HABERTURK.COM

Eski Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, Habertürk'te yayınlanan 'Nedir Ne Değildir?' programında Mehmet Akif Ersoy'un sorularını yanıtladı. 

Konuşmasında Kanal İstanbul ile Montrö ilişkisini anlatan Genelkurmay 26. Başkanı Emekli Orgeneral İlker Başbuğu şunları söyledi: Kanal İstanbul yapılırsa, Montrö dışında ayrı bir durum yaratıyor. Peki Montrö'yü nasıl riske eder? Montrö'nün son iki maddesi 28 ve 29. maddesi. 28. maddesi Montrö'nün tamamen ortadan kaldırılması ve durdurulmasıyla ilgili. Bazı maddelerin değiştirilmesiyle ilgili de 29. madde. Uluslararası hukukta bir kural var, koşullarda değişiklik olması. Siz Kanal İstanbul'u yaptığınız zaman koşullarda bir değişiklik yaratıyorsunzu. Montrö'nün dışında ayrı bir yapılanma. Koşullarda değişiklik olması durumunda taraflar bu anlaşmaya son verme ya da uygulamayı durdurma hakkına sahip. İlgili yerlere müracat edecekler. Diyecekler ki, 'Kanal İstanbul koşullarda değişiklik yarattı'. O zaman Montrö'ye kaldıralım, yeni bir sistem belki. O zaman haydi yeni bir konferans. Daha kötüsünü de yaratabilir. Koşullarda önemli bir değişiklik oluyor.

Rusya'nın stratejisinde Türkiye'yi NATO başta olmak üzere ABD ve Batı dünyasından koparmak olduğunu öne süren Başbuğ, şu ifadeleri kullandı: 

Rusya olayı stratejik, uzun vadeli oynuyor. Türkiye'yi mümkünse batıdan, Amerika'dan ve NATO'da uzaklaştırmak ana hedefi. Stratejik hedefi bu. Libya Rusya açısından stratejik bir olay değil. Rusya'nın Libya konusunda Türkiye'yi karşısına alacağını zannetmiyorum. Bana göre Rusya'nın hedefi Batı'dan, ABD'den, NATO'dan koparmak. Bu konuda başta Rusya olmak üzere Fransa ile sıkı işbirliği yapılmasından yanayım. Böylece riskleri asgariye çekmiş olursunuz. Ortada bir oyun var ve nasıl biteceği de belli değil. 

Başbuğ, Libya ile varılan mutabakatlarla ilgili olarak şunları söyledi: "Libya talep ederse eğitim ve danışmanlık hizmeti vereceksiniz. Bence önemli olan noktalardan biri. Muharip bir gücün kullanılmasını içermiyor bir kere. Muharip kuvvet Libya Ulusal Ordusu ile çatışsın diye bir şey söz konusu değil. Diğer iki konu da Libya'nın talebine bağlı. Üçüncüsü yine Libya talep ederse eğitim vermek üzere danışman vesaire göndereceksiniz. Bu muhtıra Meclis'te Dışişleri Komisyonu'nda görünüştü. Oradaki tutanağı birkaç kez dikkatle okudum. Muharip kuvvet gitmesi söz konusu gözükmüyor. Zaten muharip birliğin gönderilmesi söz konusu olursa Anayasa'nın 92. maddesi açık. O madde birlik ve personel ayrımı yapmamış". 

Başbuğ'un konuşmasından öne çıkan başlıklar şöyle: 

Libya ile 27 Kasım'da yapılan Mutabakat Belgesi var. 11 Aralık'ta Bursa'da üniversitede gençlerle yaptığım konuşmada bu konulara değindim. Özellikle bu Libya ile yapılan mutabakat belgeleri ve bunun önemi, değerlendirilmesine ilişkin bazı görüşlerimizi paylaşmıştık. Doğu Akdeniz'deki sorunu söylemek lazım. Bir noktada Libya ile ilgili gelişmeler Doğu Akdeniz'deki sorunun en batı sınırıyla ilgili bir olayla karşı karşıyayız. Türkiye'nin Doğu Akdeniz'de hak ve menfaatleri var. Bu hakkı uluslararası sözleşmelerden alıyor.

"KITA SAHANLIĞI İLE MÜNHASIREKONOMİK BÖLGE BİRBİRİNE BAĞLI"

Katı sahanlığı denildiği zaman ana kara parçalarıyla bağlantılı bir konu. Bu bölgeye baktığınızda ana karaya baktığınızda Anadolu çıkıyor, batıda Yunanistan, Suriye, Lübnan İsrail, Mısır ve en batıda Libya ile bağlayan ana kara parçaları var. Kıta sahanlığı ana kara parçalarının, kara sularının başladığı çizgiden itibaren 200 deniz mili gideceksiniz. Bu bölgenin altındaki önemli olan deniz yatağı. Daha ziyade yatağın altındaki topraktaki her türlü kullanabileceğiniz malzeme. İlk akla gelen doğalgaz konusu gündeme geliyor. Size 200 deniz mili uzaklıktaki deniz tabanındaki doğalgaz, petrolün çıkarılması ve kullanılması hakkını veriyor. Münhasır ekonomik bölge deniz yatağının üstündeki bütün su bölgesini de içeriyor. Canlıları da içeriyor, balıkçılık vs. Bu iki kavram birbirine bağlı.

