Mahkeme kararıyla İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nden alınarak Vakıflar Genel Müdürlüğü'ne devredilen Yerebatan Sarnıcı, büyüleyici hikâyesiyle 1500 yıldır zamana meydan okuyor.
Megara Kralı Byzas, M.Ö 7'nci yüzyılda yeni bir koloni kurmak amacıyla bugünkü Tarihî Yarımada'yı keşfetti. Byzas, Sarayburnu'ndan karşı kıyıyı seyrederken Kalkhedon'daki (Kadıköy) yerleşimcileri kastederek; "Burası gibi muazzam bir doğa güzelliği ve stratejik liman dururken, karşıdaki kayalık ve verimsiz kıyıya yerleşmek körlüktür" dedi. Byzas'ın bu sözlerinden sonra Kalkhedon, uzun süre 'Körler Ülkesi' olarak anıldı.
Oysa Kalkedonyalıların Kadıköy'ü seçme nedeni coğrafi bir körlük değil, tamamen suya dayalı hayati bir öncelikti. Tarihî Yarımada su açısından oldukça yetersizken, Kadıköy bolca tatlı su kaynaklarına sahipti. Kral Byzas ilk etapta su sorununu küçük doğal kaynaklar, kuyular ve yağmur sarnıçlarıyla çözse de yüzyıllar içinde büyüyen nüfus bu kaynakları yetersiz kıldı.
Roma ve Bizans dönemlerinde su, kilometrelerce uzaktaki Belgrad Ormanları'ndan yerçekimi ve eğim kuralları kullanılarak, 4'üncü yüzyılda inşa edilen Bozdoğan Kemeri gibi devasa sistemlerle şehre taşındı.
Bozdoğan Kemeri Ancak barış dönemlerinde işleyen bu sistem, savaş kapıya dayandığında büyük bir kırılganlığa sahipti. Jeopolitik konumu nedeniyle Hunlar, Avarlar, Persler ve Araplar gibi pek çok kavim tarafından defalarca kuşatılan şehirde, düşman ordularının ilk stratejisi şehir dışındaki su kemerlerini yıkmak ya da su kaynaklarını zehirlemek oluyordu. Zira; askeri lojistik açıdan su bağımsızlığı, savaşı kazanmakla eşdeğerdi.
İşte bu hayati zorunluluktan ötürü Bizans İmparatoru I. Justinianus, 527'de şehrin yönetim merkezi olan Magnum Palatium'un hemen altında Yerebatan Sarnıcı'nı inşa ettirdi.
Yaklaşık 100 bin ton su depolama kapasitesine sahip bu devasa yapı; hem saray erkanının ve Ayasofya'nın su ihtiyacını karşılıyor hem de düşman sabotajlarına karşı suyu yeraltında güvenle saklıyordu. Dışarıdan gelen su kesilse bile, şehir halkı ve ordu bu sarnıç sayesinde aylarca hayatta kalabiliyordu.
YEREBATAN SARNICI'NIN MİMARİ ÖZELLİKLERİ
Sarnıcın mimari dehası sadece estetiğinde değil, dayanıklılığında gizli. Suyun yarattığı devasa basınca direnebilmesi için duvarlar kalın örülerek dönemin mucizevi yalıtım malzemesi olan Horasan harcıyla sıvandı. İstanbul'u sarsan büyük depremlere rağmen yapının tek bir çatlak almadan günümüze ulaşması, kusursuz bir statik hesabın ürünü.
• Uzunluk... 140 metre
• Genişlik... 70 metre
• Toplam Alanı... 9.800 metrekare
• Sütun Sayısı... 336 adet
• Duvar Kalınlığı... 4.8 metre
1453'te İstanbul’un fethedilmesinden sonra Osmanlılar, İslam inancındaki temizlik esasları gereği durgun su yerine akan suyu tercih etti. Bu nedenle Yerebatan Sarnıcı, bir süre sonra kullanılmamaya başlanarak adeta hafızalardan silindi; üzerine yapılar inşa edildi, mahalleler kuruldu. Sarnıcın yeniden gün yüzüne çıkması, 1544 - 1550 arasında Bizans kalıntılarını araştırmak için şehre gelen Hollandalı gezgin P. Gyllius sayesinde oldu. Gyllius, bölge halkının evlerinin zeminindeki deliklerden aşağı kova sarkıtarak su çektiklerini, hatta oralarda balık tuttuklarını fark edince, bir rastlantı sonucu bu yeraltı sarayını keşfetti.
