Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Haberler Yaşam 'Berlin'e kaçarken sonum belirsizdi'

        12 Eylül öncesi DİSK'in eğitmeni ve hatibiydi Süleyman Üstün. Darbe olacağı haberini bir gün önce öğrenince valizini alıp evini terk etti. Böylece 10 yıl sürecek bir mültecilik yaşamına adım attı. Berlin'de yaşadığı günlerde ise Türkiye'deki tutuklu işçilere para gönderilmesi için epey uğraştı

        RADİKAL / ŞULE ÇİZMECİ

        'Dönüşü olacak mı bu gidişin?'

        Yurtdışına nasıl kaçtınız?

        13 Şubat 1981 günüydü. Birkaç arkadaş gelip beni evden aldılar. Benim için pasaport çıkarılmış. Nasıl yaptılar bilmiyorum. Bir gün iki arkadaş Aksaray'dan kalkıp Bulgaristan'a giden otobüse bindirdiler beni. Uğurladılar. Edirne'den çıkarken epey endişelendim. Eğer yakalansaydım bedeli çok ağır olacaktı. Sofya'da beni iki kişi karşıladı, ertesi gün de Doğu Almanya'ya gönderdiler beni. Öyle bir gidiş ki bu, canını kurtarmak öne çıkıyor. Kurtulmak gibi geliyordu bu gidiş. Çok hüzünlendim, yaşım 50'yi geçmiş, 'Bir daha dönüşü olacak mı bu gidişin' diye düşünüyordum. İki kızımı ve eşimi İstanbul'da bırakmışım? Ülkemden ayrılıyorum, sonumun ne olacağını bilemiyorum... Sosyalist bir ülkeye gittim sonuçta, tabii öyle bir mutluluk da var. Bir yanım acı su, bir yanım tatlı su... Her şey çelişkisini içinde taşıyor. Doğu Berlin'e iner inmez beni bir sendikaya götürdüler, bir baktım Behice Boran orada. Sarıldık birbirimize. Bir Türk işçisi beni oradan alıp evine götürdü. Karı-koca çalışıyordu. Dört çocukları vardı. Erkek çocuğun adı 'Bilinç'ti.

        Dil sorununu nasıl hallettiniz?

        Ben çocuklara Türkçe öğretmeye başladım, onlar da bana Almanca. Altı ayda dil meselesini çözdüm. Evde gizli tutuluyordum, çünkü ülkeye kaçak girmişim. Orada temas halinde olduğum sendika beni mahkemeye çıkararak DİSK'te eğitimci olduğumu, hakkımda dava açıldığını, darbeci grubun sol düşmanı olduğunu bana da zarar verebileceklerini söylediler. Nitekim birkaç ay içinde Türkiye'den avukatlar aracılığıyla deliller toplandı; Sirkeci ve Haydarpaşa Garı'nda asılı fotoğraflarımızı yollamışlar, fotoğraflarımın altında 'Aranıyor' yazılı... Bana hemen politik sığınmacı hakkı verdiler. Hemen bir eve taşındım. Artık bağımsız bir hayatım oldu. Ancak bir yandan ailemi düşünüyorum, Türkiye'de birçok kavga arkadaşım içeri alındı, işkenceden geçiyorlar, onları düşünüyorum. 'Ben kurtuldum' duygusunu yaşayamıyorsun. Türkiye'den gelmiş insanların uyum, dil öğrenebilme, uzmanlaşma sorunları var. Türkiyeliler Merkezi bu tip sorunlara çözüm arayan bir yerdi, oraya üye oldum. Bir süre sonra çağırdıkları birkaç konferansa katıldım. Sonra bir gün bana bir öneri geldi, 'Sizi yönetime almak istiyoruz' diye.

        'Şimdi ne yapacağız?' toplantıları

        Siyasi sığınmacı olduğunuz günlerde nelerle uğraştınız? Boş durmamışsınızdır.