"TEK TARAFLI BU KARARIN ALINMASINI ENGELLEYEN BİR HUSUS YOK"

Kıta sahanlığının ilanı gerekmiyor. Münhasır ekonomik bölgeye girdiğiniz zaman, iki tane sahildar devlet var. Bu iki ana devlet arasında 'hakkaniyetle bölüşün' deniyor. Münhasır Ekonomik Bölge temel anlamıyla hakkaniyetle paylaşacağınız bir kavram. Karşılıklı sahildarla oturun, hakkaniyetle münhasır ekonomik bölgeyi paylaşın ve ilan edin deniyor. Bu doğru da fakat bu konuda uzmanlar var. Münhasır Ekonomik Bölge tayin edilmekle beraber tek taraflı bir devletin de kendisinin Münhasır Ekonomik Bölgesi'ni tayinini engelleyen bir husus yok. Libya 27 Mayıs 2009'da tek taraflı olarak Münhasır Ekonomik Bölge ilan etti. Peki burada sorun ne? Bizim Yunanistan'la bu konuda sorunlarımız var ve bir de buna bağlı olarak Güney Kıbrıs Rum yönetimiyle. Güney Kıbrıs yönetimi kendisini Kıbrıs Cumhuriyeti'nin devamı olarak kabul ediyor ve Kıbrıs adına hareket ediyor. 1963-64'ten sonra Kıbrıs'ı kuran maddeler rafa kalktı ama biz bu işi çözemedik.

"TÜRKİYE HAKLI OLARAK 'EN UZUN SAHİL BİZİM' DİYOR"

Türkiye'nin tanıması vesaire söz konusu değil. Münhasır Ekonomik Bölge'de de esas sorun Adalar. Yunanistan buna karşı ana karanın yanında Adaların da kıta sahanlığının münhasır ekonomik bölgesinin olduğunu iddia ediyor. İşin temelinde yatan sorun bu. Özellikle batıdaki Libya ile yaptığımız Münhasır Ekonomik Bölge anlaşmasına giderseniz, Yunanistan orada Münhasır Ekonomik Bölgelerin ve kıta sahanlığına esas olarak Adaları söylüyor. Medis'ten başlıyor Rodos, Kerpe, Kaşot ve Girit Adalarında kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölgelerin olduğunu iddia ediyor. Türkiye olarak biz ne diyoruz? Haklı olarak Doğu Akdeniz'deki en uzun sahil benim. Benim ne kıta sahanlığımı ne ekonomik münhasır bölgeleri hakkımı Adalar kesemez diyoruz.

"BİRİNCİ TEMEL SORUN RUM YÖNETİMİNİN KENDİSİ KIBRIS OLARAK GÖRMESİ"

Biz burada Adaların sadece karasularının olduğunu kabul ediyoruz ki, doğrusu da budur. Uluslararası Adalet Divanı, Uluslararası Hakem Heyeti kararları var Adalar ile ana kara parçalarıyla ilgili olar. Türkiye'nin görüşlerine çok yakın. Deniz Kuvvetleri'nden Tümamiral Cihat Yağcı'nın yazdığı yazıda münhasır ekonomik belgelerle ilgili çok iyi yazı. Dünya kadar örnekler de verilmiş. Onlara baktığınızda aslında oradaki görüşlerin Türkiye'nin görüşleriyle paralel olduğunu görüyoruz. Güney Kıbrıs yönetimi kendisini Kıbrıs yönetimi kabul ediyor, bu söz konusu değil. Birinci temel sorun o. İkinci temel nokta Adaların bu konuda münhasır ekonomik bölgelerinin, kıta sahanlığının olması tezinden hareket ediyor karşı taraf, yani Yunanistan.

"ULUSLARARASI İLİŞKİ İÇİNDEYSENİZ ORADAKİ KARARLARDA ETKİLİ OLURSUNUZ"

Dediğim gibi esas sorun Adalar konusunda düğümleniyor. Burada belki en çok üzerinde durmamız gereken nokta Türkiye münhasır ekonomik bölgelerin ilan edilmesinde biraz gecikmeli hareket ettik. Güney Kıbrıs Rum yönetimi AB üyesi mi? Üyesi. Bizim AB ile ekonomik bağlantımız çok güçlü. Peki biz AB'nin karar organlarında var mıyız? Yokuz. Temel sorunlardan bir tanesi bu. AB kalktı Sevilla Üniversitesi'nde Doğu Akdeniz'deki münhasır ekonomik bölgelerle ilgili çalışma yapmasını istedi. Üniversite böyle bir çalışma yaptı. AB münhasır ekonomik bölgelerle ilgili Türkiye'nin hukuk dışı hareket yaptığını söylemesi üniversitenin hazırladığı belgeye dayanıyor. Belgede Adaların münhasır ekonomik bölgede olduğunu kabul ediyor. 189 kilometre kare bizim Doğu Akdeniz'deki uzunluğumuz. Uluslararası ilişkiler içindeyseniz, oranın karar organlarında rolünüz, gücünüz yoksa orada gol yiyorsunuz.

"BUGÜN YAPILMASI GEREKEN MUTABAKAT 10 YIL ÖNCE YAPILMALIYDI"

Libya 27 Mayıs 2009'da genel halk komitesi tarafından çıkarılan yasayla tek taraflı olarak münhasır ekonomik bölge olan ilan etti. O yıllarda bu bölge önemliydi. Bu münhasır ekonomik bölge konusunu Genelkurmay Başkanlığı iki kere Milli Güvenlik Kurulu'na getirdik. Münhasır ekonomik bölge konusu genel olarak getirildi, bazı ülkelerle gecikmeksizin, ki bunlardan bir tanesi Libya idi. Hatta bazı ülkelerle uyum sağlanmazsa biz tek taraflı ilan edelim dendi. Yaklaşık 10 senelik süreçten bahsediyoruz. Bugün yapılması gereken 10 sene önce yapılmalıydı. O zaman belki hiç ses çıkmazdı. Diplamasi, Dışişleri Bakanlığımız ihtiyatlıdır, temkinlidir, doğrudur. Dolayısıyla buradaki yaklaşım farkı münhasır ekonomik bölgeleri karşılıklı iki devletin anlaşarak ilan edilmesi bakımdan sahildar devlet arasında yapılan anlaşmalarla bunun ilan edilmesini tercih etti. 

