Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        MEHMET AÇAR- HT GAZETE - KÜLTÜR SANAT

        90’lı yılların başında popüler sinema isteyenler, festivallerde ödül kazanan filmleri “bunalım filmi” diye küçümserlerdi. Hatta Beyoğlu Sineması, o yıllarda inadına bir “Bunalım Filmleri Haftası” düzenlemişti. Şimdi çok şükür popüler bir sinemamız var da isteyen Türk sinemasını batırma korkusundan uzakta istediği gibi “bunalım filmi” çekebiliyor. Geçen hafta Adana’da Ulusal Yarışma bölümünde bir araya gelen filmlere genel olarak baktığımızda, bir bunalım ve sıkıntı halinden söz etmek mümkün. Listenin en popüler filmi “Çanakkale Yolun Sonu” dahi savaşı hamaset edebiyatıyla değil, ağabeyin kardeşi koruma kaygısı üzerinden anlatıyordu. Savaştan yola çıkan iki filmden “Sarıkamış 1915” yaşamda kalma mücadelesine, “Jin“ ise genç bir kızın özgürlük arzusuna odaklanıyordu.

        TAŞRA SIKINTISI

        Ağırlık taşra sıkıntısı filmlerindeydi. “Yozgat Blues”un şarkıcısı üç beş kuruş para kazanmak için gittiği Yozgat’ta, şövalyelik uğruna elinde avucunda ne var ne yoksa kaybediyordu. Taşra bünyesinden atıyordu onu. Benzer bir durumu “Daire”nin iki ana karakteri de yaşıyordu. Üniversiteden ayrılmış, şehirde tutunamamış felsefeci, babadan kalma arsasını satmak için gittiği kasabada bürokrat ile avukatın tezgâhına geliyor, Türkiye’yi saran büyük inşaat hamlesi karşısında sinek gibi eziliyordu. Ödenekli tiyatroların kapatılma hamlesi ise belediyenin sözleşmeli yönetmenini işinden ediyordu. İki çocuk annesi yönetmen belediyenin iş garantili kurslarına devam edip ölü yıkayıcısı olmaya çabalarken entelektüel felsefeci birahanelerde tuhaf oyunlar oynuyordu. Sembolik sahneleri, karakterin zihninde geçen baba-oğul muhabbetleriyle “Daire”, bir taşra kâbusunu andırıyordu. “Hadi Baba Gene Yap” ise daha gerçekçi bir bunalım filmiydi. Askere gitmek istemeyen genç ile militarist babası Anadolu’nun ferah manzaralarında daraldıkça daralıyordu. “Lal”, Yumurtalık’ta film çeken Yılmaz Güney’le fotoğraf çektirmek isteyen iki çocuğun 1970’lerin Türkiye’sinde yaptığı bir yolculuğun filmiydi. Yoksulluğu ve çaresizliği anlatan “Lal”, trajik finaline doğru ilerlerken dönemin Türkiye’sinden manzaralar sunuyor, eli sopalı timleri bir kez daha hatırlatıyordu.

        “Soğuk”, yönetmenlik, senaryo, oyunculuk ve prodüksiyon kalitesi açından “Lal”, “Hadi Baba...” ve “Daire”den birkaç gömlek daha iyiydi ama tanıdık bir hikâye anlatıyordu. Mekân Kars, fahişe Rus, ona âşık olan adam ise bir demiryolu memuruydu. Taşra sıkıntısı, bu kez bir tutku öyküsüne dönüşüyor, memleketin kronik erkeklik meseleleri de ihmal edilmiyordu. “Soğuk” iyi bir filmdi ama jüri, görüntü ödülü dışında pas geçmeyi tercih etti. Ödül verilmeyen “Hayatboyu” da kesinlikle kötü değildi. Çok iyi oyuncuları, harika kadrajları, inceliklerle dolu bir senaryosu vardı ama Türkiye için yeni bir üslupla dahi olsa, tanıdık bir “şehirli kadın hikâyesi” anlatıyordu.

        “Gözümün Nuru” da şehirde geçen bir gerçek yaşam hikâyesiydi. Filmin yönetmenlerinden Melik Saraçoğlu, görme yetisini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya geldiği günleri ve sinemaya duyduğu aşkı ailesiyle birlikte beyazperdede yeniden canlandırıyordu. Sinemada çoğunlukla kriz üretim merkezi olan aile bu kez, bir dayanışma kurumu olarak seyirciyi de jüriyi de baştan çıkarmayı başardı. Adana’da bu yıl başta “Yozgat Blues” olmak üzere filmlerin aldığı ödüller tartışma çıkaracak cinsten değildi. Ama jürinin oylamayı unutmuş gibi önemli ödülleri paylaştırması, açıkçası ödülleri biraz değersizleştirdi.

        GÜNÜN ÖNEMLİ MANŞETLERİ