Haftanın Kitapları
Biyografiden öyküye, araştırmadan romana, anıdan şiire bu hafta da pek çok kitap okurla buluştu. İşte yeni çıkan kitaplar arasından sizin için seçtiklerimiz...
1927 YAZI-AMERİKA
(Bill Bryson)
1927 yazında Charles Lindbergh Atlantik'i tek başına geçti, Babe Ruth aynı sezon 60 home run yaparak uzun yıllar kırılamayacak bir rekora imza attı. Hollywood'da The Jazz Singer, sesli filmleri geniş kitleler için gerçeğe dönüştürerek sinema tarihinde yeni bir çağın kapısını açtı. Henry Ford, otomotiv dünyasını değiştiren Model T'nin üretimini durdurmuş, yerine Model A'yı yetiştirmeye çalışıyordu. Aynı yaz dört önemli uluslararası bankacının aldığı kararlar ise farkında olmadan 1929'daki borsa çöküşüne ve ardından gelecek Büyük Buhran'a giden ekonomik zeminin hazırlanmasına katkıda bulunuyordu. Lindbergh'den Al Capone'a, Sacco ve Vanzetti'den Babe Ruth'a… Bill Bryson, olağanüstü yoğunluktaki 1927 yazını ve modern Amerika'nın şekillendiği dönemi çarpıcı bir tarih anlatısına dönüştürüyor. Kitap, tarih kitaplarında genellikle birbirinden ayrı anlatılan olayları aynı dönemin parçaları olarak bir araya getiriyor. Diplomat Kitap'tan çıkan 1927 Yazı-Amerika yalnızca bir tarih anlatısı değil; medyanın, teknolojinin, sporun, siyasetin, ekonominin ve popüler kültürün bugünkü biçimlerine nasıl ulaşmaya başladığının da hikâyesi.
BEN JACK MORTIMER'DİM
(Alexander Lernet-Holenia)
Yirminci yüzyılın önde gelen Avusturyalı yazarlarından Alexander Lernet-Holenia, İş Kültür Yayınları'ndan çıkan bu psikolojik suç ve gerilim romanında, 1930’ların Viyana’sında bir cinayet kurbanının kimliğine bürünen genç taksi şoförünün hikâyesini anlatıyor. Şoför Sponer taksisine bindikten sonra daha varış noktasına ulaşmadan öldürülen ve daha sonra Amerikalı işinsanı Jack Mortimer olduğu anlaşılan bu adamın entrikalarla dolu tekinsiz hayatına çekilir. Genç adamın işçi sınıfına ait gerçekliği, Mortimer’ın seçkin ve kibar sosyal çevresiyle keskin bir tezat oluşturur. Sponer’nın bir dizi talihsiz olayın birbirini izlemesiyle kendini içinde bulduğu kara yanlışlıklar komedyası, insanın çoğunlukla öngörülemeyen kaotik koşulların insafına kaldığı bir dünyaya işaret eder. Lernet-Holenia iki kez beyazperdeye uyarlanan 1933 tarihli romanında, insanı içindeki şeytanla birlikte teşrih masasına yatırırken; iyilik ve kötülük, sevgi ve intikam, hakikat ve delilik arasındaki belli belirsiz çizgiyi geçmenin aslında ne kadar kolay olduğunu bize gösterir.
GULYABANİ
(Hüseyin Rahmi Gürpınar)
“Âlemin aklını mezata çıkarmışlar da yine herkes kendininkini beğenip almış...” Gulyabani, Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın korku ile toplumsal eleştiriyi ustalıkla buluşturduğu en önemli romanlarından biridir. İlk kez 1912 yılında yayımlanan eser, halk arasında yaygın olan batıl inançları ve hurafeleri sorgulayan güçlü bir anlatı sunar. Issız bir konakta yaşandığı söylenen esrarengiz olaylar etrafında gelişen hikâye; okuru korku ile mizah, gerilim ile gerçek arasında sürükleyici bir yolculuğa çıkarır. Doğaüstü gibi görünen olayların ardındaki insan zaaflarını, çıkar ilişkilerini ve cehaleti gözler önüne seren yazar; aklın ve sorgulamanın önemini etkileyici bir kurguyla işler. Dokuz Yayınları'ndan çıkan ve mizah ile gerilimi aynı potada eriten Gulyabani, yalnızca bir korku romanı değil; aynı zamanda dönemin toplumsal yapısını hicveden, Türk edebiyatının en özgün ve zamana meydan okuyan klasiklerinden biridir.