        Bir araya gelip 'Şimdi ne yapacağız?' toplantıları yapmaya başladık. Derhal Avrupa'daki, bütün ülkelerdeki sendikalarla toplantı yaparak 'Türkiye'de tutuklanan işçilere ne yapabiliriz'i konuştuk. Biz sendikacıyız, emeği savunan insanlarız. Kin ve öfke insanları değiliz. Başımıza bir darbe geldi, bütün temsilcilerimizi, bütün ilerici işçilerimizi aldılar ve örgütlerimizi kapattılar. Arkadaşlarımızın suçsuz, darbenin haksız olduğunu anlatmak istiyorduk. Onlara 'Bize nasıl destek olursunuz? Türkiye'deki duruşmalara gidebilir misiniz?' diye sorduk. Bunu örgütledik arkadaşım. Bir -iki yıl içinde politik sığınmacılar sendikalarla, demokratik kuruluşlarla buluştu. Tutuklu sendikacı ve işçilerin ailelerine ciddi paralar gönderildi, destek sağlandı. Avrupa ülkelerinin siyasi parti temsilcilerinin Türkiye'de devam eden davalarımızı gelip izlemelerini sağladık. Türkiyeliler Merkezi'nde hemen her hafta işçi aileleriyle toplantılar yapıyor, onlara Türkiye'de olan bitenleri anlatıyorduk. Sınıf kardeşlerine yapılanları öğreniyorlardı böylece. Sonra kültürel geceler düzenledik. Alman'ı, Fransız'ı da bu gecelere katıldı. Yılgınlık göstermedik.

        Ne zaman Türkiye'ye döndünüz?

        1991'de Meclis'te 141-142'nci maddeler kaldırıldı. Bu davalardan yargılananlar için bir af çıktı. Frankfurt'a bir panele konuşmacı olarak katılmıştım, tam ben konuşurken bir haber geldi. 'Af çıktı, artık Türkiye'ye dönebilirsiniz' dediler. Beni oradan alıp Frankfurt Radyosu'na götürüp duygularımı sordular. Ben de çok geçmeden döndüm. Uçakta ağlıyordum, Yeşilköy'e vardığımızda çok heyecanlıydım, bana büyük bir karşılama yapıldı. Boğaz Köprüsü'nden geçerken gözlerim doldu.

        'İnsan parası kadar adamdır'

        10 yıl aradan sonra İstanbul'a döndüğünüzde neler hissettiniz?

        Toplum nasıl değişmişti? Darbe, nasıl bir toplum yaratmıştı?

        Herkesten büyük bir ilgi ve sevgi görmüştüm. İnsanlar bir aradaydı, ama sanki birbirlerine yakın değillerdi, ilişkiler sanki eskisi gibi sıcak değildi. Bu hissimi eşimle paylaştığımda haklı olduğumu söyledi. 'Meydanlar eskisi kadar kalabalık değil, insanlar coşkusuz' dedi. 12 Eylül bir değişimi, emek özlü bir anlayışın yerleşmesini önlemek için yapıldı. Bana göre en önemlisi sınıf kavgası, iş güvencesi ve örgütlenme unutturuldu. Artık örgütsüz bir toplumuz. Özgürlük ve demokrasi istemi unutturuldu. İnsanların birbirlerine olan güvenleri sarsıldı. İnsanlar yalnızlaştırıldı. Adalet sadece bir yargı kavramı olarak görüldü. İnsanlar etnik ve dinsel kavgalara sürüklendi. Özellikle Kürt- Türk düşmanlığı yaratıldı. Bu darbe aynı zamanda toplumun olumlu değerlerini yok etmek için yapıldı. Asker darbe yaparken, kendi düşüncelerini yaşama geçirecek sivil kadroları bulmuştu. 'En değerli şey para ve güçtür', 'Paçanı kurtar, fırsatları değerlendirmesini bil' diye telkinler yapıldı insanlara. Bu anlayışı devletin başbakanı, bakanları dile getiriyordu. Medya da çok destek veriyordu. Turgut Özal, 'İnsan parası kadar adamdır' diye haykırıyordu. Birtakım insanlara banka/kredi işlerinde kolaylıklar sağlanmıştı. 'Benim memurum işini bilir' diyordu Özal. Böylece her şey hoş karşılanır hale geldi. Bütün rezillikler meşrulaştırıldı 12 Eylül'le... İnsanımız Özal'ın felsefesini içselleştirdi. Şimdi bu dönemin kapanması, 12 Eylül'ün topluma aşıladığı değerlerin tasfiyesi gerekiyor.

        'Tahliye olduğum gün Sıkıyönetim Komutanı Ergun küplere binmiş'

        12 Eylül darbesinden üç gün önce TBMM'nin en genç üyesi CHP milletvekili Ertuğrul Günay, partisinden 30 milletvekili ve senatörle birlikte Türkiye'nin kapalı bir rejime sürüklenmekte olduğunu duyuran bir bildiri yayımladılar. Bu bildiri yüzünden bir yıl tutuklu kalan Günay'la o dönemi konuştuk:

        Darbeyi nerede, nasıl karşıladınız?