Sarnıçtaki Korint, İon veya Dor tarzındaki birbirinden farklı 336 sütunun neredeyse tamamı, daha önceki antik yapılardan, tapınaklardan ve Roma forumlarından sökülerek getirildi. Bu yönüyle sarnıç, Roma ve erken Bizans döneminin sanatsal evrimini okuyabileceğimiz canlı bir arşiv olma özelliğine sahip.
7 BİN KÖLE TARAFINDAN İNŞA EDİLDİ
Sarnıcın derinliklerinde, ziyaretçileri büyüleyen ve asırlardır gizemini koruyan semboller yer alıyor.
• Ağlayan Sütun... Üzerindeki gözyaşı, tavus kuşu tüyü ve ağaç dalı motifleriyle diğerlerinden ayrılan, nemli yapısı nedeniyle sürekli ıslak olan bu sütun, sarnıcın en hüzünlü hikâyesini barındırıyor. Efsaneye göre bu sütun, yapımında çalışan 7 bin köleden hayatını kaybeden ve adları tarihe gömülen yüzlerce kölenin anısına ve onların döktüğü gözyaşlarını simgelemek üzere dikildi.
• Gizli Geçitler Efsanesi... Asırlardır süregelen efsanelere göre Yerebatan Sarnıcı; Ayasofya, Topkapı Sarayı ve şehrin altındaki diğer dehlizlerle gizli geçitlerle bağlı. Büyük kısmı güvenlik nedeniyle kapalı olsa da, sarnıcın kuşatma zamanlarında saray erkanı için gizli bir kaçış güzergahı olarak da tasarlandığı düşünülüyor.
• Medusa Başları... Sarnıcın kuzeybatı köşesinde yer alan iki dev Medusa başından biri ters, diğeri ise yan duruyor. Sanat tarihçileri ve mühendisler bu yerleşimin arkasında iki temel sebep olduğunu belirtiyor. Antik bir tapınaktan getirilen bu devasa bloklar, sütun kaidesi olarak doğru yüksekliği yakalamak ve taşın boyutunu uydurmak amacıyla bu şekilde yerleştirildi. Dönemin inancına göre, gözlerine bakanı taşa çevirdiğine inanılan yılan saçlı Medusa'nın uğursuzluğunu ve tılsımlı gücünü etkisiz hale getirmek için ters yerleştirildi.
UNESCO Dünya Mirası Listesi'nde bulunan İstanbul Tarihî Alanları'nın bir parçası ve koruma alanı içerisindeki en önemli tarihi noktalardan biri olan Yerebatan Sarnıcı, her yıl milyonlarca ziyaretçiyi ağırlayarak İstanbul'un küresel marka değerine muazzam bir katkı sunmaya devam ediyor. Sarnıcın serin, mistik ve zamansız havasında yürürken, suyun üzerindeki platformda attığınız her adımda sütunların arasındaki fısıltıları dinlemek, insanlığın ortak mirasına hayran kalmak için yeterli geliyor.
Geçtiğimiz yıllarda gerçekleştirilen son kapsamlı ve modern restorasyonların ardından Yerebatan Sarnıcı; ışık tasarımları ve içine yerleştirilen çağdaş heykel sergileriyle adeta iki farklı çağın birleştiği devasa bir sanat galerisine dönüştü.
DÜNYA SİNEMASININ DA DİKKATİNİ ÇEKTİ
Yerebatan Sarnıcı; mistik ve suyun yansımasıyla birleşen benzersiz dehliz atmosferiyle dünya sinemasının da dikkatini çekti. Sarnıç, ilk olarak 1963 yapmı 'James Bond' filmi "Rusya'dan Sevgilerle"de beyazperdeye yansıtıldı. Hemen hemen tamamı İstanbul'da çekilen bu filmde Yerebatan Sarnıcı'nın görüntülerine geniş yer verildi. Yerebatan Sarnıcı; Russell Crowe'un 2014 yapımı 'Son Umut' ve 2016'da çekilen Tom Hanks'in 'Cehennem' adlı filmlerinin de aralarında olduğu birçok filmde mekân olarak kullanıldı.