Aranan kültürel korku canavarı bulundu!
Kerem Akça, bu hafta vizyona giren filmleri değerlendirdi
KEREM AKÇA / keremakca@haberturk.com
28 ŞUBAT FİLMLERİ
Bazı ülkelerde ‘kültürel korku’ dediğimiz şey sapına kadar vardır. Japonya’da 1960’lara kültürel ‘kaidan eiga’ alt türüne kadar uzanan hayalet öyküleri, ABD’de 70’lerde iyiden iyiye artan eli bıçaklı katiller bu duruma en önemli örnek. Ama Türkiye’de gerçek bir korku geleneğinden bahsetmek zor. Sinema tarihi kitaplarına girişimizin bile geç olduğunu varsayarsak bu konuda ‘ucuz’ örneklerle sınırlı kalmamız gayet doğal.
KORKU FİLMLERİ TÜCCAR KAFASIYLA ÜRETİLİYOR
Ama sektörde üretimin artmasıyla aslında bu konuda da bir atılım geldi. Taylan Kardeşler’in “Okul”u (2004) kilit bir yere otururken, iki kol açıldı. Bunlardan ilki Amerikan sinemasının estetiğini ve geleneğini izleyen Hollywood usulü filmler, ikincisi ise ‘cin filmi’ne yaslanan kültürel, dini korku tanımları. Bu ezberlerin dışına çıkıp da bir şeyler çabalayanlarsa genelde ‘çağ dışı’, ‘ucuz zevk’ ya da ‘çöp’ deyimiyle anıldı.
Zira ‘korku üretimi’ dediğimiz şey, dışarıdan tüccar kafasıyla bakınca ‘altı üstü bir katil, iki masum kız koyucan, iki de kanlı sahne çektik mi tamamdır arkadaş’ gibi kolaycı bir algıya yol açabiliyor. Bu zihniyetle ‘alt seviye’ eserlerin yaygınlaşması kaçınılmaz hale gelebiliyor. Ancak bu ortamdan yararlanarak seviyeyi biraz yukarı çıkaran isimleri de es geçmemek lazım. Taylan Kardeşler’in gotik korku filmi “Küçük Kıyamet” (2006) bana kalırsa bu konuda profesyonelliği zirveye taşıyıp değer kazanırken, ‘Musallat’ın kaliteli cin filmi ayağına dahil edilmesi muhtemel.
‘KURONEKO’ İLE AKRABALIK IRSİ Mİ?
Ancak cinler ve Amerikan katilleri derken içimize dönüp ‘Gulyabani’, ‘Van Gölü Canavarı’ gibi gerçeklerle fazla hesaplaşmadık. Bunu yaptıysak da 2012 tarihli “Van Gölü Canavarı”ndaki gibi bir ‘yanılsama’ olarak yorumladık. Aynen Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın 1913 tarihli ‘Gulyabani’ öyküsünde olduğu gibi… Yeni korkuda lanetli köy, deprem gibi kabusa dönüşen meseleler yoluyla bir şeyler yaratmak en başvurulan şey oldu. J-Horror’a yaslanan zihin yapısına Amerikan korkusunu dahil edince son zamanda iyiden iyiye ‘buluntu film erozyonu’na dönüşen bir sektörden bahsedebiliriz.
Geçmişten de Yılmaz Atadeniz’in kült işlerini (bkz. ‘Kilink’ serisi) ve çalıntı yeniden çevrimleri düşününce, Akdeniz kültürüyle yoğrulmuş samimi, cana yakın bir Türk’ü korku katili olarak zihnimizde canlandırmak ‘şaka mı yapıyorsun?’ tepkilerine yol açıyor. Ama nasıl Japon korkusunun öncü ismi Kaneto Shindô “Kuroneko”da (“Yabu no Naka no Kuroneko”, 1968) önceki yüzyıllarda samuraylar arasında geçen, kara kedi lanetli bir doğaüstü katil/hayalet/efsane tanımı yaratmışsa, bunun da tam karşılığı bizim sinemamızda canlanıyor gibi. Orçun Benli, “Gulyabani”de (2014) böylesi bir gerçekle yüzleşmiş. Üstelik o eser gibi ormandan beslenerek.
