Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        KEREM AKÇA / keremakca@haberturk.com

        6 HAZİRAN FİLMLERİ

        ABD’nin Ortadoğu ile ilişkilerinin sinemada milliyetçi, emperyalist ve militarist filmlerle karşılık bulmasına alışığız. “Yarının Sınırında”, bu konuda koşullanan uzaylı istilası filmlerinin kalıplarını tersyüz ederken, karşımıza melez omurgalı savaş karşıtı bir zaman yolculuğu filmi çıkarıyor. ‘Öl, başa sar, tekrar et ve kendini kurtar!’ dayatmasıyla bir bilgisayar oyunu algısı içinde günümüze uygun, linklerle yürüyen bir tür sineması örneği sunuyor. Film, “Bugün Aslında Dündü” ile “The Final Countdown”ın, bir araya gelirken “Dünya İstilası: Los Angeles Savaşı” ve ‘Transformers’tan beslendiği noktada duruyor.

        Japon bilimkurgu-fantezi yazarı Hiroshi Sakurazaka’nın 2004’te kaleme aldığı ‘All You Need is Kill’ romanından uyarlanan “Yarının Sınırında” (“Edge of Tomorrow”, 2014), ‘Bourne’ serisini başlatan Doug Liman’ın yönetmenliğinden besleniyor. Tom Cruise’un “Azınlık Raporu” (“Minority Report”, 2002), “Dünyalar Savaşı” (“War of the Worlds”, 2005) ve “Oblivion”dan (2013) sonra dördüncü bilimkurgusu, köşeli bir ana kahraman kullanmasına karşın geleneksel bir omurgadan beslenmiyor. Aksine kendi kurallarını koymak için yola çıkıyor.

        DÜŞMANLAR NASIL TASARLANMIŞ?

        Aslında son derece basit bir uzaylıların istila ettiği dünya düzeni var. Bunun üzerine ise “Yasak Bölge 9” (“District 9”, 2009) ve “Dünya İstilası: Los Angeles Savaşı”nda (“Battle Los Angeles”, 2011) gördüğümüz ‘sallanan el kamerası’ anlayışı ekleniyor. Ama üslup aksiyona meyilli dursa da onlar kadar yorucu değil. Sinemaskop oranında bir askerin cepheye gitmesini ve orada öldürülmesini izliyoruz. Düşmanlar ise robot-yaratık arası bir tasarımı sahipler. Sanki ‘Transformers’ jenerasyonundan gelme birer ‘Alien’ olarak canlanıyorlar. Büyük oranda bir ‘anime kötüsü’nü andırıyorlar.

        Çölün ortasında çıkmaları ister istemez bir Ortadoğu alegorisi anlamına gelirken, birden fazla kolları olması ‘ötekileştiricilik’i harekete geçiriyor. Kırmızı göz ise ‘sinsilik’ yüklüyor. Ama ABD’nin herhangi bir döneminden gerçek ve net bir savaş zemini canlanmıyor. “Yarının Sınırında”, klişe bir tabandan yola çıkarken, militarist ve emperyalist uzaylı istilası filmlerinin kalıplarını yerle bir ediyor.

        UZAYLI İSTİLASI FİLMİ, ZAMAN YOLCULUĞU FİLMİYLE İÇ İÇE

        Öncelikle Binbaşı William Cage’in yaşadıkları, bir ‘zaman yolculuğu’ trüğü ile defalarca kez başa sarılıyor. Savaşın ortasında uyanan bu karakter, bir anlamda ‘siyasi mücadele’yi önemsemek durumunda kalıyor. Yani “Dünyalar Çarpışıyor” (“War of the Worlds”, 1953) gibi geleneksel uzaylı istilası filmlerinin tersi istikamette bir dağılım var. Bir anlamda parça pinçik edilen hikaye kurgusu “Yaşam Şifresi” (“Source Code”, 2011) ile akrabalık kuruyor.

        Orada paralel evrene ya da alternatif zamana bir hacker sayesinde giden ana karakterin ‘terörist avı’, içinde bulunduğumuz döneme yakışmıştı. Ancak Duncan Jones’un becerisi siyasi gerilimi ‘ordu propagandası’yla doldurmuştu. Burada ise sanki Irak cephesinde geçen ve savaş senaryolarından oluşan bir yapı izliyoruz. Cage, sürekli aynı şekilde ölse de yeniden uyanıp o anları tekrar yaşama olanağına sahip. Türsel damar, 1980 yılından Pearl Harbor saldırısı öncesine ışınlanan uçak gemisinin öyküsünü anlatan “The Final Countdown” (1980) ile akraba.