"BAZI ANLAŞMALARLA RUM YÖNETİM TERS ÇEVRİLEBİLİRDİ"

Güney Kıbrıs Rum yönetiminin münhasır ekonomik bölgelerinin ilk imzaladığı ülke Mısır. Özellikle 2009-2010'da bunu gündeme getirdiğimiz zaman henüz Libya imzalamamıştı. Bu işin uzamasının nedenlerinin cevabı genel olarak bu konudaki iki kıyıdaş devlet arasında uyumlu olarak anlaşarak ilanı. Halbuki tek taraflı ilanı sözkonsuydu. Güney Kıbrıs Rum yönetiminin bazı anlaşmalar ters çevrilebilirdi. Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mubarek beni kabul etti. Kendisiyle Güney Kıbrıs Rum yönetimiyle imzaladıkları anlaşmaydı. Eğer bizle imzalamış olsalardı daha avantajlı olurladı. Mübarek 'ciddie alacağız' dedi ama sonra mesele kayboldu. Bugün Türkiye artık 'gerekirse ben münhasır ekonomik bölgeleri de tek taraflı olarak ilan etmeye hazırım' diyor. Bu noktaya gelmiş durumdayız.

"BU MUTABAKAT YUNANİSTAN'IN ADALAR TEZİNİ ÇÜRÜTÜYOR"

Biz Libya ile iki tane mutabakat muhtırası imzaladık. Bunlardan bir tanesi Münhasır Ekonomik Bölge konusunda. Ki bu bölge konusunaki imzalamış olduğumuz muhtıra Meclis'ten geçti, onaylandı. Bu kesinlikle çok doğru, keşke daha önceki süreçlerde olabilseydi, dolayısıyla doğru harekettir, önemlidir. Yunanistan'a Adalar'a dayanan tezini çürütüyor bu anlaşma. O yüzden de çok önemli. Bir doğalgaz taşıma hattı. Bunu biraz engelliyorsun. Özellikle Yunanistan'ın Batıdaki Adalara dayanan münhasır ekonomik bölge tezini çürütüyorsun. Buna kimsenin söyleyeceği bir şey yok. Tartışalan ikinci konu ise ikinci muhtıra. Güvenlik ve Askeri İşbirliği Muhtırası. Aslında Libya 2011'den beri malesef bir iç savaş yaşıyor. Libya ile tarihi bağlarımıza bakıldığında 1974'e giderseniz, Kaddafi'nin yönetiminde Libya'nın bize sağladığı desteği unutamayız. Öyle ilişki ve tarihi bağlarımız var.

"NÜFUS OLARAK KARŞ ITARAFIN İKİ MİSLİ"

Libya'da iki grup var, bir iç savaş var. Çatışanın bir tanesi Ulusal Uzlaşı Hükümeti, Trablus merkezli. Libya'nın alan olarak düşük bir alanı. Nüfus olarak ciddi olarak karşı tarafın iki misli. Onun karşısında da Libya Ulusal Ordusu ve başında Hafter diye bir asker var. Libya'nın büyük bölümünü kontrol ediyor ama nüfus olarak Batı'ya nazaran düşük, petrol alanlarını da o kontrol ediyor. Libya'da sorunlar başladıktan sonra 17 Aralık 2015 tarihi bana önemli geldi. Libya o tarihte siyasi bir anlaşma, BM'de de görüşülen, bir geçiş süreci düzenlenmiş. Başkanlık Konseyi kurmuşlar. Sarraj da Başkanlık Konseyi Başkanı. Dolayısıyla karşımızda olan taraf yani Uzlaşı Hükümeti BM tarafından da meşru olarak kabul edilen bir yönetim. Şu anda Libya'da Temsilciler Meclisi toplanamıyor. Herhalde bazıları toplanmasını da engelliyor gibi. Şu anda çalışan bir meclis yok. Libya'nın biraz bunu muhtıra şekline çevirememesi sanki oraya bağlantılı olarak gözüküyor.

"RUSYA SANKİ LİBYA ULUSAL ORDUSU'NUN ARKASINDA GİBİ"

Bir de Berlin'de Güvenlik Konseyi üyeleri ve Almanya başını çekiyor. Tarafları biraraya getirerek uzlaşarak sorunlara çözüm bulmak için çalışıyor. Libya Ulusal Ordusu'nun arkasında açık kaynaklardan okuduğumuza göre Rusya sanki Libya Ulusal Ordusu'nun arkasında olduğu gibi gözüküyor. Amerika'nın da olduğu söyleniyor. Bir Rusya daha belirgin. Fransa belirgin, Mısır, Ürün, Sudan, Çad, BAE ve Suudi Arabistan sanki öbür grubun arkasında. Güvenlik ve Askeri İşbirliği Mutabakat Muhtırası 27 Kasım'da önümüze kondu. Libya ile bizim 2012 yılında imzalanan Askeri Eğitim ve İşbirliği Anlaşma'mız var. Ama şimdi bu Güvenlik ve Askeri İşbirliği Muhtırası ile aslında Ulusal Hükümet bunun genişletilmesini istiyor. Bu arada BM Güvenlik Konseyi'nin 2010'de aldığı 1970 sayılı bir de karar var. Libya'da silah ambargosu konusunda. Taraflara silah vermemesi hususunda. Ama herkes silah veriyor. 