SANKİ ‘OKUL’U ORMANDA CANLANDIRIYOR
Amerikan korkusu kadar ciddi veya Japon korkusu kadar geleneklerine bağlı olmadan bizim insanımızın korkulara yaklaşımını feyz almış. B sınıf geleneğini bilinçli bir dolaşıma sokarken, belki Sam Raimi’nin ‘The Evil Dead’ (‘Şeytanın Ölüsü’) serisini de hatırlatmış. Böylece büyüsüydü, zombisiydi, slasher katiliydi derken karşımıza bir ‘kültürel canavar’ çıkmış. ‘Gulyabani’ adlı, ışınlanma, kılık değiştirme yeteneğine sahip, aşağı yukarı 2.5 metre uzunluğundaki bu ‘mahluk’ aslında 1930’lar Hollywood’undan kopup gelmiş gibi.
Frankenstein ile benzer özelliklere sahip olsa da konuşmuyor ve bilimsel özellikleri yok. Fazlasıyla da Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın varlığını reddettiği 1913 tarihli edebi eserinden kopup gelerek ‘beden’ bulmuş gibi gözüküyor. Bunun üzerine eklenenler ise “Halka”nın (“Ringu”, 1998) kuyusu, ‘Çocuk Oyunu’nun (‘Child’s Play’) t-shirt’ü, “Süt Kardeşler”in (1976) ‘camdan bakma sahnesi’ gibi “Okul”un (2004) genelde ABD kaynaklı ‘gençlik korkusu’ (‘teen-horror’) için yaptığını daha kırma bir yapıya kavuşturmak için var.
TAŞRAYA YOLCULUK EDİP DOĞAÜSTÜ OLAYLA KARŞILAŞANLAR
Aslında “Gulyabani”, bir filmin çekim, yaratım sürecine odaklanıyor. “Kanlı Tepeler”in (“The Hills Have Run Red”, 2009) 70’lerin gerçekçi korku filmlerinin katilleriyle yüzleşme ve o döneme ait kayıp bir filmi bulma serüvenine benzer bir şablonu, ‘buluntu film’le akrabalığından çıkarıp Yeşilçam estetiğiyle bağ kurarak canlandırıyor. Bunun ucu da dört güzel kızın macerasına, arayışına çevriliyor. Arabayla giderken karşılaşılan ‘gözlüklerle zor gören adam’, “Teksas Katliamı”nın (“The Texas Chain Saw Massacre”, 1974) zor konuşan, hafif deformasyon geçirmiş, güney aksanlı ve ‘karakterleri cehenneme sokan’ tiplemesiyle eşdeğer.
Devamında da avcılardan oluşan, onun da dahil olduğu üç kişilik tim, Mustafa Üstündağ önderliğinde ABD’nin kırsal kesimindeki yöresel aksanın ve sistematiğin yerini alıyor. Bu ‘Yeşilçam’ hassasiyeti taşıyan tabandan bir mizah yükselirken, Balçın, Uğur, Ateş ve Öcalan da aslında makyajlarıyla dalga geçecek bir seviyeye geliyorlar. “Ölüler Konuşmaz Ki” (1975), “Büyü” (2004), “Gomeda” (2006), “Öldür Beni” (2008) ve “Konak”ın (2009) kıvamında bir ‘taşraya yolculuk edip lanetle, büyüyle, doğaüstü olayla karşılaşan kişiler’ formülü uygulanıyor. Bir bakıma şehir yaşamının dışına çıkma arayışı devreye sokuluyor.
FLASHBACK SAHNELERİ GERİLİMİ ARTTIRIYOR
“Okul”un okulda yaptığı pastiş dokuya akraba bir başka korku-komedi, canavar tanımının etrafını sarıyor. “Hayalet Süvari”nin (“Sleepy Hollow”, 1999) MacGuffin’ini andıran ağaç kovuğu kullanımlı cinayet sekansı bir tarafa Gulyabani’nin iyi çizildiği, tasarlandığı söylenebilir. Perihan Savaş’ın ‘büyücü’ değil de ‘falcı’ yerine konan tiplemesi de işliyor. Geçmişle kurulan bağda lanetin anlatılış şekli kırılgan durmayan, sahici bir süreç oluşturuyor. Siyah-beyaz dokunun ‘post-prodüksiyon’ görmesi bile bir özen içeriyor.
Bu durum da filmin inandırıcılığını anbean arttırırken, kendi korkularınla yüzleşen dört kızı amacının dışına çıkarsa bile finale varışlarını anlamsız kılmıyor. Görüntü yönetmeni Vedat Özdemir, bir kez daha kendisinden istenenlere uyum sağlarken, kurgunun Yeşilçam’a yakınlığı gözlerden kaçmıyor. Röntgenci kamera kullanımı böylesi filmlerin profesyonel duygusunu çoğu zaman geçiriyor. Araya sokulan efektler kör kör parmağım gözüne durmuyor. En azından yerleştirilme açısından bir bilinç içeriyor.