        ZAMANDA DOLAŞMA ALGISI BİR HAYLİ ‘SERBEST’

        Bunun peşine ‘romantizm’ katan, ‘Hera’ kılıklı bir medyum eklenip, o kişinin elindeki aletle zamanı kontrol edebildiğini söylenince de her şey anlam kazanıyor. Christophe Beck’in alternatif ezgileri ise militarizmden, emperyalizmden uzaklaştırma etkisi yapıyor. Savaş uçaklarını, silahlarını bir ‘kısır döngü’nün içine sokarken, her şeyin saçmalığına dikkat çekiyor. Cruise adına sanki “Birkaç İyi Adam”daki (“A Few Good Men”, 1991) karakter, “Oblivion”daki karakterle yüzleşiyor.

        Ancak ortaya “Oblivion”dan daha becerikli bir iş çıkıyor. Üç kişinin yazdığı senaryo, biraz déjà vu hissiyatı yaratıyor. 80’lerde tek bir zaman yolculuğunu öne çıkarıp iki zaman diliminde olup bitenleri yansıtma ve tesadüfleri değiştirme arzusuna kapılan alt tür eserlerinden biri değil karşımızdaki. Aksine “Mezbaha No. 5”in (“Slaughterhouse-Five”, 1972) birçok zaman diliminde uyanarak akışları fazlalaştırma, serbestleştirme ivmesinin bir üst versiyonu var.

        SAVAŞ SENARYOLARI ANLAMSIZLAŞTIRILIYOR

        “Bugün Aslında Dündü”nün (“Groundhog Day”, 1993), aynı günü tekrar tekrar yaşarken, her birinde uyanma arzusu canlanıyor (“Koş Lola Koş”la akrabalık da belirgin). Zaman döngüsünün içinde kaybolmak ise biraz karakter ile sevgilisinin elinde... Gleeson’dan Paxton’a uzanan üstler bir anlamda tekrar üzerine tekrar getiriyor. “Yarının Sınırında”, hiçbir şekilde savaşın uç noktasına kadar gitmiyor. Aksine fazlasıyla ‘orta bölge’de, ‘sınır’da takılıyor.

        Zamanla uyanılan bölgeyi değiştirerek de zevkli hale geliyor. Bir bilgisayar oyununun ‘seviye atlama’ alışkanlığını akla getiriyor. Cruise’un klasik kahramanı, zekasını arttırarak kazanılan savaş arıyor. Ama bizim elimize savaş senaryoları, yaratıklar ve yönlendirici sözler geçiyor. “Karanlık Saat” (“The Darkest Hour”, 2011), “Dünya İstilası: Los Angeles Savaşı” gibi filmlerin militarist ideolojileriyle yüzleşirken, “Bugün Aslında Dündü” ve “The Final Countdown”ın yoluna sapan bir savaş filmi nesnesi canlanıyor.

        “Yaşam Şifresi”ndeki paralel evren ve sanal gerçeklik meselesiyle akraba bir ‘yeni çağ savaş filmi’ böylece canlanıyor. Yeni zırh teknolojisinin halleri biraz ‘Transformers’ın uzaylı istilasına yaklaşımını akla getiriyor. ‘Robo-yaratık’ ile ‘robot-insan’ karşılaşmasını izliyoruz. Teknolojik aksiyon sahneleri önümüzde bir gözlem aracına dönüşüyor. Liman onları çekmede başarılı ama geniş ölçeğe açılmıyor.

        ‘TETİKÇİLER’ KADAR KALICI OLMAYACAKTIR

        Aksine ‘zaman aralıkları’nda neler olup bittiğini inceliyor. “Yarının Sınırında”, günümüzde “Tetikçiler” (“Looper”, 2011) kadar iz bırakan bir zaman yolculuğu filmi olmayabilir. Ama savaş karşıtı yaklaşımıyla ilgi çekecek, ideolojik açıdan sevilesi bir iş orası kesin. 113 dakikaya yayılmasıyla ise ‘kurulan savaş mizansenleri’ konusunda doyurucu olma sıkıntısı var. Aynı zamanda mizah aşılama arzusu pek tutmazken, tesadüflerle oynama konusu da aşırı zeki durmuyor.

        Ama “Yeşil Bölge” (“Green Zone”, 2010) ile “Bugün Aslında Dündü”nün çatıştığı teknolojik savaş algısı, asla emperyalist sularda yüzmüyor. ABD’nin içine düşebileceği ‘barış ve zafer’ arzusunun nahoşluğuna, zalimliğine dikkat çekiyor. Film, bilgisayar çağında bilgisayar oyunu mantığına uygun bir yapı inşa ederken, savaşın yarattığı kabusa tarafsız bakışıyla vurucu olmak istiyor. Japon kitabının bakışıyla ‘Amerikanlaşma’ noktasında net adımlar atmıyor. Her türle haşır neşir hale gelen zaman yolculuğu filmi bu kez da ‘uzaylı istilası filmi’ ile akraba yapısını ‘savaş filmi’ omurgasıyla garanti altına alıyor.

        FİLMİN NOTU: 6

        Künye:

        Yarının Sınırında (Edge of Tomorrow)

        Yönetmen: Doug Liman

        Oyuncular: Tom Cruise, Emily Blunt, Brendan Gleeson, Bill Paxton, Noah Taylor

        Süre: 113 dk.