BREZİLYA ULUSAL SİNEMASI
(Lisa Shaw-Stephanie Dennison)
VakıfBank Kültür Yayınları'nın Sanat Kitaplığı, Ulusal Sinemalar serisinin yeni halkası “Brezilya Ulusal Sineması” okurlarla buluştu. Lisa Shaw ve Stephanie Dennison’un kaleme aldığı eser; Brezilya sinemasının tarihini, geçirdiği dönüşümleri ve kültürel dinamiklerini kapsamlı bir bakışla ele alarak bu alanda önemli bir başvuru kaynağı niteliği taşıyor. Brezilya sinema tarihine arşivlik bir katkı sunan kitap, bugüne dek çoğu zaman göz ardı edilen popüler film türlerini hak ettikleri konuma taşırken, 1960’lı yıllarda uluslararası alanda büyük yankı uyandıran avangart Cinema Novo akımını da güncel bir bakış açısıyla değerlendiriyor. Shaw ve Dennison, özellikle etnik köken ve ırk ekseninde son yıllarda gelişen yıldız kuramlarını hem dünyaca tanınan Brezilyalı oyuncular hem de daha az bilinen yerel sinema ikonları üzerinden inceliyor. Böylece eser, yalnızca ülke sinemasının estetik ve tarihsel gelişimini değil, ulusal kimlik, kültürel temsil ve toplumsal dönüşümle kurduğu çok katmanlı ilişkiyi de görünür kılıyor.
İSLAM ÖNCESİ DÖNEM TÜRK YEMEK SOSYOLOJİSİ
(Hayati Beşirli)
Türk tarihi, arkeolojik bulgular ışığında yaklaşık 5000 yıllık köklü bir geçmişe sahip. Bu uzun tarihsel süreç, Avrasya ve Asya'nın farklı bölgelerinde gerçekleşen kültürel, ekonomik ve toplumsal etkileşimlerle şekillenmiş. Türk kültürünü anlamanın en temel yollarından biri ise yemek ve mutfak kültürünü incelemek. Hayati Beşirli, Phoneix Kitap'tan çıkan bu çalışmda, yemeği yalnızca biyolojik bir gereksinim olarak değil; kimliğin, toplumsal katmanlaşmanın ve kültürel mirasın önemli bir unsuru olarak ele alıyor. Eserde Türk yemek sosyolojisi incelenirken antropoloji, tarih, ekonomi ve tarım bilimlerinden yararlanılmış; yemek kültürünün çok yönlü yapısı disiplinler arası bir yaklaşımla değerlendiriliyor. Çalışmada, İslam öncesi dönem Türk yemek ve mutfak kültürü; beslenme alışkanlıkları, üretim ve tüketim biçimleri, kullanılan gıda ürünleri, pişirme teknikleri, bunların toplumsal yaşamla ilişkisi çerçevesinde kapsamlı bir şekilde ele alınıyor...
LAGOM
(Gül Gölge)
"... Bu kelimeyle ilk kez birkaç yıl önce bir tatilde, sabah saatlerinde katıldığım bir yoga dersinde tanıştım. Dersi veren eğitmen dersin sonunda Lagom felsefesinden bahsetti. Bu tek kelimenin içinde barındırdığı anlam benim bundan sonraki hayat felsefemi temsil ediyor artık. İsveççe'ne çok ne de az, tam kararında anlamına geliyor. Her şey kararında. Yani ne çok sevgi, ne çok öfke, ne çok merhamet, ne çok gaddarlık, ne sadece siyah, ne sadece beyaz. Sık sık hatırlatıyorum bunu kendime." Gül Gölge, dışarıdan bakıldığında imrenilecek derecede sorunsuz hayatlar yaşıyorlarmış gibi görünen iki eski sevgilinin yıllar sonra beklenmedik bir iş görüşmesinde karşılaşmalarıyla başlayan uyanışlarını ve kendilerini özgürleştirme çabalarını anlatıyor. Bir yanda Deha, Itır; bir yanda onların birbirlerinden uzak kaldığı zamanlarında hayatlarına kattıkları Demir, Nevra ve diğerleri... Vazgeçişler, var sanılanın yok olduğunu hissedişler, boşluğa düşüşler, hüzünler... İletişim Yayınları'ndan çıkan Lagom, bir aşk hikâyesi anlatırken, insan ruhu, ilişkiler ve kendini yeniden var edebilme gücü üzerine de düşündürüyor.