BAZI EFEKTLER VE AÇILIŞ SEKANSI YAPAY DURUYOR
Ama bunların bir kısmı yapay, kitsch (bayağılık estetiği) durup ana tansiyonu yaralıyor. Hatta filmin açılış sekansının niye ve ne sebeple bu kadar yapmacık veya sonradan yerleştirilmiş gibi durduğu çözülemiyor. Ancak ormana girişten çıkışa kadarki bölümde fazla sıkıntı yok. “Gulyabani”, kendini hiç ciddiye almadan canavar tanımlı bir korku-komedi örneğine uzanıyor. Bizde yapılması gerekeni canlandırıyor.
Kimi teknik sıkıntılara karşın, taşrada, kırsal kesimde olup bitene dair bir kapı açıyor. Benli’nin ilk filmi “Bu Son Olsun”daki ‘ikinci yarıyı unutma veya kolaya getirme’ gibi belirgin zaafları burada sürenin 86 dakikaya çekilmesiyle daha asgariye iniyor orası kesin.
FİLMİN NOTU: 5.5
Künye:
Gulyabani
Yönetmen: Orçun Benli
Oyuncular: Deniz Uğur, Ceyda Ateş, Didem Balçın, Merve Öcalan, Perihan Savaş, Cüneyt Arkın
Süre: 86 dk.
Yapım yılı: 2014
20. yüzyılın başı ile 21. yüzyılın başı New York’unu bir arada bulunduran, temelde güçleri olduğu için dışlanan üç karakterin hikayesi… “Kış Masalı”, sinema tarihine yaratıcı öğelerle bezenmiş, türsel konumunu doğru belirlenmiş bir fantastik aşk tanımı armağan ediyor. Hikaye kurgusunun kullanımından ince tespitlere, görkem algısından destansılığı törpüleme arzusuna kadar birçok tarafıyla işliyor. Ama başrol oyuncusu Colin Farrell’ın ve yönetmen Goldsman’ın projeye uyumsuzluğu, ritim tutturma ve duygusal damarı sahici kılma konusunda zaaflara yol açıyor.
Öyküsünden “Somewhere in Time”ın (1980) yeğeni veya “Benjamin Button’ın Tuhaf Hikayesi”nin (“The Curious Case of Benjamin Button”, 2009) kuzeni olarak anılma potansiyeliyle dikkat çeken, Sanayi Devrimi’nin yavaş yavaş devreye girdiği dönemden fışkıran bir öteki serüveni ya da romantik masal... “Kış Masalı” (“Winter’s Tale”, 2013), senaryolarıyla tanınan Akiva Goldsman’ın ilk reji deneyiminde Colin Farrell, Russell Crowe ve Jennifer Connelly’yi idare etme becerisini sınamamızı sağlıyor. Görkemli bir prodüksiyonla yürüyen dolambaçlı bir ‘fantastik aşk filmi’ tanımının peşine düşüyor.
FARKLI BİR ‘NEW YORK’ TEMSİLİ
Mark Helprin’in 1980’lerin başında yazdığı romanının aslında ufku açık. Bir anlamda sessiz sinemadan fışkıran, “Hilkat Garibeleri” (“Freaks”, 1932) ile akraba bir öteki hikayesi olarak da anılabilir. Buradan olayı Eastwood’un “Öteki Dünya”sına (“Hereafter”, 2010) kadar getirebiliriz. Ama özünde zamanlar arası dolaşımı yön olarak belirlemiş, bir gangsterin İrlandalı öksüz ve hırsız oğlunun hikayesi bu.
Bir anlamda ‘beyaz atlı prens’ motifini ve ‘Oliver Twist’in şablonunu aynı bedende birleştiren bir dönem filmi gibi başlıyor. ‘Adalet şehri’ne gelen ‘Peter Lake’in gözünden, “Batman”den (1989) “New York Çeteleri”ne (“Gangs of New York”, 2002) uzanan çok farklı ‘Büyük Elma’ temsillerinden bir yenisini perdede yaşatıyor.
UNUTULMAZ TUTKU VEYA DESTANSI AŞK
“Kış Masalı”nın bu noktasında aslında 21 yaşındaki aristokrat ve veremli bir kıza aşık olan Peter’in ‘unutulmaz tutku’su başlıyor. Asla bunu itiraf edemeyen karakter, onun büyülü güçleriyle bir malikaneye hapsedilmesine seyirci kalıyor. Ne yalan söyleyelim, bir ‘Rapunzel’ hissiyatı alıyoruz.