        Yapım yılı: 2014

        SANAYİ TESİSLERİNİN VAHŞİLİĞE SÜRÜKLEDİKLERİ

        Irak Savaşı gazisi kardeşinin intikamını almak için kolları sıvayan ağabeyin öyküsünü anlatan “Kardeşim İçin”, geleneksel intikam filmi şablonlarını kullanmıyor. Aksine sanayileşmenin kirli dumanlarla vahşiliğe sürüklediği kederli ruhların, ekonomik krizle şiddete meyledebileceğinin altını çiziyor. Toplumsal bir aile dramına dönüşen eser, şiir gibi çerçevelerle hareketli kamerayı ve renk filtrelerini birleştiren sinematografinin özeniyle büyülüyor.

        Rust Belt’te bir sanayi bölgesinde geçen “Kardeşim İçin” (“Out of the Furnace”, 2013), çelik tesisinde çalışan Russell Baze’in dünyasına odaklanıyor. Onun yatalak babası, Irak Savaşı’ndan dönen gazi kardeşi, sevgilisi ve dahasıyla sarılı ‘sakin’ hayatına giriyoruz. Ancak bu durum zamanla ‘ölümlü dünya’nın tasvirini yapmaya kadar uzanıyor.

        ATMOSFER VE KAMERA KULLANIMININ BİR DİLİ VAR

        Zira Pennsylvania’da, ABD’nin kuzeydoğusunda geçen hikaye, tesislerin havaya bıraktığı ‘kirli dumanlar’ın vahşiliğe sürüklediği kederli ruhların tanımını yapıyor. Görüntü yönetmeni Masanobu Takayanagi, atmosfer için özellikle uğraşıyor. Hava kirliliğini, bulutları, gökyüzünü kullanıyor. Yeşil, turuncu ve kırmızı gibi renkleri ‘yapay ışık’ olarak içeri sızdırıyor. Bunlara da ‘duman/buhar rengi’ ile birleşen bir tonu uygun buluyor. Kadraja sürekli ‘üretimin atıkları’nı yerleştirmeyi planlıyor. Scott Cooper’ın istediği ise halen sanayileşmenin sürdüğü bir yörede sıradan insanoğlunun vahşileşme aşamasını elden geçirmek.

        Sokak dövüşü turnuvalarına ‘yem’ olarak katılan kardeş, ‘av’ ile ilgilenmeye başlayan ağabey, zalim mafya babası, sosyopat bir dövüşçü, arkadaşını aldatan polis ve elbette hapishaneye düşme mizanseni bu durumu doğuruyor. Baştan itibaren şiir tadında sabit çerçevelerin, süzülme yanlısı hareketli bir kameranın (muhtemelen steadicam) ve yer yer devreye giren el kamerasının bir karakter dramasına eşlik ettiğini görüyoruz.

        ADALET VE İNTİKAM ARAYIŞI YETKİN PERFORMANSLARLA SARILIYOR

        ‘Kaza’ ve ‘ölüm’ gibi hikayenin eksenini dönüştürebilen net kavramlar ise ‘adalet arayışı’nı geleneksel, şiddeti körükleyen bir intikam filmine götürmüyor. Aynı sene içindeki “Tutsak” (“Prisoners”, 2013) gibi bu eksenden başka yollar buluyor. Öncelikle atmosfer duygusu çok değerli bir noktaya ulaşıyor. Bale, Affleck, Harrelson ve Dafoe’nun oyunculukları da ‘yalnızlık’ın ‘vahşet’ yüklediği karakterlerin tanımını yapıyor.

        2.35:1’de her karesi ince ince boyanmış bir görsel yapı izliyoruz. Tesisin bacasından çıkan duman ise bir anlamda ‘sanayileşme soluma’yı aktif hale getiriyor. Artık fabrika, tesis işçiliğinin herhangi bir işe yaramayacağı, masumiyetin kalmadığı dünyadaki şiddet eğilimine dikkat çekiliyor. Bir ailenin yıkılışı vahşi eğilimlerle, tehlikeli uğraşlarla inceleniyor. Soma faciasında hayatını kaybedenlerin aslında böylesi bir noktaya gidebileceği de söyleniyor.

        YÖNETMEN KALİTEYİ YÜKSELTMİŞ

        Cooper, Fox Searchlight’ın amatör duran ısmarlama projesi “Çılgın Kalp”in (“Crazy Heart”, 2009) ardından sınıf atlıyor. ‘Sadece Jeff Bridges’ın ötesine geçiyor burada. Büyük oranda da önümüze acı çeken değil, mücadele eden karakterler çıkarıyor. İlk sinemaskop işinde kurgucu ve görüntü yönetmeninden besleniyor.

