Biri 'Amerikan Güzeli'ni gözetliyor
Kerem Akça, bu hafta vizyona giren filmleri değerlendirdi
1999 yılında “Amerikan Güzeli”nin çekilmesiyle birlikte banliyö yaşamını ele alan filmler kabuk değiştirdi. Artık hafif teatral duran, ahlaksız karakterlerin izini süren, absürd bir ton benimseyen ve ölüm, intihar, ayrılık gibi negatif şeyleri ele alan bir formül oluştu. Yıllar boyu onun bu konseptini birebir kullanan filmler üredi. Ancak “Örnek Aile”, bu eğilimi ‘küreselleşmenin iş hayatı filmleri’yle ve “Truman Show”un ‘kurmaca yaşam’ felsefesiyle iç içe geçirerek farklı bir yapıya büründürüyor. Böylece banliyö yaşamı absürd komedilerinde yeni bir şeyin de kapısı aralanmış oluyor. Filmin çığır açıp açmayacağını ise zaman gösterecek.
Derrick Borte’nin ilk filmi “Örnek Aile”, o bildiğimiz Amerikan banliyö yaşamıyla ilgili absürd komedilerinden biri. ‘Nereden biliyoruz?’ derseniz hemen gözlerimiz, 11 sene önce üretilen “Amerikan Güzeli”ne (“American Beauty”, 1999) çevriliyor. Öyle ki Sam Mendes’in o eseri arkasına “Mutluluk” (“Happiness”, 1998), “Sitcom” (1998) ve “Makas Eller” (“Edward Scissorhands”, 1990) gibi aileye farklı yaklaşan yapıtları alsa da temelde yeni bir şeyin öncüsü oluyordu.
“Amerikan Güzeli”nin mirasını kullanan en özgün filmlerden biri
Günümüze değin ise onun izini süren birçok film üretildi. Hatta üreme terimini yüzde yüz anlamda hissettirmese dahi o coğrafyada geçince ‘aileye yaklaşım’ı “Amerikan Güzeli”nin mantığına uyarlayan eserlerle de yüzleştik. Tabii bu olağan sonuçları göz önünde bulundurup sinemaya ‘yenilik’ aracı olarak bakan bir grup sinemacı da onun formülünü farklılaştırma arayışına girdi.
Özellikle “The Chumsrubber” (2005) bu amacına ulaşırken çizgi roman estetiğiyle çekilmiş bir absürd banliyö komedisi üretiyordu, yönetmeni Arie Posin’in katkısıyla. “Tabu” (“Towelhead”, 2007), ahlaki boyutu daha iddialı ve politik hale getirerek aşama kaydederken; “Tutku Oyunları” (“Little Children”, 2006) ise bununla üçlü ilişki filmi formülünü iç içe geçirmeye gayret etse de tonunu tutturamıyordu.
Derrick Borte ise düşünmüş, taşınmış ve bu film modelini nasıl yenileyeceğine karar vermiş. Çıkardığı sonuç ise aslında bir hayli ilginç. Öyle ki yönetmen o film modelini birebir içermesine karşın, onun üzerine ‘İş hayatının içinde aşk mı? Kariyer mi? sorunsalının üzerine giden dram’ formülü ile “Truman Show”un (“The Truman Show”, 1998) kurmaca hayatlarla ilgili distopik yaklaşımını eklemiş. Yani daha imalı adından başlayarak karşımıza çıkan şey bir füzyon. Füzyon dediğimiz de birçok eğilimi iç içe geçiren filmler için kullanılan bir sinema terimidir.
Aslında “Örnek Aile”nin (“The Joneses”, 2009) “Amerikan Güzeli”nin yolunu izleyen ya da mirasını kullanan eserler arasında şu ana kadar üretilen en özgün filmlerden biri olduğu da söylenebilir. Suç meselesini ele alırken, yine banliyö geçen “Komşum Bir Katil” (“Whole Nine Yards”, 2000) gibi bir kara komediye dönüşmemesi, “Şüphe” (“Disturbia”, 2007) gibi bildik sorunsallı bir gerilimin yönüne sapmaması veya “Günışığı Temizleme Şirketi” (“Sunshine Cleaning”, 2008) gibi baba-kız ilişkisi filmi olmaması da lehine yansımış. Öyle ki yönetmen, hem formülü farklılaştırmanın peşine düşmüş hem de dramatik derinliği korumanın.
Kurmaca aile, bu sefer gerçekten kurmaca!