Goldsman tüm bu ‘süper gücü olan tiplemeleri’ ne çizgi romansı bir üsluba, ne de görkemli bir sinema diline kavuşturuyor. Oynanmamış renklerin arasına belki biraz ışık yansıtarak şehrin, eyaletin ‘gece güzelliği’ni yansıtmak istiyor. Bu durum “Kış Masalı”na, kış arka planının doğurduğu bir ‘Karlar Kraliçesi’ masalı ihtişamı da yüklüyor.
FANTASTİK GÜÇLERLE VE ZAMAN YOLCULUĞUYLA İLERLİYOR
Ancak daha ziyade destansı aşk öykülerinde gördüğümüz ‘alt sınıftan erkek-üst sınıftan kızın yakınlaşması’ gibi bir formül canlanıyor arka planda. Kimi zaman safkan bir ‘tearjerker’a (melodram) uzanan kırılgan bir yapı izliyoruz. Farrell’ın 2000’lere atlaması ise aslında ‘kanatları olan atı’ ile gerçekleşiyor. Joker benzeri bir çizgi roman kötü adamını andıran Russell Crowe’dan Farrell’a kadar herkes bu masalı yaşıyor.
Çocuksu bir noktaya da uzanmıyor. Aksine zaman yolculuğu, fantastik güç gibi kavramlar ışığında hikaye kurgusuyla yerinde oynayan bir aşk tanımı canlanıyor. Unutulmaz aşk “Unutamadığım Aşk” (“An Affair to Remember”, 1957) veya “Aşk Hikayesi” (“Love Story”, 1970) gibi değil. Ama arkasında ‘verem’ (ya da günümüzde ‘kanser’) taşımasıyla ve reenkarnasyonla ilgilenmesiyle değer kazanıyor.
OLABİLDİĞİNCE YARATICI BİR ÇALIŞMA
Mitolojik kabuğu fantastiğe bitiştirerek bir anlamda ‘boynuzlu at’ tasvirine ‘Barbie atı’ ile bir yorum getiriyor. Goldsman kimi karelerde fazla durağan kalıp yönetmenlik koltuğuna adaptasyonu tamamlayamazken, Farrell da 1916 ile 2000 arasındaki geçişlerde biraz tökezliyor. Ancak eldeki malzeme o kadar çekici ki bir anda filmden uzaklaşamıyorsunuz. Sadece ‘bu kadar çok malzeme dağınık mı kalıyor, yoksa bir bütün oluşturuyor mu?’ diye içinizden geçiriyorsunuz.
Sanki Vallée’nin “Ruh Eşim” (“Cafe de Flore”, 2012) ile yaşattığı metafiziksel-fantastik aşk filmindeki ‘ruh eşi’ meselesinin daha damardan canlanmış hali oturuyor yamacımıza. Ama “Kış Masalı”, kışın geçen, “Somewhere in Time” ile “Benjamin Button’ın Tuhaf Hikayesi”yle akraba acılı bir romantizm öyküsü daha ziyade. İki bölüm arasındaki bağları kuvvetlendirip geleneksel zaman yolculuğuna kaymaması veya “A Matter of Life and Death” (1946) gibi öte dünyayla ilgilenmemesi bu formülün içinde olabildiğince yaratıcı kalmasına olanak tanıyor. Ama Goldsman ile Farrell’ın bu dünyaya uyumsuzluğunu da her daim üzerinde ‘bir zaaf’ olarak taşıyor.
FİLMİN NOTU: 5.4
Künye:
Kış Uykusu (Winter’s Tale)
Yönetmen: Akiva Goldsman
Oyuncular: Colin Farrell, Jessica Brown Findlay, Russell Crowe, Jennifer Connelly, William Hurt
Süre: 118 dk.
Yapım yılı: 2014
Atatürk büstünü kazara kıran lanetli inek Sarıkız’ın köy sakinlerinin psikolojisine etkisini, kâh ‘siyasi/sosyal taşlama’, kâh ‘durum komedisi’ özellikleriyle kavrayan bir eser. “Sürgün İnek”, Anadolu’da geçen ve inanılmayacak olayları gözler önüne seren yerli komedilerin biri olmaya çalışırken oyuncuların neşesini uzun metrajlı filmin omurgasına yayamıyor. Meselesinin açtığı 28 Şubat süreci kaynaklı tartışmayı ise sanki söylemsizlikle dolduruyor.
‘Vizontele’ geleneğine tutunan eserlerin adedi gün geçtikçe artıyor. “Entelköy Efeköy’e Karşı” (2011), “Hükümet Kadın” (2013), “Umut Üzümleri” (2013) derken şimdi soluğu “Sürgün İnek”in (2014) yamacında alıyoruz. Şüphesiz kültürel yaşamımızın en büyük parçalarından biri her şeyin bir ‘absürdlük’ ile karşılanma ihtimali. Bu sayede de aslında bolca sinemasal malzeme veririz.