        Resim niyetine canlanan kareler, şiir tadında, John Cassavetes ile Robert Benton’ı bir araya getirip 70’lerden çıkan bir film izlenimi bırakıyor. Obama sonrası döneme, Irak Savaşı’na dair yorumlar da ‘yöresel bir bakış’ anlamına geliyor. Ayrıştırılan yan hikayelerin şiddetin üreme sebebini ‘sanayileşme’ olarak göstermesi iyiden iyiye ızdırap veriyor. Forest Whitaker’ın karakterinin abartılı bir aksan ve çatık kaşlarla ne yaptığı soru işareti iken, Pearl Jam’in iki özel bestesi akılda kalıyor.

        FİLMİN NOTU: 6.4

        Künye:

        Kardeşim İçin (Out of the Furnace)

        Yönetmen: Scott Cooper

        Oyuncular: Christian Bale, Casey Affleck, Woody Harrelson, Zoe Saldana, Forest Whitaker, Willem Dafoe, Sam Shepard

        Süre: 116 dk.

        Yapım yılı: 2013

        ‘GÜMÜŞ EYERLER’ ARANIYOR

        Bazı yaratıcıların eline fazla para geçince bütün üretkenliğini kaybetmesine alışığızdır. Seth MacFarlane de burada bu problemi yaşıyor. Fenomene dönüşecek “Ayı Teddy” ile sinemada yükselen isim, bir western parodisine el atmak isteyince ‘boca edilmiş hissi uyandıran skeçler’e bel bağlıyor. “Yeni Başlayanlar için Vahşi Batı”, muhtemelen senarist-yönetmenin 2015’deki “Ayı Teddy 2” öncesi ‘yerinde saydığı film’ olarak anılacak.

        “Gümüş Eyerler” (“Blazing Saddles”, 1974) ile akla gelen western parodisi tanımı, bizde de yakın zamanda “Yahşi Batı” (2010) ile karşılık buldu. Son yılların en başarılı ve eğlenceli Hollywood komedilerinden “Ayı Teddy”nin (“Ted”, 2012) müsebbibi Seth MacFarlane, ikinci sinema işinde bu alana el atıyor. “Yeni Başlayanlar için Vahşi Batı” (“A Million Ways to Die in the West”, 2014) ne yazık ki tam bir başarısızlık abidesi…

        SİLİNMİŞ SAHNE İZLEMEK YETERLİ Mİ?

        Yaratıcı, Mel Brooks’un orada western kasabasına bir köleyi kovboy niyetine getirmesiyle başlayan hınzır numaralarını, zeka içeren hamlelerini, ırkçılık eleştirisini, kendini öne atarak reddediyor. Genelde seslendirme ve senaryo ile zirve yapan yeteneklerini kısıtlıyor. Hiçbir konuda inandırıcılık aşılayamadığı gibi ‘sinema perdesi kimliği’ de oluşturamıyor. Bu sayede de aslında, Yılmaz Erdoğan yapsa eleştireceğimiz, boca edilmiş hissi uyandıran skeçlerden oluşan bir eser izliyoruz.

        Yan hikayeler gürle giderken, DVD’yi takıp silinmiş sahneleri izliyor hissiyatına kapılıyoruz. Belli ki MacFarlane, parodi alanına el atmamalı. Atarsa da buradaki gibi her şeyi çorba yapıp ‘Geleceğe Dönüş’ten (‘Back to the Future’) “Zincirsiz”e (“Django Unchained”, 2013) uzanan alakasız göndermelerle ‘tuhaf’ görüntüler çıkaracaktır. Anlayacağınız bu malzemeden Brooks’un ‘western’ üretiminin yanı sıra müzikal sahneleriyle ve “Kabare” (“Cabaret”, 1972) ile kıvrak bağı canlanmıyor. Sonuç ise çok açık…

        SADECE BİR-İKİ HAMLE TUTUYOR

        Giovanni Ribisi’nin ‘evlenmeden seks yapmama’ kararıyla ‘Hıristiyanlık’a, dini bütün Amerikan halkına ve türün kadın tanımına dokundurması, ‘sığır’ın ‘kuzu’ya dönüştürülmesi eğlenceli anlar sunuyor. Ama haydut, kovboy, şerif gibi western prototipleri iyi değerlendirilemiyor. Eastwood’un ‘Westwood’a çevrilmesiyle ortaya çıkabilecek ‘kahkaha tufanı’, nedense ‘Leatherwood’ (deri odun) gibi anlamsız bir dönüştürücülüğe kayıyor.

        Düello sahneleri yer yer araya sokuluyor. Ama “Hızlı ve Ölü” (“The Quick and the Dead”, 1992) gibi garip ama anlamlı bir etki yaratamıyor. Theron’dan Seyfried’a uzanan aşk hikayeleri ise sonu gelmeyen bir yol gibi geliyor. MacFarlane’in sahne elektriği sıfır olunca, “Ayı Teddy”yi bütçeyi dörde katlayarak seriye dönüştüren becerisi canlanmıyor. Böylece sözünü ettiğimiz filmi bir kenara bırakıp 2015 yazında izleyeceğimiz “Ayı Teddy 2”yi (“Ted 2”) beklemek şart hale geliyor.