"LİBYA'NIN DAVETİYLE ASKER VE SİVİL PERSONELİ VERECEKSİNİZ"

Elimizde bu Güvenlik ve Askeri İşbirliği Muhtırası var. Galiba 22 maddeden ibaret. Burada üç tanesi önemli. Birincisi Libya'da polis ve askerden oluşan ani müdahale kuvveti kurulması. Bir kuvvet kurulması söz konusu. Türkiye bu ani müdahale kurulması yönünde istenen, diyorlar ki, 'Bize eğitim, danışmanlık verin, tecrübe aktarın, planlama ve malzeme desteği sağlayın'. Bu yeni bir şey, kuvvet yapılanması oluşumu daha doğrusu. Biz bunu Afganistan, Katar, Irak ordusu üzerinde yaptık. İkincisi talep edilmesi halinde, kim talep edecek? Libya talep edecek. Hem Türkiye hem Libya'da Müşterek ve Savunma Güvenliği İşbirliği Ofisi kuracaksınız. Oraya uzman personel vereceksiniz. Kabul edilen tarafın davetiyle, yani Libya'nın davetiyle.

"BU MUTABAKATTA MUHARİP KUVVET GİTMESİ SÖZ KONUSU GÖZÜKMÜYOR"

Libya talep ederse eğitim ve danışmanlık hizmeti vereceksiniz. Bence önemli olan noktalardan biri. Muharip bir gücün kullanılmasını içermiyor bir kere. Muharip kuvvet Libya Ulusal Ordusu ile çatışsın diye bir şey söz konusu değil. Diğer iki konu da Libya'nın talebine bağlı. Üçüncüsü yine Libya talep ederse eğitim vermek üzere danışman vesaire göndereceksiniz. Bu muhtıra Meclis'te Dışişleri Komisyonu'nda görünüştü. Oradaki tutanağı birkaç kez dikkatle okudum. Muharip kuvvet gitmesi söz konusu gözükmüyor. Zaten muharip birliğin gönderilmesi söz konusu olursa Anayasa'nın 92. maddesi açık. O madde birlik ve personel ayrımı yapmamış. 

"MUHARİP BİRLİĞİ KASTETTİĞİNİ DÜŞÜNMÜYORUM"

Türkiye Cumhuriyeti Devleti olarak biz daha önce muharip birliği Afganistan'a gönderdik, NATO komutasında. Ama o muharip birliğin kullanılması üzerine kısıtlamalar vardı. Dedik ki, 'Bu muharip birlik havaalanının güvenliğinde kullanılabilir'. Afganistan'da Afgan Ordusu'nun Taliban'la çatışmalarında biz yokuz dedik. Biz muharip birlik göndermemize rağmen Afganistan'da çatışma ortamının dışında tuttuk. Lübnan'a istikham birliği gönderdik, o da muharip birlikti. Özellikle Cumhurbaşkanı'nın dikkat ederseniz 'talep ederse göndeririz' dedi. Ben sanki yukarıdaki anlattığımızı kastttiğini düşünüyorum. Muharip birliği kastettiğini düşünmüyorum. Biz Afganistan'da muharip birliğini sokmadığmız bir yerde Libya'da gönderileceğinin  düşünüldüğünü düşünmüyorum. 

"ESAS ÖNEMLİ OLAN TARAFTLARLA BERABER HAREKET ETMEK"

Libya'daki çatışmanın nereye gideceğini biliyor muyuz? Bu çatışmaya taraf olmak ne kadar doğru? Güvenlik ve Askeri İşbirliği alanlarına baktığımızda dediğim gibi muharip birlik gözükmüyor. Neticede sivil ve askeri personelinizin Libya'ya gitmesi söz konusu. Bir noktada sizin personelinizi karşı taraf için hedef yapabilir mi? Burada bir risk var, bunu kabul etmeliyiz. Esas önemli olan bana göre taraf olmadan keşke iki tarafla beraber hareket ederek niye öyle bir strateji sağlayamadık. Berlin süreci var. BM'de bazı çalışmalar var. Türkiye Rusya arasındaki ilişkilere de dikkat edersek, bence burada Türkiye tek başına sözkonsu kapsamda bile bunu daha genişleterek biraz daha uluslararası meşruiyet kazandırarak, tek başına değil de belki Berlin süreciyle hareket edemez miydi? Netice olarak herhalükarda bu Güvenlik ve Askeri İşbirliği alanı içinde dahi kalınsa riskler var. Burada bir risk alıyorsunuz, taraf olma durumunuz var. Bundan sonra Libya'nın geleceğini görebilmek de çok zor.

"RUSYA'NIN HEDEFİ TÜRKİYE'Yİ ABD VE NATO'DAN KOPARMAK"

Meclis'te 25 Aralık günü tartışılacak. Bu milli bir konudur. Dışişleri Komisyonu'ndaki görüşme notlarını da okudum. Elbette muhalefet partilerin görüşlerini de önemsiyorum. Bu olayı kısa vadeli olarak değil uzun vadeli olarak düşünmekte yarar var. Direk olarak taraf olmak size ne getirecek, ne götürecek bunun tartışılması lazım. Rusya olayı stratejik, uzun vadeli oynuyor. Türkiye'yi mümkünse batıdan, Amerika'dan ve NATO'da uzaklaştırmak ana hedefi. Stratejik hedefi bu. Libya Rusya açısından stratejik bir olay değil. Rusya'nın Libya konusunda Türkiye'yi karşısına alacağını zannetmiyorum. Bana göre Rusya'nın hedefi Batı'dan, ABD'den, NATO'dan koparmak. Bu konuda başta Rusya olmak üzere Fransa ile sıkı işbirliği yapılmasından yanayım. Böylece riskleri asgariye çekmiş olursunuz. Ortada bir oyun var ve nasıl biteceği de belli değil. 