MASUM BİR İNEĞİN MACERALARI MI?
Gomalak köyünde geçen “Sürgün İnek” de Atatürk büstünü kırdığı için başına gelmedik kalmayan masum bir ineğin maceralarını ele alıyor. Onun macerasından ziyade etrafındaki karakterleri bu ‘kilit damar’a bağlamaya çabalıyor. Fon olarak 28 Şubat sürecini ve 1997 tarihini alması ise projeye bir politik sorumluluk ve risk getiriyor. Aslında bir ‘hayvan motifi’ üzerinden özellikle Balkan sinemasında böylesi örnekler mevcut. Ülkemizde de çok anormal gelmiyor.
Serkan Öztürk’ün senaryosu da bu durumun üstesinden etraftaki karakterlerin düştüğü durumla gelmeye çalışıyor. Yönetmen Ayhan Özen, 1.85:1 formatında bir şaryo, bir vinç ve arkasına yerleştirilen yakın-orta planlarla devamlılık kurgusunu kalkındırıyor. Yalapşap yürüyen Yeşilçam komedisi veya TV dizisi olarak anabileceğimiz bir estetik karşımıza çıkıyor.
OYUNCULAR KALICI OLMAK İÇİN UĞRAŞIYOR
Buradan ulaşılan noktalarda Şebnem Sönmez, Koksal Engür, Necip Memili, Eşref Kolçak, Fırat Tanış gibi başarılı oyuncular filmi etkisi altına alıyor. Bu damarın dışına çıkmak ise kelimenin tam anlamıyla kırılgan geçişlerle mümkün. Kurgucu Aydın Yıldırım’ın küçük ekrandan çıkıp geldiği çok açık.
Görüntü yönetmeni Aydın Sarıoğlu’nun ise ışık ve renk konusunda doğal görüntünün çekici renk paletine yüklenip, seyirciyi yerinden hoplatmamayı arzuladığı söylenebilir. Bu tabandan yola çıkınca aslında oyuncuların sahneyi kontrol altına almasının canlanan bütüne ne katkısı var? sorusu ortaya çıkıyor. Lanetli ineğin yerine alınan arabadan tutun kasabaya gelen öğretmene, demokrasi grubuna ve daha nicesine kadar her şey bir hiciv için planlanıyor.
Ama film 40-50 dakikayı aşınca karşısına çıkan yokuşlu yolu çok da kavrayamıyor. Bazı yan hikayeler eksik gözükürken, oyuncular büyük oynamadığında kendimizi boş duvara bakıyormuş gibi hissediyoruz. ‘Vizontele’nin senaryo samimiyeti çok fazla doldurulamıyor. “Sürgün İnek” de Malatya’nın samimi kasaba yaşamından ziyade 28 Şubat sürecinin yol açtıklarıyla anılacak ‘siyasi’ açıdan tartışmalı bir filme dönüşebiliyor.
FİLMİN NOTU: 3.5
Künye:
Sürgün İnek
Yönetmen: Ayhan Özen
Oyuncular: Hasan Kaçan, Şebnem Sönmez, Köksal Engür, Fırat Tanış, Vildan Atasever, Cezmi Baskın
Süre: 123 dk.
Yapım yılı: 2014
“Böcek” ve “Katil Joe” gibi günümüze uyum sağlayamayan tiyatro uyarlamalarının müsebbibi Tracy Letts, bu sefer en sevilen oyununun perde temsili ile karşımızda. “Aile Sırları”, diyalog yazımı ve abartılı performanslar açısından dikkat çekse, sanatsal haz verse de, bunları bir bütünde buluşturma konusunda sıkıntılar çekiyor. Streep, Roberts ve Lewis’in başarılı performanslarına karşın ‘bir etkileyici diyalog, bir çarpıcı performans’ matematiğini gözümüze sokuyormuş izlenimi yaratıyor.
“Aklı Havada”nın (“Up in the Air”, 2009) gerçekçi şubesi olarak akıllarda yer eden “Büyük Adamlar” (“The Company Men”, 2010) ile dikkat çeken John Wells, burada tecrübeli bir kadro ve senarist ile bir araya geliyor. Orada senaryo yazmanın yol açtığı zafiyeti bir kez daha tekrarlamayarak doğru bir adım atıyor. Ama Tracy Letts etiketli “Aile Sırları” (“August: Osage County”, 2013) teatral sıfatının anlamını hak eden bir esere dönüşmekte zorlanmıyor. Kameranın sürekli tiyatro salonundaki seyircinin yerine konduğu, genelde diyalogların bu durumu bertaraf etmeye çabaladığı süreç aslında “Amerikan Güzeli” (“American Beauty”, 1999) sonrası bir işlevsiz aile filmine uzanmıyor.