        “Yeni Başlayanlar için Vahşi Batı”, ünlüleri doldurmakla iyi bir film çıkamayacağını özetleyen, Cem Yılmaz’ı ise –“Yahşi Batı” ile- baş tacı etmemizi sağlayan bir eser olarak anılacak. 2.35:1 oranında sinemaya hakim olmayan bir yönetmenin rejisörlük koltuğuna yerleştirilmesi de özensizlik kokuyor. En iyi ihtimalle zayıf ve kolaya getirilmiş upuzun bir sitcom canlanıyor.

        FİLMİN NOTU: 2.3

        Künye:

        Yeni Başlayanlar için Vahşi Batı (A Million Ways To Die in the West)

        Yönetmen: Seth MacFarlane

        Oyuncular: Seth MacFarlane, Charlize Theron, Giovanni Ribisi, Liam Neeson, Amanda Seyfried

        Süre: 116 dk.

        Yapım yılı: 2014

        GÜNEY AFRİKA’NIN ‘TANRIKENT’İ Mİ?

        “Anthony Zimmer” ve “Largo Winch” gibi Amerikanlaştırılırken irtifa kaybeden popüler Fransız filmlerin yönetmeni Jérôme Salle, ilk İngilizce filminde de aynı ruhu koruyor. “Suç Şehri”, klasik Amerikan polisiyesinin diri durmayan motifleriyle Güney Afrika’nın suç hayatına, yeraltı dünyasına Batıcı ve egzotik bir bakış atmayı tercih ediyor. 2005 tarihli “Tsotsi”nin hikaye anlatma sinemasıyla birleşen çekici yerelliğinin bir hayli gerisinde kalıyor.

        Carl Ferey’in romanından uyarlanan “Suç Şehri” (“Zulu”, 2013) ötekileştirici adından itibaren Batıcı bir bakışla sarılıyor. Cape Town’da geçen hikaye biri beyaz, diğeri siyah iki polisin izinde bu dünyanın suç dehlizlerine açılıyor. Mafyanın içyüzünü aydınlatıyor. Film, Salle-Julien Rappeneau ikilisinin senaryosu eşliğinde yüksek tansiyonlu bir Hollywood polisiyesi gibi işliyor.

        KLİŞELER YUMAĞI, ‘TSOTSI’Yİ ARATIYOR

        Yerel özelliklerden ziyade kahramanlaştırılan karakterlerin, geleneksel neden-sonuç ilişkisinin tansiyonu eline alması, ‘ayrıştırılmış parçalar’ı merkeze yerleştiriyor. Aksiyon, seksilik ve egzotizm fark etmeksizin doğa tasviri asla ‘balta girmemiş orman’ izlenimi bırakmıyor. Sinemaskopta Amerikan modeline eğilimli gözüküyor.

        Aynen Salle’in Hollywood’da yeniden çevrim gören “Anthony Zimmer”ında (2005) olduğu gibi klişeler yumağına dönüşüyor. Gavin Hood’un Johannesburg’un gözükmeyen suç dünyasını gözler önüne sererken, yüzeydeki renkleri de ‘üçüncü dünya ülkesi’ temsiline çevirdiği “Tsotsi”sinin (2005) canlılığı burada yok. Orada şehrin gettolarından sıçrayan ‘çeteleşme’ tasviri, yerel dil kullanımıyla da tarafsız bir gözlem sunmuştu. “Suç Şehri”nde ise inatçı bir Batıcı bakış her şeyi etkisi altına alıyor. İngilizce konuşulan sekanslar, tatile gidemeyen Amerikan izleyicisini hedefliyor.

        DESPLAT DÖKTÜRÜRKEN, BLOOM FİLMİ BALTALIYOR

        Yönetmenin bu bakışının her zaman karton durması da hiçbir şeyi inandırıcı kılmıyor. Cape Town’daki suçları ‘turist’ bakışıyla sarıp sinemanın ilk dönemine götürüyor bizleri. Orlando Bloom’un sakallı ve düşünceli polis tiplemesine yeteneğinin yetmemesi buradaki polisiye damarının çaresiz kalmasını sağlıyor.

        Whitaker ise sanki son dönemdeki eşitlikçilik için varmış izlenimi bırakıyor. Güney Afrikalı güzel Tanya Van Graan, teşhir malzemesi olmaktan öteye gidemiyor. Alexandre Desplat’nın yöreye uygun ezgileri ise zihinlerde yer ediyor. “Suç Şehri”, “Tanrıkent” (“Cidade De Deus”, 2002) misali bir kültürel suç filmi başyapıtı olamıyor. Aksine böylesi bir dünyaya getirdiği egzotik ve Batıcı yorumla anılır hale geliyor. Whitaker-Bloom ikilisini ve Afrika’ya röntgenci bakışı sevenleri hedefliyor.