"SURİYE'NİN KUZEYİNDEKİ YPD'NİN VARLIĞI BİZİM İÇİN TEHDİTTİR"

Bu milli bir konudur, önemli bir konudur. Suriye'de 2014'ten başlarsanız bir enerjimizi sarfediyoruz. Suriye ile Libya aynı şey değil tabii. Özellikle Suriye'nin kuzeyinde oluşan PKK'nın uzantısı YPG'nin yapılanmasını Türkiye için beka tehdidi olarak görüyorum, bu net, altını çiziyorum. Meclis'te bu tartışılsın. Muhalefetin görüşleri de dikkate alınsın diye düşünürüm. Meclis'in bütününün kabul edebileceği, en azından 4 partinin birleşeceği çözüm oluşulması daha uygundur diye düşünüyorum. Bir asker olarak siz şunu düşünürsünüz, risk olur mu olmaz mı? Her türlü riske karşı tedbir alacaksınız. Olabilecek en kötü ihtimali düşüneceksiniz şimdiden, bu en kötü ihtimale karşı da gerekli tedbirleri şimdiden alacaksınız. Bazan dünya savaşlarına bakıyorsun bir kıvılcım gibi gözüküyor ama ayrı nedenler var. Olur olmaz değil her an hazır olmak zorundasınız. Libya ile bizim Münhasır Ekonomik Bölgeler açısından önemli bir safhadayız. Libya için isteğimiz, Libya uzun yıllar Osmanlı devletinin hükümranlığı altında yaşamış, 74 Kıbrıs Barış Harekatı'ndan baktığımızda huzur ve güven isteriz, kardeşler birbirini öldürmesin isteriz. 

"MUSTAFA KEMAL LİBYA'YA ÜÇ KEZ GİTTİ"

Mustafa Kemal'in iki Libya olayı var. 1908'de Talat Paşa, Mustafa Kemal'in Libya'ya gitmesini istiyor. Orada ayaklanma çıkmış ve orada görev almasını isteyecek. Birinci gidişinde ayaklanmaya karşı mücadeleye girecek. Mustafa Kemal'in gayrinizami harp tecrübesi bir bakıma. Onunla ilgili çok notları var. Mustafa Kemal kitabında ben onlara değinmiştim. İkinci gidişi İtalyanların 1911 Eylül'ünde Trablus'u işgal etmesi üzerine olacak. İtalyanların Libya'yı işgaline karşı aslında Osmanlı askeri çok yok, subaylar gidiyor. Çoğu da gönüllü. Oradaki yerel halkı organize edekek mücadele etmesi söz konusu. Birlik teşkil ediyor, örgütlüyor, çatışmalara, mücadelelere giriyor. Mustafa Kemal yaralanıyor orada. Mustafa Kemal üç kere gitmeye çalışıyor, üçüncü de muvaffak oluyor. Tobruk ve Derne'de görev alacak. Enver Bey de buraya gelecek ve Bingazi'de Mustafa Kemal'in komutanı oluyor. Mustafa Kemal'in gerek 1908'de gerek 1911'de gittiğinde Libya Osmanlı toprağı, bizim toprağımız, karıştırılmasın. Şimdiki olayla pek bağlantı kurmak ne kadar doğru o ayrı.

"MUSTAFA KEMAL'İN ÖNCELİĞİ TÜRKİYE CUMHURİYETİ'NİN KURULMASIYDI"

Montrö 20 Temmuz 1936 tarihinde imzalanıyor. Bundan 13 yıl evvel 24 Temmuz 1923 Lozan. Öncesinde Sevr var. Lozan'da Türkiye'nin çözemediği demeyelim de arzu ettiği boyutlarda çözüme ulaştıramadığı sorunlar var. Bunlardan bir tanesi Boğazlar konusu. Türkiye Lozan'da Boğazlar konusunu istediği gibi çözemeyecektir. İkincisi Irak sınırı. Musul ve Kerkük bölgesi. O konuyu da arzu ettiğimiz seviyede çözemeyeceğiz. Bir de İskenderun Hatay bölgesi. Daha önce Ankara Antlaşması ile Fransızlarla çözdük. Bir barış masasında fiilen orada, o toprak parçasını elinizde tutamıyorsanız, karşı taraf mağluplar değilse herşeyi elde etmeniz mümkün değil. Bu bir gerçek. Biz Lozan'da karşımızda Yunanistan'ı bir kenara bırakın. İngiltere dolaylı olarak arkasında. Biz İngiliz askeriyle nerede çatıştık? Fiili olarak yok. Fransızlar'la güneyde var. Lozan'da biz Yunanistan'ı bir kenara bırakın, Yunanistan'ın arkasında İngiltere vardır. Lozan'da biz I. Dünya Harbi'nin galipleriyle oturmuşuz masaya. Musul ve Boğazlar konusunda İngiltere çok vazgeçilmezdir. Türkiye Cumhuriyeti devletinin bir an önce kurulması mı önemli, yoksa daha uzun vadelere bırakıp Musul ve Boğazlar meselesinden bu konuyu kitlemek mi önemli? Mustafa Kemal birincisini tercih edecektir. 

"BİZ BOĞAZLAR'DAKİ HAKEMLİĞİMİZİ MONTRÖ'DE KAZANDIK"

Biz Lozan'ı imzaladığımızda İngiliz askeri hâlâ İstanbul'da. O şartlarda kabul ettirdiğiniz bir anlaşmadan bahsediyoruz. İstanbul işgal altında hala. 6 Ekim'de terkedecekler. Trakya aynı şekilde. Mudanya ile boşaltılacak. Lozan'da Boğazlar'ı istediğimiz gibi çözemedik. Montrö, Boğazlar Sözleşmesi, Çanakkale, Marmara Denizi ve İstanbul Boğazı. Boğazlar denince bu üçünü anlayacağız. Montrö'de bizim kazandığımız, Uluslararası Komisyon Boğazlar'dan geçişi kontrol eden onlardı, bu yetkiyi onlardan biz aldık. Türkiye, Boğazlar'dan geçişin kontrol yetkisini eline aldı. İkincisi Boğazlar silahsızlandırılmış statüdeydi, biz orayı savunamıyorduk. Bu da kaldırıldı. Montrö Anlaşması'nın uygulanması yetkisini alıyorsunuz. Silahsızlanma kalkıyor, asker koyuyorsunuz. Türkiye Montrö ile Boğazlar üzerinde hakem oluyor. Bunun anlamı o. Kural koymuyor, kuralları uyguluyor. Kurallar uluslararası konferansla konulmuş. Siz o kurallara göre tek hakemsiniz.

