Mehmet Çalışkan

Songül Öden...
2012'den bu yana Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu (UNFPA) İnsani Yardım Programı Sözcüsü olarak görev yapıyor.
Dünya üzerindeki herkesin eşit insani yaşam hakkına sahip olması için çalışıyor.

Songül Öden...
16 yaşındaki hip-hop'çı,
70 yaşındaki Nişantaşı hanımefendisi,
Komşu kadın,
Üniversite öğrencisi,
Allah'a yakaran babaanne,
Sütlüceli kuaför,
Koç burcu bir jinekolog.
'Elmas', 'Zümrüt', 'Safire', 'İnci', 'Mercan', 'Yeşim' ve 'Firuze'...
Farklı kültürde doğup büyümüş, farklı dünya görüşlerine, farklı yaşam tarzlarına ve farklı yaşlara sahip 7 kadını bir bedende sunuyor.
'Lal Hayal'...

'Lal Hayal'in ortaya çıkmasının nedeni Songül Öden'in UNFPA'daki görevleri oldu.
Türkiye'nin 7 bölgesinde yaptığı saha çalışmaları sırasında gözlemlediği yaşamların, sohbet ettiği kadınların kendisinde bıraktığı izleri kelimeleştirip toplumda farkındalık oluşturma adına sahneye taşıdı.

Songül Öden, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü'ne özel olarak Habertürk HT Stüdyo'da yaptığı röportajda 'Mesele kadının veya erkeğin meselesi değil, erk meselesi' dedi.

Bir kadın olarak kendinizi en güçlü hissettiğiniz durum nedir?
Kadın ya da erkek olarak ayırmak istemem ama bir insan olarak en güçlü tarafım vicdanım. Benim insan olma ölçütüm, terazim vicdan. En büyük güç ona sahip olmak. Zira o güçle çok rahat uyuyorsun.

Bir kadın olarak kendinizi en zayıf hissettiğiniz durum nedir?
Bir kadın olarak kendimi zayıf hissetmiyorum. Tam tersi. Aslında hakkımız olan her şeyi almak için fazla mücadele etmekten, zorluklara karşı bağışıklık kazandık. Kadınları değil, kadına şiddetle mücadele konusunda adaletin tecellisini zayıf buluyorum.

Sizce kadınlarla erkekler temelde neyi paylaşamıyor?
Mesele kadının veya erkeğin meselesi değil. Erk meselesi... Erki elinde bulunduran zayıf bulduğunu eziyor. Erk bazen kadın cinsiyetinde bir hakim, bir öğretmen de olabilir. Bazen erkek de olabilir. Bazen de bu inanışta hakları gözetmeyen bir yasa da olabilir.

Kadınların sorunlarının neler olduğunu da o sorunların nasıl bertaraf edileceğini de iyi biliyoruz. Hiç bilmediğimiz, neden bertaraf edemediğimiz. Sizce neden?
Toplumsal iki yüzlülük, çifte ahlak bunu yapmaya engel. Gündüz anneler gününü kutlayan, milyonlarca tweet atıp alışveriş merkezlerinde en süslü kutulara hediyeler koyup notlar yazıp, akşam maçta toplu bir marş gibi penaltıyı kaçıran futbolcunun anasına, hakemin avradına ağız dolusu küfür etmek... Üstelik o kadınların olan - bitende hiçbir dahli yokken... Toplumun, eğitimin, siyasetin, sporun dili, niyeti tutarlı bir biçimde değişmediği sürece hiçbir şey değişmez. Önce evdeki dil değişecek. Sonra sokakta, eğitimde, sporda, sağlıkta ve siyasette...