        FİLMİN NOTU: 4

        Künye:

        Suç Şehri (Zulu)

        Yönetmen: Jérôme Salle

        Oyuncular: Forest Whitaker, Orlando Bloom, Tanya Van Graan, Natasha Loring

        Süre: 110 dk.

        Yapım yılı: 2013

        YAZARLIKLA ÇIKIŞ ARAMAK

        Ayrılık acısına dayanamayan bir erkeğin, bu durumda seçimlerinden biri yazarlık ya da üretim de olabilir. Sanki “Aşkta Yanlış Yoktur”, bu cümlenin üzerine gitmeyi seçiyor. Ancak bunu, çıplak kadınlar, hayali öğeler, beşinci sınıf oyuncular ve iyi ayarlanmamış yüksek tempo ile sarıyor. Böylece ‘anti-romantik-komedi’ egzersizi becerikli bir temsil bulamıyor.

        “Benny & Joon” (1993) ve “Şeytanca” (“Diabolique”, 1996) ile tanınan Jeremiah S. Chechik, 2000’lerde TV dizilerine geçiş yapmıştı. Belki de kendisinin kurmacada çok başarılı olamaması ve gişe kaygısıyla uğraşmak istememesi böyle bir tercihi doğurdu. Burada ise “Aşkta Yanlış Yoktur” (“The Right Kind of Wrong”, 2013) ile bir yaratıcılık dönemi krizine bakıyor.

        İNATÇILIK VE İDEALİZM NE DOĞURUR?

        Eşinden ayrılan Leo, kendi sırlarını ‘Why You Suck’ adlı bir blog’da bulunca şaşırır. İşin daha da kötüsü eşinin en yakın arkadaşıyla evlenme arifesinde olması ve bu metinlerin kitaplaştırılması onu krize sürükler. Çareyi ise bambaşka kadınlarda bulur. Bir anlamda bu inatçı ve idealist adamın, hayaller ve çıplak kadınlar arasındaki yolculuğu karşımıza çıkacaktır.

        Ancak bu durum, ne eski eşi yeniden elde etme mutluluğuyla ne de çapkın erkeğin maceraları tanımıyla gerçekleşir. Böylece ‘romantik-komedi’nin gelenekleri, ‘aşk’ın da çok ortada olmamasıyla ana tabanı kapsamaz. Film de zaten bu ‘anti’ damardan güç alarak üretim aşamasına odaklanır.

        ŞEN ŞAKRAK ANLAR OLDUĞU YERDE KALIYOR

        90’lardaki kariyerinde yüksek bir noktaya çıkamayan Chechik, burada sinemada uygulanan bir formüle el atıyor. Ancak sürekli ‘sevecen’ olmak istemesi, ‘kendini iyi hisset’ sahiciliği için yeterli değil. Ortaya atılan hayali öğeler de birbirinin üzerine, zayıf bir kurguyla öylesine eklenmiş duruyor. Sinemasal bir çekicilik içermek isterken yönetmenin körelen reflekslerinin mağduru oluyorlar.

        Buna Catherine O’Hara dışında beşinci sınıf oyuncuların eklenmesi de bu Kanada prodüksiyonunu, çekerken canlanan ‘şen şakrak anlar’dan ibaret kalıyor. Kwanten, 37 yaşında hala Hollywood’a göz dikerken, bu konuda bir ışığı olmadığını burada da kanıtlıyor.

        “Aşkta Yanlış Yoktur” da interaktif bir yaratıcılık dönemi krizi filmi açılımı sunarken “Lütfen Beni Öldürme” (“Stranger Than Fiction”, 2005) gibi devrimci, “Permanent Midnight” (1998) gibi eğlenceli yorumlarla yarışamıyor. Filmin sürpriz yapma, güldürme ve dönüş patlatma zekası hiç seviyeli değil. Ama yazarlığın ‘interaktif dünya’ya kaydığı, ‘blogger’lığın arttığı günümüzle ilgili bir cümlesi var.

        FİLMİN NOTU: 2.8

        Künye:

        Aşkta Yanlış Yoktur (The Right Kind of Wrong)

        Yönetmen: Jeremiah S. Chechik

        Oyuncular: Ryan Kwanten, Sara Canning, Ryan McPartlin, Kristen Hager, Catherine O’Hara

        Süre: 97 dk.

        Yapım yılı: 2013

        EVLİLİKTE YENİDEN GAZA BASMA ÇABASI

        60 yaşlarındayken ikinci baharını yaşamak isteyen evli bir çift, hafta sonunu bir otel odasında geçirince neler yaşanır? Roger Michell ile Hanif Kureishi, üçüncü birlikteliklerinde bu sorunun cevabını ararken iyi oyuncular, doğru diyaloglar, Paris mimarisi ve samimiyet duygusundan güç alıyor. Ama ‘hafif ve kalıcı olmayan bir kendini iyi hisset filmi’ üretmek için çok uğraşıyor.