        11 Eylül l980 akşamüzeri, Kızılay yönünden gelen patlama seslerini Meclis bahçesinden kaygıyla dinlediğimizi anımsıyorum. Ankara'da bir yılı aşkın bir süredir sıkıyönetim vardı. Asayişin korunması, huzurun, güvenliğin, düzenin sağlanması tümüyle askeri yetkililere bırakılmıştı. Aslında, ülkenin başka birçok ilinde Aralık l978'deki Kahramanmaraş olaylarından sonra sıkıyönetim ilan edilmişti. Ancak, sıkıyönetim sağ-sol çatışması olarak gösterilen şiddet olaylarını önleyemiyordu. Sıkıyönetim yetkililerinin tarafsız görev yapmadığına ilişkin kanaat yaygındı. Askeri cezaevlerinden Mehmet Ali Ağca benzeri birçok katil zanlısı kaçıp kayıplara karışabiliyordu.

        Yani ülke bir tuzağa çekilmişti.

        Parlamento, büyük partiler, geniş toplum kesimleri, kamuoyu, herkes çatışmadan, şiddetten, şiddetin tırmanmasından şikâyetçi, fakat çaresizdi. Yaklaşık 20 aydır TBMM tarafından kendisine asayişi sağlama görevi verilmiş bulunan asker, olaylara karşı -neredeyse- seyirci konumundaydı. Bu arada TBMM'de yeni cumhurbaşkanının bir türlü seçilememesi ve Başbakan Demirel'le eski başbakan Ecevit arasında -durumun vahametine uygun- sağduyulu bir diyalog da kurulamaması, siyaset kurumunun kamuoyunda yıpranmasına yol açmıştı. Gidişin bir kazaya uğrayacağı görünüyordu.

        Gözaltına alınmanıza gerekçe olan o bildiride neler yazılıydı?

        Bu ortamda, 30 kadar CHP milletvekili ve senatörü (o zaman Senato adlı ikinci bir meclis daha vardı) 'terörün önlenemeyen yükselişi' karşısında Türkiye'nin kapalı bir rejime sürüklenmekte olduğunu duyuran bir açıklama yayımladık.

        Açıklamaya göre terör iki nedenle 'önlenmiyor'du. Birincisi, İran'da yaşanan İslam devrimi, Ortadoğu'nun dengelerini bozmuştu, bu dengelerin yeniden kurulması, Türkiye'nin Şah'ın İran'ını ikame etmesi gerekiyordu. İkincisi ise, 24 Ocak 1980'de ilan edilen ekonomik kararlar, iç talebin kısılmasını, bunun için de çalışanların haklarının geriletilmesini zorunlu kılıyordu. Bu iki alanda da yapılacak düzenlemelerin demokrasi içinde gerçekleşmesi olanaksızdı. O günkü TBMM'nin yapısı bu tür düzenlemelere geçit vermeye uygun değildi. Onun için kapatılması, devre dışı bırakılması şarttı. Bu kapatmayı sağlayacak bir askeri müdahale için de, toplum gözünde en haklı gerekçe, bir türlü önlenemeyen terördü.

        Darbedenin ertesinde yaşanan olaylar sizi haklı çıkardı, değil mi?

        Açıkladığımız ve kamuoyuyla paylaşmaya çalıştığımız kaygılarımızın çok haklı olduğu ortaya çıktı. Generaller ilk iş olarak işçilerin kıdem tazminatlarını sınırladı, bütün sendika ve meslek örgütlerini kapatırken, o tarihlerde vahşi bir sermaye örgütü görünümündeki TÜSİAD'ı kamu yararına çalışan dernek sınıfına aldı. Bildiride imzası bulunan bütün parlamenterler, başka bazı CHP'liler ve öteki partilerden bazı parlamenterlerle birlikte gözaltına alındık. Bir ay sonra serbest bırakıldık. Bu bildirinin öncülerinden birisi olmam nedeniyle -üç ay sonra- bir milletvekili arkadaşımla birlikte yeniden gözaltına alındım. Bu kez suçlama tezgâhının içinde bazı CHP'li eski ilçe başkanları da yer almıştı. Demokratik bir yarışma ortamında rakibimiz olma gücü olmayan bu politika süprüntüleri, sözde askeri rejimi arkalarına alarak bizi siyaset dışına itmeye çalışıyorlardı. Sıkıyönetim mahkemelerinde görevlendirilmiş bazı sivil hâkim ve savcıların, hukuku çiğnemekte en küçük bir sakınca görmediği bir ortamda bir yıl tutuklu kaldım. MHP davası altı ayda açılırken, bizim -toplam üç sanıklı- davamız on buçuk ayda açıldı. Yargılama günü iki ay sonraya verilerek tutukluluk süremiz kasten uzatıldı.

        'Haksız yere, zorla tutuklamak zulüm'

        GÜNÜN ÖNEMLİ MANŞETLERİ