"MONTRÖ SİZE TAM ANLAMIYLA BİR HÜKÜMANLIK VERİYOR"

Dolayısıyla Boğazlar üzerinde tam bir egemenliğiniz var. Burada ticaret gemileri ve savaş gemileri kavramı var. Eğer savaş halindeysek ve Türkiye'de savaşta ise ticaret gemilerine kapatabiliyorsunuz. Onun dışında barış halinde ticaret gemilerine kapatma yetkiniz yok. Savaşta olan ülkelerin gemilerine kapatıyorsunuz. Türkiye savaşan değilse sadece savaşan devletlerin devletlerine yasak koyabiliyor. Savaş halindeyse hepsine yasak koyabiliyor. Savaş gemileri üzerinde Montrö size ciddi yetki veriyor. Türkiye savaşta ise dilediği gibi hareket edebiliyor, burada hekemi değil hakimi oluyor. Montrö hiçbir şey vermiyor demek doğru değil. Size tam hükümranlık hakkını veriyor.

"MONTRÖ TAM ANLAMIYLA BİR DENGELER SİSTEMİ"

Karadeniz neden önemli? Birincisi Karadeniz kapalı bir deniz değil. İki ABD ve NATO özellikle Karadeniz'deki varlığını arttırmak istiyor. Bu da bir gerçek. Son NATO zirve bildirisini okursanız 'Karadeniz'de gücümüzü arttıracağız' deniyor. Bu demek Rusya'yı daha yakından kontrol edelim ve İran. Bununla bağlantılı olarak da gemilerle olan bir enerji akışı var. Bir noktada onu da nasıl kontrol ederiz konusu var. Bu konu hep önemli. Bizim için önemli olan, Montrö bir denge sistemi kurmuş. O kuralları siz tarafsız uygularsanız hiçbir sorun yok. Bugüne kadar Türkiye bunu tarafsız olarak uyguladı. İlk yaşanan kriz Gürcistan krizi. 2008'de yaşandı. Onun akabinde Genelkurmay Başkanı oldum. İnsani yardım amacıyla gidecek Amerikan gemileri sorun oldu. Türkiye, Montrö'yü tam olarak uyguladı. Amerika savaş gemilerinin geçmesi için 14 gün evvel bildiri yapacak. 30 bin tona kadar çıkıyor. Bunu aynen uyguladı. Karadeniz'e kıyısı olmayan ülkeler açısından üç kısıtlama var. 14 gün evvel bildireceksiniz. Karadeniz'de bulundurulan gemilerinin toplamının tonajı belli. Toplam 45 bin tonu geçmemesi lazım. Bu Amerika'yı limitliyor. En orta boy gemileri 10 bin tonun üzerinde. İki 21 gün kalıyorsun.

"MONTRÖ'YE TARAFSIZ OLARAK UYGULAYACAĞIZ"

Amerika ne ister? Hiçbir kısıtlama olmasın. Büyük gemilerini de geçireyim. Tonaj olmasın, uzun süre kalayım. İşte Montrö bunu engelliyor. İnsani yardımla ilgili olarak büyük bir gemi geçirmek istediler, müsaade edilmedi. Ben 2008 Eylül'de Genelkurmay Başkanı oldum. Gürcistan olayı kapanıyordu. Bana 'Gürcistan krizinde Montrö'nün uygulanmasıyla ilgili size bir şikayet oldu mu?' dediler. Diyorum ki: Kimse bize Montrö'yü sormadı, soramaz da. Çünkü biz tarafsız uyguladık. Ne yazıyorsa onu uyguladık. Karadeniz'in güvenliği Karadeniz'e sahildar ülkelere ait bir sorumluluktur. Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin, TSK'nın bakış açısı şudur, Montrö çok önemlidir, Lozan'ın yanında bizim kuruluş temel anlaşmalarımızdan birisidir. Sonra Bulgaristan ve Romanya ilk önce NATO'ya girdi 2004. 2007'de de AB üyesi oldu. İki ülke o tarafa kaydı. Gürcistan olayları 2008 oldu. Rusya ne yaptı? Müdahale etti, durdurdu. 2014'te Ukrayna krizine geliyoruz. Kırım'a geldi oturdu. Rusya, Bulgaristan ve Romanya'yı öbür bloka kaybettikten sonra artık Gürcistan ve Ukrayna'yı kaybetmez, savaşı bile göze alır. Çünkü ikisini kaybetmesi demek Karadeniz'i kaybetmesi demek. Biz ne yapacağız? Montrö'yü tarafsız olarak uygulayacağız.

"KANAL İSTANBUL'U MONTRÖ İÇİNDE DÜŞÜNEMEZSİNİZ"

Kanal İstanbul yapılınca ne olur? Dış politika konusunda her fikiri ciddi olmak kaydıyla, farklı görüşler de olabilir. Farklı görüşlerin seviyeli, birbirine hakaret etmeden söylenilmesi önemli. Bu görüşlerin dikkate alınması da önemli. Dış politikada bir yanlış adım atarsanız bunu düzeltemezsiniz. 1964'de BM Güvenlik Konseyi'nde Kıbrıs Cumhuriyeti'ni Kıbrıslı Rumlar temsil ediyor diye imza attık, bugün hala çözemiyoruz. Dış politika konusunda farklı görüşleri dinleyelim, farklı yorumlar olabilir. Birisinin görmediği noktayı bir başkası görebilir. Dış politikada anlaşmalar biraz muğlaktır, bunların yorumlarını uzmanlardan iyi anlamak lazım. Kanal İstanbul, Montrö bağlamında bir noktada dış politika konusudur. Kanal İstanbul yapılırsa ne olur? Birincisi bu konuda çok deneyimli Rıza Türmen'in bir yazısı vardı. Hazırlıklarımı yaparken o yazıdan istifade ettim. Türkiye'nin yetiştirdiği uzmanlardan birisi. AİHM'de yıllarca görev yaptı. Uluslararası hukukta tecrübeli, saygın bir insan. Kanal İstanbul yapılırsa Montrö içinde düşünemezsiniz. Montrö Anlaşması'nın dışında bir oluşum olarak karşımıza çıkıyor. Kanal İstanbul'a yönlendirme yetkiniz hiçbir şekilde yok. Ticaret ve savaş gemilerini yönlendiremezsiniz.