        Roger Michell, bazen kurduğu samimi bağla bazen yaptığı atılımla anılan filmlere imza atar. Ama genelde bunların ikincisiyle çekici durur, kalıcı olur. “Anne” (“The Mother”, 2003) ve “Dayanılmaz Aşk” (“Enduring Love”, 2004) onun incelenesi üslup denemeleri ve tartışmalı temalarıyla güçlenen, en başarılı filmleridir. Ama arada ‘hafif’liği de tercih eder yönetmen. “Aşk Engel Tanımaz”ın (“Notting Hill”, 1999) bu konudaki becerisi bir tarafa “Venus” (2006) tartışmalı konuya gerçekçi ve sevecen yaklaşımıyla bilinir.

        TABULARI YIKMAK İSTEMİYOR

        ‘Yaşlı adam-genç kız aşkı’na odaklanırken bu teşhirciliğe açık etkileşimi mizahla onarır. Burada da oradaki sade, dengeli ve gerçekçi ton canlanıyor. Kureishi de “Benim Güzel Çamaşırhanem” (“My Beautiful Laundrette”, 1985), “Sammy ve Rosie İşi Pişirdi” (“Sammy and Rosie Get Laid”, 1987), “Mahremiyet” (“Intimité”, 2001) ve “Anne” gibi iddialı ve özgürlükçü eserlere yaklaşmıyor. Bir hafta sonuna sıkışan, ‘60 yaşında evliliği tamir edip ikinci baharı yaşama’ kuralına uzanıyor. Bu yaşta bir ‘Nagisa Ôshima’ doğurmak doğru olmayınca, tabuları yıkma arzusu canlanmıyor.

        Bu doğrultuda da Broadbent-Duncan arasındaki iletişim zirve yapıyor. Niye sinemaskop oranında (2.35:1) çekildiğini anlamadığımız bu birçok eserle akraba film, samimiyete ve doğru diyaloglara bel bağlıyor. Doğal renk ve el-omuz kamerası tercihi, görsel açıdan Ken Loach misali canlanan ama politikaya kaymayan İngiliz orta sınıfına uyum sağlıyor.

        ‘GODARD’ ANIMSATMASI TAM BİR YANILSAMA

        “Paris’te Bir Hafta Sonu”, sanki Kureishi’nin içine “Gün Doğmadan” (“Before Sunrise”, 1995) ya da Linklater kaçmış izlenimi yaratıyor. Onun mizahla geri itilen eserlerinden birine dönüşüyor. Şirin, sıcakkanlı ve bize tesir eden ilişki tanımı ise varılan noktada ‘dokunaklı’ sıfatıyla anılıyor. Etkileme arzusunun peşine takılıyor. Cinsellik, tutku, özgürlükçülük, şehvet, sapkınlık bir gıdım bile yok.

        Evlilikte ikinci baharı hedefleyen Nick ve Meg, Paris’in sinemaya macera ve heyecan olarak yazılan ‘Amerikan’ kuralından besleniyor. Ciddi şeylerin peşine düşmüyor. Kendi köşesinde takılıyor. İnadına iyimserliğin peşine düşüyor. Polyannacı duruyor. Böyle filmler de çektiğini bildiğimiz Michell ise en azından “Hudson’daki Hyde Park”ın (“Hyde Park on Hudson”, 2012) iş kazası olduğuna inanmamızı sağlıyor. Godard’ın karamsar ve yapıbozucu başyapıtı “Week End”ine (“Le Week-End”, 1967) yapılan somut gönderme ise çok net değil.

        FİLMİN NOTU: 5.3

        Künye:

        Paris’te Bir Hafta Sonu (Le Week-End)

        Yönetmen: Roger Michell

        Oyuncular: Jim Broadbent, Lindsay Duncan, Jeff Goldblum, Bris Beaugier

        Süre: 93 dk.

        Yapım yılı: 2013

        VASAT BİR HAPİSHANE FİLMİ

        Islahevinden çıkan oğlan ile hapishanedeki babasının karşılaşması, eşcinsellik, şiddet ve yabancılaşma konusunda kuralları belirler. Böylece “Yüksek Risk” adlı iddialı duran ama esasen sıradan bir hapishane filmi açığa çıkar. David Mackenzie’nin kariyerinin en zayıf halkası, yönetmenin “Tutku Nehri”, “Yeryüzündeki Son Aşk” ve “Tutku Çemberi” gibi eserlerinin arasında bir hayli ‘sıradan’ duruyor.

        Hapishane filmlerinin çeşitli modelleri vardır. Bunlar zamanla yenilenme şansına kavuşur. Ancak esas olan bu kriterler içerisinde doğru bir yönelim belirlemektir. O zaman iyi bir yönetmen olduğunuzu ispatlayıp taptaze fikirlerinizi belli edersiniz. “Yüksek Risk” (“Starred up”, 2013) bu konuda becerikli bir film değil.