Sizin için geçmişte ve günümüzdeki en önemli kadınlar kimlerdir? Hangi özellikleriyle veya yaptıklarıyla sizin için 'En' oldular?
Birçok isim sayabilirim. Kadın yaratıcıdır, koruyan kollayandır. Yargılamadan kucaklayandır, cesurdur. Bu özelliklerini ortaya çıkaran kadınlar bana hep çok ilham vermiştir. 1'inci Dünya Savaşı'nda her iki tarafın askerlerine ayrım yapmaksızın yardım eden Edith Cavell. 1930'lu yıllarda otobüslerde siyahilerin oturması yasakken oturduğu koltuğu beyaz bir adama vermemek için direnen ve eşitlikçi mücadelenin ilk kapısını açan siyahi direnişçi Rosa Parks. Ben ilkokuldayken benimle birlikte okuma - yazma öğrenip bütün çocuklarını okutan annem. Kadın dayanışmasını bana ilk öğreten kız kardeşlerim. Hiçbir kan bağı olmaksızın iyi günde, kötü günde kardeşlik eden kız arkadaşlarım. İlham veren kadın voleybol milli takımımız. Kitap okuma alışkanlığımı edinmemi sağlayan Agatha Chiristie. Bütün felaketlerini yaşama gücüne ve yaratıcılığa dönüştüren, sadece kendine benzeyen Frida Kahlo. Koşulsuz seven, koruyan - kollayan sabırlı Rahibe Teresa. Küçücük yaşta tecavüze uğrayan, fahişelik yapmak zorunda kalan ve sonra hayata meydan okuyarak dünyanın en efsanevi şarkıcılarından biri olan Billie Holiday. Kadın dayanışması ve cinsiyet eşitliğini hayatı boyunca savunan, yayan, tartışılmasını sağlayan Simon De Beauvoir. 6 çocuklu İtalyan göçmeni bir ailenin çocuğu olan, imkansızlıklardan sadece kendi doğrularıyla kadın kimliğini herkese rağmen bir bayrak gibi taşıyan Madonna. Milyonlarca örnek verebilirim. Beni en çok dayanışmayı bilen, cesur, dil, din ve ırk ayrımı gözetmeksizin eşitlikten yana olan, yoksunluktan yaratıcılık çıkaran kadınlar etkiliyor.

Cinsiyet eşitliğinin sağlanması için kadınlar ilk adımda ne yapmalı?
'Kadınlar güçsüzdür' ezberini reddetmeliler. Kesinlikle okumalılar, okutmalılar ve sürekli dayanışma halinde olmalılar.

Sizce kadınların aile yönetimiyle kariyerleri arasında kalmalarının ana sonuçları nelerdir?
Kadının iş hayatında kendine yer edinmesi dengeleri değiştirdi ama dengelemedi. İstatistikler, gelir dağılımında dağıtılan payın kadın - erkek nüfusundaki orana göre hâlâ eşit olmadığını ve arada uçurum olduğunu gösteriyor. Kadınların sadece Türkiye'de değil birçok ülkede işe katılım oranı düşük. Çalışan kadınların ise büyük bir yüzdesi kayıt dışı olarak çalıştırılıyor.

Sinema, TV ve tiyatroyu kapsayan görsel sanatlarda kadın olmak... Sektörünüzde kadınların en büyük sorunu nedir?
Hemen ilk aklıma gelen şu; kadın hikâyelerinin gişe filmlerinde de festival filmlerinde de yok denecek kadar az olması. Ve kahramanın erkek olduğu işlerde eşlikçi olarak görünmeleri. İki kadın arasında kalmış kahraman(!) görünümlü zengin iyi kalpli müşfik erkek bir kadın tarafından yoldan çıkartılıp aldatıyor. Veya eşi çok baskıcı ve sıkıcı olduğu için soluğu bir başka kadının kollarında alıyor. Hayatın içinde olduğu gibi bizim sektör hikâyelerinde de dünya erkek hikâyelerinin yüzü suyu hürmetine(!) dönüyor.

Dilimiz döndüğünce sorunları ve onların çözümlerinin neler olması üzerine konuştuk. Kadın olmanın keyifli yanları da vardır. Nedir onlar?
Erkek ya da kadın olmayı bir de ben ayrıştırmak istemiyorum. Kaldı ki erkek olmayı deneyimlemediğim için hangisi güzel bilmiyorum. Kadın olduğum için çok mutluyum. Hafifliğini, ağırlığını, renkli giyinebilme özgürlüğünü, aynı anda birden fazla işi yapabilmeyi, erkeklere karşı bir aşağılama unsuru olarak kullanılan eteği giymeyi, hayatı erkeklerle paylaşmayı, dayanışmayı seviyorum.

Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu Sözcüsü olmayı neden seçtiniz? Sizden beklentileri nelerdir?
Belki kadınların mücadele ve dayanışmasının çok güçlü olduğu bir evde büyüdüğüm için kadın ve çocuk meselesine karşı ilgim kendimi bildim bileli hep vardı. Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu'ndan 2012'de bu teklif geldiğinde benim için çok kıymetli bir süreç başladı. Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu'nun toplumun kadın ve çocuk meselesine karşı farkındalığının ve duyarlılığının artması için getirdiği bir teklifti. Konunun uzmanları olan çok duyarlı insanlarla 8 yıldır birçok saha çalışması yaptık. Yetiştirme yurtlarındaki kız çocukları, mülteci kadınları, üniversite öğrencileriyle ilgili birçok alanda çalıştık. Çalışmaya da devam ediyoruz.

UNFPA NEDİR?
1967'de Birleşmiş Milletler bünyesinde kurulan sosyal anlamda çeşitli çalışmalar yapan kurum. Gelir kaynağı devletlerin yaptığı para yardımı olan UNFPA'nın öncelikli amacı dünya üzerindeki fakirlikle mücadele etmek.

Saha çalışmaları sırasında sizi en derinden etkileyen gözleminiz neydi?
Gazete ve dergilerde sadece istatistik olarak görünen insan hikâyelerinin içine girdim. Görünenin arkasında olup bitenleri gördüm. Çevremizde görünmez dediğimiz insanların bir yüzde ortalamasından çok daha fazlası olduğuna tanıklık ettim. Ötekilerin hikâyesi, bütün hayatımı değiştiren süreçtir. Gözlerinin önünde annesi öldürülmüş çocuklar, tecavüze uğramış kadınlar, savaş mağduru kadınlar, çocuk yaşta evlendirilen kız çocukları gibi birçok hikâyeye tanıklık ettim. Fakat mahremiyet önemli olduğu için örneklendiremiyorum.

Ülkemizdeki mülteciler zorlu yollarla Avrupa'ya göç ederken sınır kapılarında şiddetle karşılaşıyorlar. Bu durum size ne hissettiriyor? Ve sizce nasıl bir yol izlenmeli?
Zalimlik çağına tanıklık ediyoruz. 'Olamaz' dediğimiz her şey oluyor. En kötüsü imkansız olduğunu düşündüğümüz her şeye alışıyoruz. Çocuklar, plastik botlara biniyor hangi kıyıya vuracağını bilmedikleri bedenleriyle bütün dünyalarını sırt çantalarına, plastik poşetlere koyup bir bilinmeze gidiyorlar. İstenmediklerini bile bile... Bir gecede evlerini, ailelerini kaybediyorlar ve en doğal olanı yapıyorlar; komşularının kapısını çalıyorlar. Başına bir felaket geldiğinde en yakınına, fiziksel olarak en yakınında durana sığınırsın. Mülteci sorunu dünyanın birinci sorunu. Üstelik bugünün sorunu değil. İnsanlık yüzyıllardır ekonomik, sosyal, siyasal ve doğal felaketler sebebiyle göç ediyor. Kapıları mühürlemek, su sıkmak, ateş etmek, dikenli tellerin ardında bırakmak ne zaman iyi sonuç vermiş ki? İnsanlığın en büyük günahını halının altına süpüremezsin. Dünya, bütün bu olanları bir dizi film izler gibi izliyor. 'Bakalım kıyıya varabilecekler mi?' diye... Artık hiç kimse medeniyetten, inançtan, günahtan bahsedemez. Hepimiz aynı gemideyiz. Kutsal kitaplarda insanlık neslinin tükenmemesi için her canlıdan çiftin bindiği Hz. Nuh'un gemisinden bahsedilir. Şimdi yeryüzünde hepimizin binmiş olduğu gemide her tür canlı var ama bir şey eksik. O da vicdan. Kendine benzemeyene tahammül edemeyen insanlarla dolu bu gemi. Ama yeterli vicdan yok... Bir çocuğun sınır kapılarında izin kağıdı bekleyişi televizyon ve telefonlarla takip ettiğimiz bir son dakika haberi olamaz . O çaresiz bekleyişler günlerdir aklımızdan çıkmıyor. Çocuklar söz konusu olduğunda 'ama' kelimesinin aciz açıklaması tedavülden kalkmalı. Dünyanın her ülkesi bu konuda istisnasız sorumluluk almak zorunda. Bir gün herkes mülteci olabilir ya da sınırlarında mültecilerin beklediği bir ülke olmayı deneyimleyebilir. 'Yurtta barış dünyada barış', niyetini çok belli eden bir cümle. Komşunda yangın varsa sende yanarsın ve bu yangın çok kısa sürede bütün dünyayı sarar. Dünya savaşlarının bir kıvılcımla kıtalara nasıl yayıldığını, milyonlarca insanı, aileyi nasıl parçaladığını biliyoruz. Dünya, bu filmi daha önce de çok kez gördü. Değişen bir şey yok, film aynı film. Sadece mağdurların milliyeti farklı. Ben de bir iç göç çocuğuyum. Kimse kendi topraklarını bırakıp başka ülkelerin kıyısında yaşamak istemez. Bu dünyanın ilacı empati. Empati bütün dikenli telleri eritir.  