OYUNCULARA YÜKLENİYOR
Aksine alkol ve uyuşturucu bağımlılığının üzerine giden 50’lerde hakimiyet kuran Tennessee Williams uyarlamalarını akla getirip o zamana geri dönme arzusu uyandırıyor. Bu da filmin, başta Meryl Streep, Julia Roberts, Juliette Lewis, Dermot Mulroney olmak üzere bütün oyuncularının döktürmesine karşın sinema bütünü olarak akılda kalmasını engelliyor. Üst-orta sınıf banliyö ailesinde uyuşturucudan yasak ilişkiye, alkolden eşcinsellik itirafına uzanan birçok şey, ‘itiraf bombardımanı’ ve ‘çözülme’ yaratıyor.
Ailenin liderinin ölmesiyle anne ile üç kız kardeşin bir araya gelmesi her şeyi tersine döndürüyor. Özellikle kilit yemek sahnesi büyük oranda bu konuşan ve kahkaha atan ekibi devreye sokuyor. Bu tabanın dramatik bir uçuruma doğru ilerlerken oyunculara yüklenmesi aslında kalite getiriyor.
LETTS BİR KEZ DAHA ‘TEATRAL’LİKTEN ÇEKİYOR
Ama “Aile Sırları” bir türlü ‘teatrallik’ten ve ‘daha önce görmüştüm’ hissiyatından kurtulamıyor. Bu da tek eve sıkışan mizansenin doğal renklere odaklanmasını anlamlandıramıyor. Aksine Streep ve Roberts’ı gözleyerek görsel malzeme peşinde koşmamızı sağlıyor. Breslin’in çocuk tiplemesinden Cumberbatch’in itirafçı tiplemesine kadar herkes bir bütünü tamamlamak, ailenin sırlarını ortaya döküp tehlikeli yüzleşmeleri canlandırmak için varlar. Ölümün arkasından dökülenler de sanki ‘karanlık’ tarafı açığa çıkarıyor.
Tüm bunların işin ucunu kutsal aileye kadar götürüyor. Ancak ölümle, kayıpla birlikte öğrenebilecek gerçekler devreye sokuluyor. Tracy Letts’in kesilmesine izin vermediği teatral ambalaj, filmi yaralayıp ‘karakter draması’ tabanından uzaklaştırıyor. “Aile Sırları”, “Böcek” (“Bug”, 2006) ve “Katil Joe” (“Killer Joe”, 2011) gibi eserlerin benzer sorunlarını perde eğlencesi için barındırıyor.
Nokta atışı diyalogların yaşam düzenine ağır bir yük bindirmesi, oyuncuların yanında yükselen bir başka konu ya da taktik. Wells’in filmi beldesinin tutuculuğu, ‘kardeşinin sevgilisi ile yatmış’, ‘eşinden ayrılmış’ büyük kardeşten başlayan bir ‘iletişim patlaması’nı, ‘hiçbir şeyin iyi gitmemesi’yle dolduruyor. Tiyatro eseri olarak sahnede izlemesi keyifli, ama sinema perdesi için ‘demode’ bir seyir süreci yaratıyor.
FİLMİN NOTU: 4
Künye:
Aile Sırları (August: Osage County)
Yönetmen: John Wells
Oyuncular: Meryl Streep, Julia Roberts, Juliette Lewis, Dermot Mulroney, Margo Martindale, Julianne Nicholson, Benedict Cumberbatch
Süre: 120 Dk.
Yapım Yılı: 2013
Tahrir Meydanı’nda başlayıp 2011 Mısır Devrimi’ni tetikleyen masum direniş halen devam ediyor. “Meydan”, bu duruma arşiv görüntülerinin kıvraklığından beslenen bir muhaliflik ve gerçekçilikle yaklaşıyor. Bizim Gezi Parkı’nda yaşananlara benzer bir toplumsal olayı, ‘gözlemleme’ inadını yitirmeden resmetmesiyle hem siyasi hem de sinemasal değer kazanıyor.
