Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Haberler Polemik Liberaller AKP'ye kefil olur mu?

        Tayyip Erdoğan’ın da katılacağını önceden bilsem, New York’ta olmayı tercih eder miydim?

        Hayır. Diyarbakır’da Diyarbakır Barosu ile Alman Heinrich Böll Vakfı’nın (Yeşil) ortaklaşa düzenlediği ve benim de konuşmacıları arasında yer aldığım, iki gün boyu süren “Türkiye’de Kürtler: Barış Süreci İçin Temel Gereksinimler” başlıklı panel, gerek içeriği gerek katılımcıları ve gerekse Diyarbakır’da yapılması nedeniyle New York’a değişilmezdi.

        Beyrut’tan döner dönmez, ayağımın tozuyla Diyarbakır’a gittim. Diyarbakır, şu içinde bulunduğumuz günler açısından New York’tan daha önemli bir şehir!

        Öyle olduğu öyle belli ki, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt, 22 Temmuz’da seçilen Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin (TBMM) yeni yasama yılına başladığı gün yaptığı ve “üstü kapalı muhtıra” yorumlarına yol açan Harp Akademileri konuşmasında, Diyarbakır toplantısına atıf yaparak “önlemler alınması” çağrısı yaptı.

        Nitekim, dün Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı’nın toplantı ile ilgili “inceleme” başlattığı açıklandı.

        Bütün bunlar, Tayyip Erdoğan hükümeti, Türkiye’de “demokratikleşme” ve “sivilleşme”yi savsaklamaya devam ettiği sürece -ki “söylem”i ne olursa olsun, “özde” savsaklıyor- Türkiye’nin “askeri vesayet” altında kalacağını, Avrupa Birliği (AB) yolunun tıkanacağını, ifade özgürlüğünün -kuşkusuz, din ve vicdan özgürlüğünün de- kısıtlanacağını işaret etmiş oluyor.

        ***

        “Liberallerin AKP’ye verdiği destek ne zaman sona erer? Yoksa bu destek kayıtsız şartsız mıdır?” şeklinde, bence, “iyi niyeti kuşkulu” bir soru soruldu bir süre önce.

        Aslında, “kayıtsız şartsız” destek nerede, ne zaman, kimler arasında olmuştur ki, burada söz konusu olsun? “Liberaller” diye kastedilenlerin, AKP’ye desteği, her vakit, “kayıtlı ve şartlı” oldu. AKP, Türkiye’yi, insan hakları sicilini düzeltecek şekilde, değişim ve dönüşüm rotası olan AB doğrultusunda tuttuğu, ekonomide doğru işler yaptığı ve en önemlisi Türkiye’nin “demokratikleşmesi ve sivilleşmesi”ne katkıda bulunması “kaydıyla ve şartıyla” destek gördü.

        AKP, “askeri vesayet altında bir Türkiye”yi kabullendiği noktada, var olduğu iddia edilen bu “zımni ittifak” biter. Zaten, bu “zımni ittifak”, 24 Aralık 2004 ya da daha belirgin olarak, 3 Ekim 2005’ten itibaren, yaklaşan cumhurbaşkanlığı ve genel seçim hesaplarıyla AKP’nin “ulusalcı-milliyetçi” hezeyanlara prim vermeye yöneldiği, bu uğurda 301 konusunda duyarsızlaştığı, bir vakıflar kanunu çıkarmayı beceremediği ve en acısı Hrant Dink cinayetine giden yolun taşlarını döşediği sırada çözülmeye başlamıştı.

        Geceyarısı “askeri müdahale”yle taçlanan 27 Nisan “anti-demokrasi günü”, sözü edilen bu ittifakın temelini attı ve o “temel” üzerinde 22 Temmuz görkemli “demokrasi zafer takı” yükseldi.

        Açık konuşalım: “Liberaller” diye nitelenenler, “Türkiye Malezya mı olacak?” hezeyanlarıyla “siyaset mühendisliği”ne soyunanların istediği türden ve Genelkurmay’a “cephane” sağlamak üzerine kurgulanan bir “AKP eleştirisi”ne hiçbir zaman girmeyecekler. Onlar için iki ölçü var:

        1- Hrant Dink davasında takınılacak tavır,

        2- Hrant Dink cinayetinin asıl “azmettiricisi” olan başta 301, TCK’nın anti-demokratik maddelerinin bir an önce iptali ya da değiştirilmesi.

        Bu ikisini yapmayan veya yapmayacak olan AKP iktidarı ile “liberaller” diye nitelenenlerin “siyasi işbirliği” sona erer.

        AKP’nin tavrı yüzünden bu “ihtimal”, pek de uzakta durmuyor.

        ***

        Hrant Dink cinayetinin önceki günkü duruşması, “adaletin gerçekleşeceği”ne dair umutları sarstı. Bu davanın, bir yandan “Türkiye’nin demokratik rüştünü ispat”, diğer yandan da bu alçakça cinayet kendi iktidar döneminde işlenmiş olduğu için “AKP’nin namus davası” olduğunu daha önce vurgulamıştık. Görüldüğü kadarıyla dava, kötü gidiyor.

        Ne kadar saklansa da ortaya çıkan bulgular, Hrant Dink’in öldürülmesini planlayanların, bilenlerin, bile bile cinayeti önlemeyenlerin “devlet aygıtı” içinde yer aldıklarını ve hatta o günden bu yana “taltif” ve “terfi ettirildikleri”ni gösteriyor.

        Bu göz göre göre kepazelikle nereye, nasıl yol alınabilir?

        Hrant Dink davası günü yayımlanan Referans’ın manşetini hatırlıyor musunuz? “Askerden 301. madde, vakıflar ve Kıbrıs’ta ‘frene basılsın’ uyarısı” idi. Barçın Yinanç’ın haberi, “Genelkurmay Başkanlığı Plan ve Prensipler Dairesi Başkanı Korgeneral Hilmi Akın Zorlu’nun 17 Eylül’de Ankara’da yapılan toplantıda Genelkurmay Başkanı’ndan onaylı bir metin okuduğu ve TCK 301 ve vakıflar kanununa bu dönemde girilmesini doğru bulmadıklarını söylediği” kaydediliyordu.

        Aynı haberin bizce daha önemli bölümü şurası:

        “17 Eylül toplantısının hemen akabinde yapılan Reform İzleme Grubu toplantısı, reformlara hız verileceği beklentisindekilerde büyük hayal kırıklığı yaratmış durumda. 301. maddenin değiştirilmesine ilişkin olarak toplantıya katılan İçişleri Bakanı Beşir Atalay ile Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin büyük direnç gösterdi. Her iki bakan da mevcut haliyle yasanın değiştirilmesi yanlısı olmadıklarını kesin bir dille ifade ettiler.”

        AB Komisyonu’nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi, Türkiye’ye dost Olli Rehn, “301 anahtar madde. Kaldırılmaması için bahane kalmadı. Kaldırılmadan veya değişmeden Türkiye’nin üyeliğini öneremem” dedi.

        GÜNÜN ÖNEMLİ MANŞETLERİ