"SİZ KANAL İSTANBUL'U YAPTIĞINIZDA KOŞULLARDA DEĞİŞİKLİK YARATIYORSUNUZ"

Savaş gemilerinin geçişinde de aslında kanallar, Suveyş kanalında falan engelleme yok. 1921'de Kiev kanalıyla ilgili olarak Daimi Adalet Divanı'nın kararı var. Diyor ki, iki açık denizi birleştiren yapay bir su yolunun bütün dünyanın kullanımına adanması durumda bu su yolu doğal boğazlara benzerlik gösterir. Kanal İstanbul yapılırsa Montrö dışında ayrı bir durum yaratıyor. Peki Montrö'yü nasıl riske eder? Montrö'nün son iki maddesi 28 ve 29. maddesi. 28. maddesi Montrö'nün tamamen ortadan kaldırılması ve durdurulmasıyla ilgili. Bazı maddelerin değiştirilmesiyle ilgili de 29. madde. Uluslararası hukukta bir kural var, koşullarda değişiklik olması. Siz Kanal İstanbul'u yaptığınız zaman koşullarda bir değişiklik yaratıyorsunzu. Montrö'nün dışında ayrı bir yapılanma. Koşullarda değişiklik olması durumunda taraflar bu anlaşmaya son verme ya da uygulamayı durdurma hakkına sahip. İlgili yerlere müracat edecekler. Diyecekler ki, 'Kanal İstanbul koşullarda değişiklik yarattı'. O zaman Montrö'ye kaldıralım, yeni bir sistem belki. O zaman haydi yeni bir konferans. Daha kötüsünü de yaratabilir. Koşullarda önemli bir değişiklik oluyor.

"BÜYÜK MÜCADELE SONRASINDA 83 DENİZ HUKUKU SÖZLEŞMESİ'NE KOYDURDUK"

Konferansta ne olacak? Bu kritik bir konu. Montrö'de size hükümranlık ve güvenlik veren bir durumla karşı karşıyayız. Birinci tehlike Montrö'nün tamamen ortadan kaldırılması ve uygulanmasının durdurulması. Montrö'ye imza atan devletlerin uluslararası konferansa çağrılması söz konusu. Kimler o devletler? İngiltere, Fransa, Rusya, Hindistan, İtalya, Yunanistan, Romanya, Bulgaristan var. Toptan kaldırılması halinde berbat bir durumla karşı karşıya gelebilirsiniz. Egemenliğiniz riske girecek. Denilebilir ki, 'daha iyi şartlar', bu mümkün değil. 1983 Deniz Hukuku Sözleşmesi var. Rıza Türmen diyor ki, uluslararası boğazlardan geçiş rejimi kıyı devletlerine Montrö'nün verdiği yetkileri vermez. Montrö'den kazandığımız uluslararası anlaşmalarla düzenlenen Boğazlar'ın statüsünü saklı kalmasını zorla koydurduk. 83 Deniz Hukuku Sözleşmesi, uluslararası boğazlardan geçiş rejimi olan bize Montrö'nün bugün verdiği hak ve yetkileri vermez. Ki biz bunu büyük mücadele sonucunda buradan kazanılan hakların saklı kalmasını 83 Deniz Hukuku Sözleşmesi'ne koydurduk. Çünkü çok büyük risk var.

"ULUSLARARASI HUKUKTA KOŞULLARDA DEĞİŞİKLİK OLMA DURUMU VAR"

Montrö bize hükümranlık veriyor. Barış halinde hakimiz. Savaş alanında hakimiz. Montrö Anlaşması'nda 28. madde önemli. Bu facia bir durum, tasavvur dahi etmek istemem. Karşı taraf 'Kanal İstanbul'la koşulları değiştirdiniz, uluslararası hukukta koşullarda değişiklik olması durumu var, gelin yeni bir konferansa gidelim'. Bir de 28. madde diyor ki, 'eğer siz Montrö'yü yürürlüğünden kaldırdınız, yeni düzenlemeye geçseniz dahi geçiş ve gidiş özgürlüğü ilkesi sonsuza kadar sürer'. 29. madde ise bazı maddelerin değişikliğe uğraması, tonaj kısıtlamaları, süre, Karadeniz'de bulunacak toplam tonajında kısıtlamalar. Fırsat bulursa ABD bu kısıtlamaların değiştirilmesini gündeme getirebilirler. 