'Lal Hayal'in ortaya çıkma süreci nasıl gelişti?
'Lâl Hayal', Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu ile yaptığım saha çalışmalarında ilham aldığım ve ailemde tanıdığım bazı kadınlardan dolayı ortaya çıktı. 'Lâl Hayal', kolektif bir çalışmanın sonucunda ortaya çıkmıştır. Metin üzerinde bir yıl çalıştık. Doğaçlamaların, kadın konusunda sıkı tartışmaların yapıldığı bir sürecin ürünüdür. Yazar Sevilay Saral müzisyen Diler Özer ile birlikte evimin salonunda bir yıl çalıştık. Projemizi harika büyüten, geliştiren bir süreçti. Farklı statülerden 7 kadının kesişen, çarpışan, uzlaşan, ayrışan hikâyeleri... 'Lal Hayal', benim hayalimdi. O hayalimi şimdi sahneleyerek yaşıyorum. 'Lal Hayal' ile şimdi başka bir yere dokunacağız. 13 Mart'ta sergileyeceğimiz oyunun tüm gelirini Kırmızı Çocuklar Derneği ile paylaşacağız.

Evet, biraz da bundan bahsedebilir misiniz, bu süreç nasıl gerçekleşti?
Arkadaşlarım Serli Closh ve Natalie ile beraber yazın piknik yaparken Kırmızı Çocuklar Derneği'nden bahsettiler 2018'de kurulmuş çok özel bir dernek. Onlar da gelip oyunumu izlemişlerdi. 'Onlar için ne yapabilirim?' diye düşünürken oyunumun gelirini bağışlamak istedim. Sonra beni Simay Bülbül ile tanıştırdılar o da çok özel bir kadın. Hikâyesini dinlediğimde çok etkilendim. Bundan sonraki süreçte de onlar için elimden geleni yapmaya hazırım.

Derneğin ana misyonu nedir?
Bu çocuklar, devlet himayesi altında korunan çocuklar. Ne var ki dış dünyadan çok uzaklar. Dolayısıyla onları dışarıyla adapte etmek için Simay, Bilim ve Tasarım Merkezi'ni kurdu. Bu çocuklar, oradaki atölyelere katılıyorlar, etkinlikler yapıyorlar. Böylelikle bir şekilde kendilerini geleceğe adapte ediyorlar. Simay, bu süreçte dernek için çalışırken oğluyla tanışıyor ve aile oluyorlar. Benim için tartışılmaz çok güçlü, önemli ve etkileyici bir hikâye... Umarım bundan sonraki süreçte de birlikte çok güzel projelere imza atarız.

KIRMIZI ÇOCUKLAR DERNEĞİ
Kırmızı Çocuklar Derneği, projeler geliştirerek, koşulsuz sevgi ve güven ortamı içinde çocuklarla birlikte zaman geçirerek, onları ihtiyaç duydukları alanlarda desteklemeyi amaçlıyor. Koruyucu aile kavramını yaygınlaştırmak ve koruyucu aileler ve yanlarındaki çocuklara destek vermek amacıyla kurulmuş olan Kırmızı Çocuklar Derneği, 2018'den bu yana başarılı projelere imza attı. 'Her çocuk, koşulsuz sevgi, karşılıklı güven ve saygı duyulan, sıcak bir aile ortamında büyümeyi hak eder'' başlangıç noktasından yola çıkan Kırmızı Çocuklar Derneği Koruyuculuk Aile Programı, her çocuğun ihtiyaç duyduğu koşulların sağlanmasını hedefliyor.