        HAPİSHANEDE KLOSTROFOBİK BİR ATMOSFER

        Aksine tanınmamış suratlara baba-oğul ilişkisi, eşcinsellik ve şiddet kavramları üzerinden bakıyor. Bir çırpıda “Örümcek Kadının Öpücüğü”nün (“Kiss of the Spider Woman”, 1985) daha soğuk, belirsizlikten beslenen ve sert versiyonu olarak anılabilecek bir eser. Dingin kamera kaydırmalarının oyuncu yönetimine ve beyazın solgunluğuna güç verdiği bir alandan besleniyor.

        Bu da filme bir yön veriyor. Ancak usta-çırak meselesinin buraya taşınma şekli de, şiddetin kullanılma şekli de, çok sıradan duruyor. Mackenzie, belki “Tutku Nehri” (“Young Adam”, 2003), “Tutku Çemberi” (“Asylum”, 2005), “Yeryüzündeki Son Aşk” (“Perfect Sense”, 2012) gibi filmlerde bizi alıştırdığı ‘seks hayatı’, ‘cinsel tutku’ temsilcisi kimliğinden uzaklaştığı için sırıtıyor burada. Cümlesi olan bir esere de imza atamıyor üstelik.

        YÖNETMENİN KARİYERİNİN EN ZAYIF HALKASI

        Bir anlamda “Hallam Foe” (2007) ile birlikte en sıradan ve keyif vermeyen filmini üretiyor. Postmodernliği ve çekiciliği geride kalan klasik bir hapishane filmine imza atıyor yönetmen. Belki de zamanla yaşlandığını kanıtlıyor.

        30’larda belirse anlamlı olacak bir sanat yönetimi ve oyuncu yönetimi metodu ile ilerliyor. Tanınmayan oyuncular İngiliz aksanıyla bir egzotiklik katıyor mu tartışılır. Ama 2.35:1 formatında beyazın öne çıkıp tensel gelgitlerle iç içe geçmesi hiç de ‘vay be!’ tepkisine yol açmıyor.

        FİLMİN NOTU: 4

        Künye:

        Yüksek Risk (Starred Up)

        Yönetmen: David MacKenzie

        Oyuncular: Jack O’Connell, Rupert Friend, Ben Mendelsohn, David Ajala

        Süre: 106 dk.

        Yapım yılı: 2013

        KEREM AKÇA’NIN VİZYON FİLMLERİ İÇİN YILDIZ TABLOSU

        Anormal Aktivite (A Haunted House): 4.4

        Aşk, Tutku, Dedikodu (Les Gazelles): 2

        Başkanların Hizmetkarı (Lee Daniels’ The Butler): 2

        Büyük Budapeşte Oteli (The Grand Budapest Hotel): 7.3

        Cennetten Kovulmak: 4.5

        Cin (Djinn): 1.6

        Düş ve Gerçek (Jimmy P.): 3.5

        Düşman (Enemy): 6.8

        Fındık İşi (The Nut Job): 3.3

        Frank: 4.5

        Godzilla: 5.8

        Görünmeyen Kadın (The Invisible Woman): 3.5

        İksir: 4.4

        İnanılmaz Örümcek-Adam 2 (The Amazing Spider-Man 2): 3.2

        İtirazım Var: 6.3

        Kan Bağları (Blood Ties): 5.5

        Karınca Kapanı: 3.5

        Kötü Komşular (Bad Neighbours): 5.4

        Malefiz (Maleficent): 4.2

        Mandıra Filozofu: 4.5

        Mavi Adam: 3.5

        Mutlak Adalet: 4

        Ocak Ayının İki Yüzü (The Two Faces of January): 3.5

        Öteki Kadın (The Other Woman): 4

        Panzehir: 6.5

        Sabotaj (Sabotage): 3.5

        Seninle Yaşıyorum (How I Live Now): 6

        Sıfır Teorisi (The Zero Theorem): 5.5

        Son Şans (Le Congrès / The Congress): 7.5

        Son Üç Gün (3 Days to Kill): 2.9

        Şanslı Sayılar (The Pelayos / Winning Streak): 2.9

        Şeker Portakalı (Meu Pé de Laranja Lima / My Sweet Orange Tree): 6.5

        Telekinezi (Dark Touch): 3

        Tinker Bell ve Korsan Peri (The Pirate Fairy): 3

        Umudun Peşinde (Philomena): 5.5

        Uyumsuz (Divergent): 5.2

        X-Men: Geçmiş Günler Gelecek (X-Men: Days of Future Past): 6.8

        Yasak Bölge (Brick Mansions): 1.8

        Zayıflığın Esareti (Abus de Faiblesse / Abuse of Weakness): 1.6

        Not: Yıldızlar, 10 üzerinden verilmektedir.

        GÜNÜN ÖNEMLİ MANŞETLERİ