"MONTRÖ TÜRKİYE'NİN TARAFSIZLIĞINI KORUMASINDA EN ÖNEMLİ ETKEN"

Konferansa gelince, oybirliği ile karar alınır diyor. Tonaj ve süre konusunda Türkiye 'hayır' derse 'olmaz' diyor. Bunu iyi düşünmek lazım. Uluslararası hukuk, diplomasi bu konularda Kanal İstanbul'un Montrö'nün geçerliğini sorgulamaya açabilir diye endişe duyuyorum. Esas önemli olan Montrö, bir güvenlik, Karadeniz sahildar devletlerin güvenliği aslında Akdeniz'de kuvvet dengesini de sağlıyor. Ruslar da istediği her gemiyi geçiremiyorlar. Denizaltıları mesala, günde bir tane geçirebiliyorlar. Rusya'ya da kısıtlamalar var. 2. Dünya Harbi'nde Türkiye tarafsızlığını korudu, savaşa girmedi. Bence Türkiye'nin tarafsızlığını korumasında en önemli elindeki etken, koz Montrö Anlaşması'ydı. Bu anlaşma olmazaydı Türkiye 2. Dünya Harbi'nde tarafsızlığını korumada zorlanırdı. Anadolu ve Trakya savaş alanına dönerdi. Rusya ve ABD arasında olacak çatışmada Türkiye savaş alanına dönüşür. 2. Dünya Savaşı'nda Almanlar Boğazlar'dan geçişi göze alamadılar. Alman donanmasının Boğazlar'dan rahat geçtiğini düşünelim, dünya savaşının ruhu değişirdi. Bizim tarafsızlığımızı Montrö koruyor. Rusya ile ABD'nin çatışmayacağının garantisi var mı? Tarafsızlığı Montrö bize sağlıyor. Anlaşmayı tam olarak uyguladığımız zaman ne o ne de öbürü bir şey diyebiliyor. 'Yurtta Barış Dünyada Barış'ın temel amacı hak ve menfaatlerinizi koruyacaksınız. Eğer hakkınızı ya da menfaatinize birisi tecavüz ederse 'Yurtta Barış Dünyada Barış' dedim diye bir şey yok. Caydırıcı nitelikteki orduyu, ekonomik, siyasi, askeri gücümüz caydırıcı güçte olacak.

"KANAL İSTANBUL'DA TRAKYA İKİYE BÖLÜNÜYOR"

Türkiye'ye olacak bir saldırı. Ben devlet adamı olarak olabilecek gibi düşünmem lazım. Olabileceğine yönelik senaryoları hazırlamam lazım. Bir saldırı olursa ben Trakya'yı nereden savunacağım? Mümkün olduğu kadar en ileriden savunacağım. Kanal İstanbul olursa Trakya ikiye bölünüyor. Bu Trakya'yı en ileride savunma yapacak birlikleri olumsuz etkiler yapar. Anadolu'dan gelecek veya Kanal'ın doğusundan gelecek lojistik akışlar. Takviye kuvvetleri. Ankara'daki birliği gerekirse Trakya'ya getireceksiniz. Trakya'da nereden geçeceğiz? Bunlar düşman atışlara, tahriplere hassas mı? Düşman ilk önce oraları tahrip edecek sizin lojistik akışınızı engellemeye çalışacak. Biz Trakya'yı en ileriden savunacağız. Kanal İstanbul'la Trakya'yı bölüyorsunuz. Geriden gelecek hareketleri engelliyorsunuz. Bu doğru bir şey değil.

"SEVR SİZE SADECE İSTANBUL'U BIRAKIYORDU"

Trakya'yı ileriden savunulması sorunlar oluşturur. Lojistik akışlar, takviye kuvvetlerin gelişi zorlaşır. Bakan Harbi'nde biz Bulgar kuvvetlerini Çatalca'da durdurduk. 2. Dünya Harbi'nde Almanlar Bulgaristan'a girdiler. İnönü, Fevzi Çakmak girecek gibi hazırlık yaptık. En ileride Çakmak savunma hattını oluşturduk. İngiliz Genelkurmayı 'siz bu savunma hattını değil de geride yapın' diyor. Çatalca hattını önerecekler. Sevr olayı önemlidir. Trakya bağlamında söyleyeyim. Sevr Anlaşması'na göre Trakya'da size nereyi bırakıyor? İstanbul'u bırakıyor. Daha açık konuşalım. Lord Kurzon diyor ki, Çatalca çizgisi. Terkos Gölü'nü de çok tartışıyorlar. Terkos Osmanlı'da kalsın, Trakya'daki sınırı Çatalca çizgisinden geçsin. Karşı tarafın hep böyle düşüncesi var. Fırsat olursa Türkiye'yi Avrupa'dan atmak. Sevr'de Gelibolu'da Yunanlara verilecek. Çatalca'ya kadar olan hat Yunanlara verilecek. Terkos'u İstanbul'un su ihtiyacı olarak bırakıyorlar vs. vs.

"MONTRÖ MUSTAFA KEMAL'İN ESERİ"

Sevr 10 Ağustos 1920'de imzalandı. 30 Ekim 1918'de Mondros'u imzalıyorsun. İşgaller başlıyor. 2 yıl sonra Osmanlı'yla Sevr Anlaşması gündeme geliyor. Niye 2 yıl geçti? Osmanlı'da paylaşacak pasta çok büyük. Kim nereyi alacak? İzmir'e Yunanların çıkması, Trakya'ya gelmesi. Hem Trakya'dan girecekler hem de İzmir'den girip neredeyse Ankara'ya gelecekler. Bir de toprakların fiilen işgal edilmesi söz konusu. Meclis-i Mebusan Misak-ı Milli'yi Şubat'ta ilan edecek. Meclis'i de dağıtıyorlar. Kim kaldı? Saray. Vahdettin 42 kişiyi toplayacak 'Sevr'i kabul edelim' diyecek. 1 kişi hayır diyor. Sonra Damad Ferit Hükümeti düşecek. Meclis de olmadığı için onaydan geçmeyecek. Mustafa Kemal Atatürk Kurtuluş Savaşı sonucunda kimi yendi? Yunan ordusu ve Yunan hükümeti. Yunan Hükümeti'nin başbakanı idam edilecek. İngiliz hükümetini yendi. Üçüncüsü de İstanbul Hükümeti'ni yeniyor. Basit olay değil. Üç hükümeti deviren bir lider, Kurtuluş Savaşı veren lider. Dolayısıyla Lozan, Montrö onun eseri. Biz onun eserlerine sahip çıkmak durumundayız.