Bu sebeple de aslında banliyödeki evlere ‘kurmaca aile’ olarak giren, orada her türlü ‘göstermelik mutluluk ve zenginlik’ ile komşuları etkileyen, bunu ise para kazanma aracına dönüştüren bir pazarlama şirketi var burada. Lauren Hutton’ın yönettiği, Demi Moore’un canlandırdığı ‘gerçek ismi belli olmayan karakter’in ise son derece tecrübeli bir bireyi olduğu bu iş kolu, aslında bir hayli ilginç. Öyle ki film, “Amerikan Güzeli” gibi filmlerden bildiğimiz o ‘garip insanlar ailesi’ portresi ile açılıyor. Biri seks düşkünü, diğeri eşcinsel olan çocukların yanında, ayrı yataklarda yatan anne ile babayla birlikte, bu ailenin bütün taşları yerli yerine oturuyor. Daha doğrusu oturmuyor!
Zira bu durum, birtakım tuhaflıkları da beraberinde getiriyor. Öncelikle bu portreyi “Amerikan Güzeli”ndeki dağılmış aile gibi absürd bir konuma sokuyor Borte. Bu doğrultuda da sistemle ilgili dertlerini ve göstermelik mutluluğu yorumluyor. Görünenin altında yatan gerçeği ele almak istediğini her daim hissettiriyor. Ancak filmin başlarında Lauren Hutton’ın mafya babasına benzer karakterinin devreye girip ‘Senin satışlarının yüzdesi şu kadar, diğerininki bu kadar, arttırmak lazım’ demesiyle birlikte bunun gerçek anlamda kurmaca bir aile olduğunu anlıyoruz.
Fakat işin garibi bu aile, böyle filmlerde inandırıcı bulmadığımız aile portrelerinin mükemmeliğini taşıdığı için kimsenin gözüne garip gelmiyor. Üstüne üstlük bu oluşuma özenen komşular hayatlarını değiştirmeye dahi çalışıyorlar. Hatta yeri geldiğinde, gelirlerinin üzerinde harcamalar yapmaktan da kaçınmıyorlar. Pahalı arabalar, golf maçları, alkol ve daha nicesiyle geçen, zengin ve sosyetik hayatı var nam-ı diğer ‘Jones’ ailesinin. Fakat bu göstermelik durum, şirketin onlara satmak için verdiği malzemelerle yürüyor! Zaten bu örnek de hayatların gerçekten ‘kurmaca’ olduğunu açıklamaya yetiyor.
“Amerikan Güzeli” ile “Truman Show”u birleştiriyor
Aslında fazlaca kara komedi tonu barındırıyor içinde “Örnek Aile”. Ancak yönetmen daha çok “Truman Show” havasında bir kurmaca hayat kurmak isterken, bunu da aile kavramının üzerine yerleştirmeyi seçmiş. Bu da zaten bildiğimiz yapaylığın üzerine cuk oturuyor. O fütüristik mimari veya bembeyaz aksesuarlar ile mutluluk gözümüze sürekli bir şekilde batıyor. Tabii gözükenin arkasında yatanın bu kez başka bir şey olmasıyla birlikte de filmin “Amerikan Güzeli”ne göre yönelimi değişiyor. Mesajın derinliği ve çok katmanlılığı da böylece artmış oluyor.
Tabii bir diğer taraftan bakınca da bu kurmacalık ve yapaylık durumunun Demi Moore ve David Duchovny gibi inandırıcılığından artık şüphe etmeye başladığımız oyuncuların üzerine cuk oturduğu söylenebilir. Sürekli makyajlı ve şık dolaşan bir Moore ile takım elbisesini bir türlü bırakamayan Duchovny mükemmeller! Amber Heard’in nenfoman (seks düşkünü) kız karakterinin ise “The Quiet”ı (2005) akla getiren ‘banliyöde ensest ilişki’ girişimi birazcık Noah Baumbach filmlerinin ahlaki tartışmalarını hatırlamamıza sebep oluyor.
Ev, ev değil de iş ofisi gibi çizilmiş
Zaten “Örnek Aile”nin ileride rahatlıkla banliyö ile ilgili yapılmış en ilginç filmlerden biri olduğu gerçeği kabul edilecektir. Öyle ki bu yenilikçi formül, yönetmeninin beyaz renk tonu ile orta ölçekli planların üzerine gitmesinden başlayarak iletişimsizliği körükleyen benzeri filmlerin uzağında bir görsel yapı da dokunmasını sağlıyor. Zira burada iletişimsizlik yok. Daha doğrusu sistemin kabullenilmiş bir gerçeği haline gelmiş o kavram. Anlayacağınız o çok alıştığımız kapitalizmin iletişimsizliğe sürüklediği bireylerin üzerine giden klişeleşmiş mesajları veya dengeli görsel dokuları tercih etmiyor “Örnek Aile”. Bu açıdan da fark yaratma arzusunu apaçık ortaya koyuyor aslında.