OTOGİZOŞİ: JAPON HALK MASALLARI
(Osamu Dazai)
Yirminci yüzyıl Japon edebiyatının önde gelen yazarlarından, sıradışı hayatıyla da meşhur Osamu Dazai’nin İkinci Dünya Savaşı’nın en karanlık günlerinde yazdığı eseri Otogizoşi, Japon folklorunu ve masal geleneğini modern edebiyatla buluşturan olağanüstü bir başyapıt. Dazai’nin geleneksel anlatıları kendi ironik, mizahi ve insan ruhunun derinliklerine inen kalemiyle yeniden yorumladığı kitap, savaşın yarattığı yıkımın ortasında edebiyatın sığınılacak en büyük liman olduğunu gözler önüne seriyor. Yazarın halk masallarından ilhamla kaleme aldığı bu beş hikâyede; yüzünde ur olan bir adam, boynuzlu iblisler, intikam peşinde koşan bir tavşan ve kurnaz bir tanuki gibi figürler, insanın çelişkilerini, kibrini ve yalnızlığını açığa çıkaran modern karakterlere dönüşüyor. Dazai, kadim masalları kendine has trajikomik üslubuyla baştan kurgularken, en karanlık çağlarda bile hayal gücünün ve edebi direnişin önemini hatırlatıyor. İthaki Yayınları'ndan çıktı...
KOCALAR
(Holly Gramazio)
Bir tavan arası. Sayısız olasılık. Ve her seferinde yeni bir koca. Lauren bir sabah uyanır ve kendini evinde, daha önce hiç görmediği bir adamla bulur. Adam, onun kocasıdır. Fakat Lauren'in bir kocası yoktur. En azından dün geceye kadar yoktu. Evin duvar rengi, mobilyalar, fotoğraflar değişmiştir. Telefonundaki fotoğraflarda bile bu adam vardır. Üstelik o tavan arasına her çıkışında, bambamşka bir "koca" ortaya çıkmaktadır: biri mimar, biri koşucu, biri feminist, biri aşçı, biri de tamamen çıplak bir şakacı... Her biri gerçektir, her biri evin sahibi gibi davranmaktadır. Gerçeklik mi değişmiştir, yoksa Lauren'in hayatı mı baştan yazılmaktadır? Holly Gramazio, İnkılap Yayınevi'nden çıkan Kocalar'da evlilik, kimlik ve olasılıklar üzerine hem komik hem de garip bir hikâye sunuyor.
Bir kadının kendi hayatının sınırlarını test ettiği, her yeni "kocayla" birlikte kim olduğunu yeniden sorguladığı benzersiz bir hikâye.
TRAGEDYANIN GÜNCELLİĞİ
(Christoph Menke)
Modernite, tragedyanın geride kaldığı, aklın ve özgürlüğün trajik kaderi yendiği bir çağ mıdır? Christoph Menke, felsefe ve edebiyat kuramı arasında köprüler kurduğu Tragedyanın Güncelliği'nde bu yerleşik inancı kökünden sarsıyor. Düşünüre göre trajik olan, bugünkü yaşamımızda ve özellikle yargılama pratiklerimizde capcanlı bir şekilde karşımızdadır. Sophokles'in Kral Oedipus'u üzerinden yürütülen okumada Oedipus, kaderin kör bir kurbanı olmaktan ziyade, kurduğu hukuki soruşturma ve verdiği amansız hükümle kendini mahkûm eden rasyonel bir modern yargıç portresi çizer. Menke, eylemlerimizle başımıza gelenler arasındaki karanlık uçurumu deşerken, insanın felaketten kaçınmak için attığı her adımın onu tam da o felakete sürüklemesindeki yıkıcı ironiyi açığa çıkarır. Kendimizi bilgili, muktedir ve özgür sanırken, aslında kendi yargılarımızın şiddetine ve aşırılığına nasıl esir düştüğümüze dair kışkırtıcı bir sorgulamadır bu. Ketebe Yayınları'ından çıkan Tragedyanın Güncelliği, estetik ile pratik, oyun ile zorunluluk arasındaki o kadim arafı keşfe çıkanlar için bir başucu kitabı.
FELSEFE, DİN VE SANATTA ÇİRKİN
(Hasan Ocak)
Prof. Dr. Hasan Ocak'ın Çınaraltı Yayınları'ndan çıkan bu çalışmasında ele alınan “çirkin”; ilk bakışta “güzel”in karşıtı olan bir kavram gibi görünse de felsefe, din ve sanat perspektiflerinden incelendiğinde son derece karmaşık, çok katmanlı ve dönüştürücü bir anlam alanına sahip kavram olduğu görülecektir. Çirkin, yalnızca estetik bir yargı değil; aynı zamanda insanın varlıkla, hakikatle, kutsalla ve kendisiyle kurduğu ilişkinin bir yansımasıdır. Bu bağlamda çirkin; dışlanan, bastırılan ya da yok sayılan bir unsur olmaktan ziyade, düşüncenin ve yaratımın merkezinde yer alan kurucu bir kavram olarak değerlendirilmelidir. “Güzel” ve “çirkin” arasındaki diyalektik ilişki de yalnızca estetik bir mesele değil; aynı zamanda varoluşsal bir sorundur. Bu nedenle “çirkin”, dışlanması gereken bir “öteki” değil; anlaşılması gereken bir “öteki ben”dir. Onu anlamak, aslında kendimizi anlamanın bir başka yoludur.