Bush’un saklı belgelerini açığa çıkaran “Kontrol Odası” (“Control Room”, 2004) ile dikkat çeken Jehanne Noujaim, bu sefer de güncel bir tartışmaya odaklanıyor. Mısır’daki Tahrir Meydanı’nda yaşananlara odaklanıp soluğu masum protestocuların arasında alıyor. Bu durum büyük oranda şiddete ve kontrolü elinden kaçıran rejime karşı bir direniş anlamına geliyordu.
HER AÇIDAN GEZİ PARKI’NI ÇAĞRIŞTIRIYOR
Din eksenli siyasete, haksızlıklara, mahkeme kararı alınmadan hapse atılan aktivist kişilerin durumuna isyan, Y kuşağının gözünden YouTube ve sosyal medya üzerinden, aynen Gezi Parkı’nda yaşananlar gibi canlanıyor. Bu gençler, 25 Ocak 2011’de start alan ‘azim’le 18 günde, 30 yıldır süregelen bir geleneği yıkmayı beceriyor. Onların inançla, pes etmeden ilerleyen öykülerine girerken ise gerçekçiliği benimsiyoruz. Enerjiği veya tembeli, has Müslümanı veya göstermelik Müslümanı fark etmeksizin herkes aynı noktada buluşuyor. Her türlü özgürlüğün kısıtlanmasına karşı çıkmak için bir araya geliyor.
Aralarına katılan Hollywood’da çalışan Mısırlı oyuncu Khalid Abdalla’nın katkısı, aslında bizim Mehmet Ali Alabora’nın Gezi Parkı’nda yarattığı ‘coşku’ ve ‘hareketlenme’yle eşdeğer bir ‘destek verme’ düşüncesi... Buradan da gözümüzün önünde meydanın çevresinde 2011’den bu yana olup bitenler tüm çıplaklığıyla canlanıyor. Askeri darbenin de önüne geleni yıkıp geçmesi derken, atanan cunta lideri Muhammed Mursi’nin bile onları temsil etmemesi ise bir ‘duygu sağanağı’ anlamına geliyor nihayetinde. Müslüman Kardeşler’in konumu da bir hayli kritik ve ‘idealizm’ peşindeki direnişçi grup için fazlasıyla itici…
SANKİ IRAK SAVAŞI’NIN BİR TÜREVİ
“Meydan”, bir karakterin dediği gibi bir direniş değil bir savaşı anlatıyor. Bunu bir şiddet olayı değil, bir insanlık kıyımı olarak da çevirebiliriz. Polisin uyguladığı orantısız şiddetin, attığı sis bombalarının, gaz bombalarının ve daha fazlasının görsel karşılığı, tabiri caizse bir ‘savaş cephesi’ne sokuyor bizi. Ortadoğu’daki Irak Savaşı’nda olup bitenleri hatırlatıyor.
Bu sayede de aslında önümüzde canlanan ‘duvar yazıları’nın müthiş özenli, özgün ve artistik haliyle Gezi Parkı’nın daha Arap ve Müslüman tarafa dönmüş hali gibi. Bizim de Gezi Parkı’nda yaşananlar aynı özgürlük mücadeledesine, Marksist değil özgürlükçü iradeye çıkıyor. “Meydan” da en çok bu açıdan bir gerçekçilik, gerçek olaya bağlılıkla satmayı beceriyor.
Bunun öncesinde Tahrir manzaraları ya da 2011 Mısır Devrimi görüntüleri çıkaran kısa veya uzun metrajlı belgeseller ise ‘arşivler’de ayrı bir yere sahip. Ama belgesel tekniği açısından bakınca geleneksel metotlara tutunan bu Noujaim eseri, fazlasıyla etkileyici olmayı beceriyor. Ama kalıcılık konusunda bundan 20 yıl sonra ‘… tane Tahrir belgeseli vardı, Meydan da bunlardan biriydi’ kıvamında bir yere oturacak. Zira sözü geçen olaylar hala devam ediyor ve yenilenmeye, yeni eserlerle yorumlanmaya açık.
FİLMİN NOTU: 5.5
Künye:
Meydan (Al Midan / The Square)
Yönetmen: Jehane Noujaim
Süre: 99 dk.
Yapım Yılı: 2013
Sinema tarihinin en sivri dilli ve siyasi isimlerinden birinin, banka dünyasının iç yüzündeki dalavereleri gözler önüne serdiği, katilin sermaye olduğu bir sistem eleştirisi. “Kapital”, deneyimli Yunan yönetmen Costa-Gavras’ın anlatı becerisiyle meselesini iyi anlatabilen temiz bir işçilik sunuyor. Modern dünyada zenginliğin nelere yol açabileceğini ‘klasik’ yoldan incelemeye alıyor.