Öyle ki burada bambaşka bir şeylerin peşine düşülmüş. İletişimsizliğin sonrasındaki yozlaşmayı gözler önüne seren ‘BBG meselesi’vari bir sorunsal inceleniyor. Evin içinin bir iş yeri ya da ofis olarak görselleştirilmesi de bu duruma katkı yapıyor. Yani yuva kavramı tam anlamıyla yıkılıyor. Herkes birey olarak kendini düşünüp, geri kalan kısımda oynuyor! Gençlerin partileri, evli çiftlerin toplantıları ve daha nice eğlenceli an, her haftanın bir günlük izin sürelerinin aralarında devreye giren fazla çaba sarf edilesi etkinlikler sadece.
Yani Borte, burada banliyö yaşamının absürd tasvirini Todd Solondz, Sam Mendes, Noah Baumbach, Don Roos gibi yönetmenlerden sonra en iyi yapan isimlerden biri olmuş. Bu yolunda da son derece yenilikçi takılarak 10 yıl içinde bolca üretilen ‘Amerikan Güzeli modelinin ürünü olan filmler’den uzağında durmuş. Bu da en büyük başarısı ve distopya, ahlak ve ikiyüzlülükle ilgili daha farklı metinler açmasını sağlayan ana unsur. Banliyö filmlerinin içinde bir “Donnie Darko” (2001) kadar özgün olmasa da dikkate değer bir çalışma olduğuna şüphe yok.
FİLMİN NOTU: 7
Künye:
Örnek Aile (The Joneses)
Yönetmen: Derrick Borte
Oyuncular: Demi Moore, David Duchovny, Amber Heard, Lauren Hutton, Glenne Headly, Gary Cole, Ben Hollingsworth, Christine Evangelista
Süre: 96 Dk.
Yapım Yılı: 2010
BİZ Mİ ÇOK AKILLIYIZ ACABA?
İngilizce filmler çeken Fransız yönetmen Pierre Morel’in bir önceki filmi “96 Saat” gibi “Paris’ten Sevgilerle” de, Luc Besson’un sığ bir fikrinden üreyen ikinci sınıf bir aksiyon. Ancak en azından bu seferki türün artık B sınıfına transfer olduğundan haberdar bir yapıt. Tek önemli yetisi ise John Travolta’dan yeni bir Arnold Schwarzenegger yaratmak isterken eğlenceli diyaloglar sunabilmesi. Ama omurgasız senaryosunu takip edince bir noktadan sonra ‘Biz mi çok akıllıyız?’ diye düşünmeme şansınız adeta hiç yok, o konuda da uyaralım.
Fransız sinemasında 2000’lerde çıkış yapan ‘popüler sinema yönetmenleri’nin varlığından haberdarız. Bu isimlerin en çok başı çekenleri ise kuşkusuz Chris Nahon ve Christopher Gans. Onların da ABD’ye transfer olmaları zor değildi zaten. Pierre Morel ise aslında bu alana dahil oluyor. Ancak nedense onun filmlerinde daha farklı bir şeyler var her zaman. Kendi karakterini yapıtlarının özüne yerleştiriyor ve Nohan, Gans gibi memur yönetmenlerden farklı bir yere oturuyor.
Morel, şu sıralar Amerikan piyasasında en çok sevilen Fransız yönetmen
Bunda Luc Besson’ın kendisine verdiği senaryo desteğinin de payı büyük. Bu dediğimiz şeyler olumlu gibi gözüküyor. Ama yanlış anlaşılmasın. Olumsuz anlamda söylüyoruz. Keşke Morel, kendi benliğini filmlerine katmasa. Ancak Besson’un şirketi Europacorp’un uluslararası pazardaki en önemli ismi kendisi şu sıralar. Bu durumun nedenini çözmek için ise birkaç dakika beyin jimnastiği yapmak yeterli. Elbette “96 Saat”in (“Taken”, 2008) ABD’de yakaladığı 150 milyon dolarlık gişe performansının bunun ticari sebebi olduğunu tahmin etmek zor değil.
