden yedirilir ve şeker yüklenirse, beyninde ciddi bir hasar oluşur. Bunu bilinçli olarak yaparak 300-400 insanı sakat bıraktılar. Bu insanların hafızalarının bir kısmı silindi.

        Bu çok ironik bir cezalandırma yöntemi değil mi?

        Evet bu aynı zamanda o insanların ailesine ve topluma da verilen bir ceza, çünkü bazı suçlular ceza evine neden girdiklerini bile hatırlamıyorlar. Bazıları yeni olayları da kaydedemiyor. Her gün uyandığında en son hatırladığı günden sonraki günmüş gibi başlıyorlar.

        Benim hikayem de böyle bir tutuklunun tek başına bir hücrede kalmasını anlatıyor.

        Filmin adı: “Sonsuz bir Gün”. Karakterimiz (Gizem Soysaldı) her gün uyanıyor, nerede olduğunu anlayamayıp korkuya kapılıyor. Sonra biraz sakinleşince bir önceki gün kendine yazdığı notu görüyor: “Sakin ol. Hücredesin. Birazdan sayıma gelecekler, korkma. Yan hücrede Ayşe kalıyor, onu tanıyorsun. Ama hatırlamıyorsun.” Filmde Ayşe her seferinde başka biri olacak, çünkü kim olduğunu hatırlamıyor.

        Bu filmle hem Vernicke Korsakoff hastalığını anlatmaya çalışacağım hem de tecridin ne kadar korkunç bir şey olduğunu göstermeye çalışacağım.

        Nerede çektiniz?

        Yapımcılarımız Grup Yorum ve İdil Kültür merkezinin sayesinde Kocaeli'ndeki eski SEKA fabrikasında birebir boyutlarda 3 tane tek kişilik 1 tane 3 kişilik F Tipi hücreler yapıldı. Hepimiz orada çektik.

        “TÜRKİYE'DE ONCA SORUN VARKEN TİYATRO OYUNU YAZILMIYOR”

        Bir tiyatro projesinden söz etmiştin...

        Ben oyuncu yönetimini öğrenmek için 4 yıla yakın bir süre tiyatro grupları ile çalıştım Genco Erkal, Pina Bausch, Julide Kural, Mahir Günşıray bunlardan bazılarıydı.

        Kürt sorunu, öğrenci tutuklamaları, kentsel dönüşüm gibi onlarca sorun varken Türkiye'de oyun yazılmıyor. Ya da büyük yabancı oyunlar çevriliyor ve hikaye yerine performansa övgüler diziliyor.

        Mesela Türkiye'de belgesel tiyatro çok az. Bu çok etkili bir türdür aslında. Genco Erkal Sivas'la ilgili bir belgesel tiyatro yaptı. Sadece dava metinlerinden yola çıkarak olayları özetleyen bir oyun yazdı ve o kadar etkileyiciydi ki... Devamlı kapalı gişe oynadı.

        Sadece davalar bile oyunlaştırılsa Robotski'den Balyoz'a onlarca oyun çıkar ortaya...

        Biz tiyatroyla ilgili bir kaç arkadaş yeni şeyler denemek istiyoruz ama ayrıntıları henüz netleşmedi.

        Pina Bausch belgeseli çekmiştin. Modern dansla hala ilgileniyor musun?

        Ben asıl oyuncu yönetimiyle ilgileniyorum. Pina Bausch'u gözlemlerken oyuncu yönetimine dair çok şey öğrendim. Artık kendi filmlerimde oyuncu yönetirken insan bedenini daha iyi tanımamı, beden dilinin sınırlarını daha iyi anlamamı sağladı.

        Güncel sanatla da ilgileniyorsun. 9. İstanbul Bienali'nde “Boran” adlı kısa filmini göstermiştin. Halil Altındere'nin videolarından birini sen çekmiştin. Güncel sanatla sinema arasındaki sınırların kalktığını düşünüyor musun? Ya da o alanda daha çok iş üretmek gibi bir niyetin var mı?

        Hırant Dink için çektiğim “Hiçbir Karanlık Unutturamaz” adlı kısa film bir çok bienale davet edildi. Yakında Brezilya'da açılacak bir sergide de gösterilecek. Derdin kendini ifade etmek olunca bütün mecraları kullanmak istiyorsun. Mecralar ayrı olsa bile niyet aynıysa, tür fark etmiyor. Aksine hiç ulaşamayacağın seyircilere ulaşabiliyorsun. Halil Altındere'yi bu yüzden çok takdir ediyorum. Bir kesimi, asla yüzleşmek istemeyecekleri şeylerle yüzleştirdi.

        “YAKINDA SİNAN ÇETİN DE BİR KÜRT FİLMİ ÇEKER”

        Ama bir taraftantan etnik kimlik meselelerine işaret eden sanatın da bir pazarı oluştu. 11 Eylül sonrasında bir çok Batılı küratör Ortadoğu'daki sanatçılara toplumsal baskı / özgürlük temalı işler sipariş etti. Yine benzer şekilde Mısır'daki son “devrim” sonrasında politik özgürleşme konulu işlere fonlar aktarıldı.

        Kürt meselesiyle ilgili de benzer bir durum var sanki. Örneğin Kürt meselesiyle ilgili bir doktora tezi yazmak istiyorsan, Amerikan üniversitelerinden kabul alma şansın çok yüksek. Benzer bir konuda sanat üretiyorsan bienallerden kabul alma şansın çok yüksek. Bu durumun sanatın içini boşaltan bir tarafı olduğunu düşünüyor musun?

        Doğru söylüyorsun ama oradaki kriter neyi nasıl yaptığın olmalı. Ben 1996'da Boran'ı çektiğimde göz altına alınmaktan ve filmin yasaklanmasından korkuyordum.Hülya Uçansu bir cesaret gösterip o filmi İstanbul Film Festivali'nde gösterdi. Ondan sonra 5 festival de Kürt filmlerini kabul etmeye başladı.

        Ortadoğu'da bir şeyler yaşanmasaydı, Batılı küratörler de ilgi göstermezdi. Önemli olan kimin ne anlattığı. Eğer orada yaşananları Batılı bir sanatçı anlatıyorsa, o durumu şüpheyle karşılayabiliriz. Öteki türlü, beni rahatsız etmiyor. Amaç doğru kaynaktan bilgi öğrenmek.

        Aslında bu biraz da kaçınılmaz. Kürt sorunu biraz daha barışa doğru gitsin, Sinan Çetin de bu konuda bir film çeker!

        Samimi olmayan bir sanat ürünü kalıcı olmuyor. Eskiden bana da diyorlardı, Kürt sanatçı olduğu için kabul görüyor diye. Öyle değil. Film kötüyse hiç bir yere varmıyor.

        Rezzan'ın filmi Cannes'da seçildi ama o 10 filmin arasına girebilmek için 2000 filmin arasından sıyrıldı.

        GÜNÜN ÖNEMLİ MANŞETLERİ