Farklı hayatlara, kişiliklere, yaşlara sahip 7 kadın... Karakterleri seçerken neleri göz önünde bulundurdunuz?
Türkiye'nin 7 bölgesi gibi her inanıştan kadın var. Toplumun biçtiği değer yargılarını kumaş olarak giymişler ama bir terslik var. Hazır biçilmiş kumaş, üzerine oturmuyor. 'Lal', annesine biçilen kefeni giymeyi reddediyor. İşte o an kendi hikâyesi başlıyor. Burada benim için önemli olan 'Sen nasıl bir kadınsın?', 'Sen nasıl bir sevgilisin?', 'Sen nasıl bir annesin'?, 'Sen nasıl kayınvalidesin?', 'Sen nasıl gençsin?' sorularının cevabını birlikte aramak. Toplum bu. Peki sen nasılsın?

Songül Öden - Simay Bülbül

8 MART DÜNYA KADINLAR GÜNÜ ORTAYA NASIL ÇIKTI?
1889'da Almanya Sosyal Demokrat Partisi önderlerinden Clara Zetkin, Paris'te düzenlenen Uluslararası İşçiler Kongresi'ne kadın haklarına yönelik 'Kadının Kurtuluşu İçin' başlıklı bir rapor sundu.
Rapordaki 'Kadın hakları savunuculuğu' kongrede kabul edilmedi.

Clara Zetkin (1857 - 1933)

Uluslararası İşçiler Kongresi, 1910'da Danimarka'nın başkenti Kopenhag'da düzenlendi. Clara Zetkin, toplantıda ortaya bir fikir attı.
O fikir, 1857'de yaşanan büyük dramın (*) yaşandığı 8 Mart'ın 'Dünya Emekçi Kadınlar Günü olarak kutlanmasıydı.
Öneri oy birliğiyle kabul edildi.
ilk Dünya Kadınlar Günü, 19 Mart 1911'de Avusturya, İsviçre, Almanya ve Danimarka'da yüz binlerce kadının katıldığı, oy verme, seçme - seçilme, meslek edinme ve mesleki eğitim görme hakkı taleplerinde bulunulduğu gösterilerle kutlandı. (Neden 19 Mart'ta kutlandığı günümüzde bilinmiyor.)

23 Şubat 1917'de Rusya'daki kadınlar 'Ekmek ve Gül İstiyoruz' başlığı altında bir gösteri düzenleyerek çalışma şartlarının düzenlenmesi ve kişilik haklarının verilmesini talep etti.
Jülyen takvimine göre 23 Şubat'ın miladi takvimdeki karşılığı 8 Mart'tı.
1921'de Moskova'da düzenlenen Kadınlar Konferansı'nda her yıl düzenli olarak 8 Mart'ın Dünya Kadınlar Günü olarak kutlanmasına karar verildi. O yıldan itibaren 8 Mart, birçok ülkede Dünya Kadınlar Günü olarak kutlanmaya başlasa da Birleşmiş Milletler, konuyu ancak 1977'de ele aldı.
16 Aralık 1977'de Birleşmiş Milletler, 8 Mart'ın Dünya Kadınlar Günü olarak kutlanmasını kabul etti.

1917'de Rusya'daki gösteriler...

Türkiye'de ilk 8 Mart Dünya Kadınlar Günü 1921'de gündeme geldi.
8 Mart 1921'de Ankara'daki bir bağ evinde toplanan az sayıdaki komünist görüşlü kadın, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü'nü kutladı.
Sonraki kutlama ise tam 54 yıl sonra oldu.
1975'te Ankara ve İstanbul'da İlerici Kadınlar Derneği'nin girişimiyle 8 Mart ilk kez kamuya açık olarak 400 - 500 kadının katılımıyla kutlandı.
1980'deki askeri darbe rejiminin yasaklamasıyla 4 yıl boyunca kutlanmayan 8 Mart Dünya Kadınlar Günü, geniş kitlelerce 1990'dan sonra kutlanmaya başladı.

(*) 8 Mart 1857'de New York kentindeki bir tekstil fabrikasında grev yapan kadınlara saldıran polis kapıları kilitledi.
Sonrasında fabrikada yangın çıktı. Kapıların kilitli olması nedeniyle 120 kadın hayatını kaybetti.

1914'teki Dünya Kadınlar Günü afişi...