Ama duruma sinemasal olarak bakınca, Morel filmlerinin tamamının senaryolarının zayıflığıyla öne çıktığına tanıklık etmek mümkündür. Hollywood’da bazen gördüğümüz ve nefret ettiğimiz; “Büyük Hazine: Sırlar Kitabı” (“National Treasure: Book of Secrets”, 2007), “Yeter” (“Enough”, 2002), “Firewall” (2006), “Yakın Tehlike” (“Domestic Disturbance”, 2001) gibi daha omurgası bile kurulmamış senaryoların hakim olduğu filmler vardır. Bunların yolları genelde Altın Ahududulara kadar uzanır. Pierre Morel de böyle filmler çekiyor işte. Ancak nasıl olduysa “96 Saat” ABD’de böyle karşılanmadı.
Hollywood’daki B filmlerinin aranan ismi olacak gibi
Bunun sebebini araştırınca da yönetmenin ‘star’ çıkartma kapasitesini, özündeki ‘hız’ tutkusunu ve sürekli ‘tempo’ yapma güdüsünü görebiliyoruz. Örneğin “96 Saat”in bir babanın kızını kurtarması üzerine koyduğu ahlaki yargılar ve ırkçılık izleyiciyi duygusal olarak etkisi altına alabiliyordu. “Banliyö 13”ün (“Banlieu 13”, 2004) ise dövüş sahnelerinin koreografisiyle öne çıkıyordu. Lafın özü bu adamın filmlerini rahatlıkla B filmi kategorisine sokmak mümkündür.
“Paris’ten Sevgilerle” (“From Paris with Love”) ise John Travolta’yı kült bir oyuncuya dönüştürme yolunda adımlar atmak için çekilmiş bir yapıt. Dünya prömiyerini ABD’de yapan ilk Morel filmi. Buna mukabil senaryosu yok gibi bir şey ve adeta olay örgüsü kurulmadan çekilmiş. Sadece ‘Çatışma sahneleri, dövüş sahneleri, araba kovalamaca sahneleri çekip aksiyon yapalım’ diye düşünülmüş. Tabii film, özünde bir casusluk gerilimi. Ancak bu alanın ağır yapısının izini sürecek anti-kahramanlara sahip olmasına karşın, amacı farklı. Tamamen aksiyonun o ‘iki kafadar filmi’ (buddy-movie) formülünden güç alarak ilerliyor.
Yönetmenin dublör koordinatörü, efekt yönetmeni veya koreografi direktörü olması daha doğru olur
Tabii bu gidişatta filmin sonunu başından bilip izliyoruz. Zaten Morel, daha çok koreografi yapmayı, dublörleri kontrol etmeyi ve efekt yönetmeyi seven bir sinema gözüne sahip. Bu sebeple de bu alanlarda çalışsa daha doğru olur. Örneğin Andrzej Bartkowiak’ın da görüntü yönetmeni ruhuyla yaptığı zirve, halen yönetmenlik kimliğine sıçrayamadı. Zaten birkaç denemeden sonra ürettiklerinin ‘B filmi’ olduğu kabul edildi ve Steven Seagal gibi oyuncularla çalışmaya mahkum edildi.
Lafın özü, “Paris’ten Sevgilerle”, aksiyonuyla öne çıkmaya çalışan, Morel’in sevdiği ‘...’nın peşine düş’ mantıklı bir hız filmi. “Hız Tuzağı” (“Speed”, 1994) sonrası üreyen aksiyonları hatırlatıyor. Tabii filmin defolarını bir kenara bırakınca 15 yıl öncesinin modunda takılmasıyla ciddi bir demodelik hissiyatı verdiği görülebiliyor. Ancak B filmi olduğu için bu durumun farkındadır kanımca. En azından John Travolta bunun bilincinde hareket ediyor o konuda en ufak kuşkum yok.
Yeni Arnold Schwarzenegger yaratmak için yola çıkmış
Zira Morel’in ilk filminde Cyril Rafaelli gibi bir dövüş ustasını çıkarmasının ardından burada da Travolta’nın omzuna Arnold Schwarzenegger, Sylvester Stallone ve Jean-Claude Van Damme gibi kaslı aksiyon kahramanlarının havasını yüklediği söylenebilir. Öyle ki onlar gibi dünyayı umursamayan ama her şeyi bilen ve her kavgayı kazanan bir tipleme olarak çizilmiş o.