Politik sinemanın has isimlerinden Costa-Gavras, Yunanistan’ın Theo Angelopoulos ile beraber uluslararası alanda en iyi tanınan yönetmenidir. Amerikan hikaye anlatma sinemasına yakın bir gelenek benimseyip meseleyi öne çıkarmasıyla anılmıştır. Başyapıtı “Ölümsüz”le (“Z”, 1969) de bir miras bırakmıştır.
FAKİRDEN ALIP ZENGİNE VEREN BİR KARAKTER
Çoğunlukla Fransa ve ABD’de çalışan yönetmen, “Kapital”de (“Le Capital”, 2013) yine aynı eğilimi gösteriyor. Bir banka kodamanının ‘Robin Hood gibi fakirden alıp zengine vereceğim’ sözünün üzerine gidiyor. Hedonizm, narsisizm ve yozlaşma odaklı bir ‘baronluk hissiyatı’ yaratırken daha ziyade entrikaların ve gammazlama potansiyelinin üzerine gidiyor. Sinemaskop formatında zenginliğin iç dünyasına dair bir fikir telakkisi sunuyor.
Gad Elmaleh gibi ‘komedi’ eğilimli bir oyuncunun ana karaktere uyumu tartışılır. Ancak onun içine düştüğü skandallar, rüşveti öne çıkaran durumlar ve yolsuzluklar filmi bir ‘mesele’ye kavuşturuyor. Bunu da hissettirmeden bir modern dünya eleştirisine çeviren Costa-Gavras’ın kendisi. Belki çok becerikli ve üst düzey bir çalışma değil “Kapital”. Ama derdini bile anlatmayı beceremeyen eserlerin arttığı günlerde ‘temiz bir işçilik’ olarak sınıfı geçiyor.
FİLMİN NOTU: 5.8
Künye:
Kapital (Le Capital)
Yönetmen: Costa-Gavras
Oyuncular: Gad Elmaleh, Gabriel Bryne, Liya Kebede, Natacha Régnier
Süre: 114 dk.
Yapım Yılı: 2013
KEREM AKÇA’NIN VİZYON FİLMLERİ İÇİN YILDIZ TABLOSU
12 Yıllık Esaret (12 Years a Slave): 7
47 Ronin: 3.3
Aşk (Her): 8.3
Bi Küçük Eylül Meselesi: 5.5
Bu İşte Bir Yalnızlık Var: 4.4
Çılgın Dersane 3: 1.8
Çocuk Pozu (Pozitia Copilului / Child’s Pose): 4.2
Daire: 2.9
Düzenbaz (American Hustle): 4.3
Eyyvah Eyvah 3: 2
Frankenstein: Ölümsüzlerin Savaşı (I, Frankenstein): 5.5
Geçmiş (Le Passé / The Past): 7
Gloria: 6.8
Halam Geldi: 3.5
Herkül: Efsane Başlıyor (The Legend of Hercules): 3.8
Hobbit: Smaug’un Çorak Toprakları (The Hobbit: The Desolation of Smaug): 5.9
Jack Ryan: Gölge Ajan (Jack Ryan: Shadow Recruit): 2.5
Kaçış Planı (Escape Plan): 4
Kadın İşi Banka Soygunu: 2.5
Karlar Ülkesi (Frozen): 6.2
Kırık Çember (The Broken Circle Breakdown): 4.8
Kusursuzlar: 6
Lego Filmi (Lego Movie): 7.4
Mr. Banks (Saving Mr. Banks): 5.5
Muhteşem Güzellik (La Grande Bellezza / The Great Beauty): 7.5
Oldboy: 5.4
Para Avcısı (The Wolf of Wall Street): 6.9
Paranormal Activity: İşaretliler (Paranormal Activity: The Marked Ones): 3.2
Patron Mutlu Son İstiyor: 3.7
Recep İvedik 4: 3.5
RoboCop: 4.9
Sadece Aşıklar Hayatta Kalır (Only Lovers Left Alive): 7.7
Sağ Salim 2: Sil Baştan: 3.2
Sen Şarkılarını Söyle (Inside Llewyn Davis): 6.7
Senin Hikayen: 5.3
Sonsuz Aşk (Endless Love): 2.8
Şarkı Söyleyen Kadınlar: 5
Şöhret Tepesi (The Canyons): 2
Vampir Akademisi (Vampire Academy): 3.5
Walter Mitty’nin Gizli Yaşamı (The Secret Life of Walter Mitty): 4.5
Yasak Aşk (Two Mothers): 5.8
Yunus Emre: Aşkın Sesi: 3
Not: Yıldızlar, 10 üzerinden verilmektedir.