Schwarzennegger’in noktayı koyan alaycı one-liner’larından (tek cümlelik espri) da bolca sunuyor. ‘Paris’e Hoşgeldiniz’ bunlardan biri örneğin. Muhtemelen de ileride Travolta’nın bu cümlerinin belli bir kitlenin ağzına dolanması beklenebilir. Zaten Schwarzenegger’in ‘Terminator’ serisindeki ‘I’ll Be Back’ (Geri Döneceğim) gibi sözleri halen unutulmadı.
Bir yerinden sonra ‘Biz mi çok akıllıyız?’ diye düşünerek özgüven sağlamanıza yarayabilir
Yani Morel, burada “96 Saat” gibi ahlak bekçiliği yapan ve anlamsız kovalamacaya odaklanan filminden sonra en azından 90’larda hakim bir alana kayıp zaman zaman eğlendirmeyi ve aksiyonuna çekmeyi başarıyor, tabii o da önünüzdeki esere B filmi olarak yaklaşırsanız. Senaryosuna bakınca ise ‘Biz mi çok akıllıyız yoksa film mi çok aptalca?’ diye düşünme şansınız da var. Böylece filmin insan ruhuna da bir katkısı olduğu söylenebilir. Zira ‘çok akıllıyım ben’ diye düşünüp özgüven salgılayabiliyorsunuz!
Tabii “Hepsini Vur” (“Shoot ‘Em Up”, 2007), ‘Tetikçi’ (‘Crank’) serisi gibi modern aksiyon filmlerinin ya da John Woo filmlerinin yanına yaklaşabilen bir A sınıf aksiyon da yok burada. Ama aksiyona yüzde yüzde anlamada odaklanılıp ırkçı bir mekanizma işlemeseymiş belki filmin leyhine olabilirmiş. Aradaki laf salataları ise Woo’nun yönetmenlik koltuğunda olmasıyla bertaraf edilebilirmiş. Nihai sonuçta “Paris’ten Sevgilerle” ileride anılırsa, geçen sene çekilen “12 Tuzak” (“12 Rounds”, 2009) gibi safkan aksiyonun artık B sınıfına transfer olduğunu kanıtlayan örneklerden biri olarak anılacak.
FİLMİN NOTU: 3
Künye:
Paris’ten Sevgilerle (From Paris With Love)
Yönetmen: Pierre Morel
Oyuncular: John Travolta, Jonathan Ryhs Meyers, Kasia Smutnik, Amber Rose Revah, Eric Godon
Süre: 92 Dk.
Yapım Yılı: 2010
KEREM AKÇA’NIN VİZYON FİLMLERİ İÇİN YILDIZ TABLOSU
Aşkın Son Mevsimi (The Last Station): 3
Ayrılık (Die Fremde): 5.5
Beni Unutma (Remember Me): 4.2
Cennet Batıda (Eden is West): 6.3
Çılgın Bir Gece (Date Night): 6
Çok Filim Hareketler Bunlar: 5.7
Deccal (Antichrist): 9.2
Ejderhanı Nasıl Eğitirsin (How To Train Your Dragon): 3.9
Elm Sokağında Kabus (A Nightmare on Elm Street): 2.4
Elveda (L’Affaire Farewell): 5
Eyyvah Eyvah: 4
Ev: 5.5
Frozen: 6
Gezegen 51 (Planet 51): 6
Hayata Çalım At (Looking for Eric): 3.4
H II: Katliam (Halloween II): 6
Iron Man 2: 5.6
İlahların Aşkı (Ondine): 4
Kıyamet Melekleri (Legion): 5
Kolleksiyoncu (The Collector): 1.6
Min Dit: 5.4
Nanny McPhee Büyük Patlama (Nanny McPhee and The Big Bang): 5.2
Ödül Peşinde (Bounty Hunter): 5
Ölümcül Takip (Chugyeogja / The Chaser): 7
Pers Prensi: Zamanın Kumları (Prince of Persia): 3.8
Pus: 7.3
Robin Hood: 2.5
Sex and the City 2: 3.7
Son Mevsim: Şavaklar: 5
Son Şarkı (The Last Song): 1.3
Soraya’yı Taşlamak (The Stoning of Soraya M.): 5
Şrek: Sonsuza Dek Mutlu (Shrek Forever After): 6.9
Şüphe (Istoria 52/Tale 52): 3
Yaşamaya Değer (Le Hérisson): 6.5
Yeşil Bölge (Green Zone): 6.4
Not: Yıldızlar, 10 üzerinden verilmektedir.
keremakca@haberturk.com