Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        KEREM AKÇA / keremakca@haberturk.com

        2004’te Tayland’da yaşanan tsunami felaketinin ortasında kaldıktan sonra birbirini bulmaya çalışan üç çocuklu bir ailenin bireylerinin gerçek hikayesine odaklanan “The Impossible”ın dünya prömiyeri hafta sonunda 37. Toronto Film Festivali kapsamında yapıldı. Bana kalırsa ‘realist’, ‘asap bozucu’ ve ‘kan oranı yüksek’ bir felaket filmi vizyonu sunmayı beceren film, büyük oranda da büyük stüdyolarda üretilen ve miyadı dolan muhafazakar felaket filmi kalıplarından uzak duruyor. Bizde 25 Ocak’ta vizyona girecek “The Impossible”ın başrol oyuncusu Naomi Watts ve yönetmeni Juan Antonio Bayona ile Toronto’da görüştüm.

        Beş yıl önce “Yetimhane” (“El Orfanato”, 2007) adlı sosyal meseleli perili ev filmiyle dikkat çeken genç İspanyol yönetmen Juan Antonio Bayona, bununla kalmayıp bir ‘Hollywood çalışanı’ olabileceğini de kanıtlamıştı. “The Impossible” ise onun iki senedir emek harcadığı, 2004’te Tayland’da, Hint Okyanusu’nda yaşanan tsunami felaketine odaklanan ilk İngilizce filmi. Üç çocuklu bir İspanyol ailesinin o zaman diliminde çektikleri azabı ele alan eserin çarpıcılığı ise atmosferinden, geriliminden ve realizminden yükseliyor.

        Henry ve Maria adlı ebeveynleri “21 Gram” (“21 Grams”, 2003) ve “King Kong” (2005) gibi eserlerle tanıdığımız 44 yaşındaki Naomi Watts ile “Trainspotting” (1996) ve “Kırmızı Değirmen” (“Moulin Rouge!”, 2001) gibi filmlerden bildiğimiz 41 yaşındaki Ewan McGregor canlandırıyor. Daha önce “Stay”de (2005) bir araya gelen bu ‘Britanyalı ikili’, burada ikinci kez aynı projede yer alıyor. Üç çocuk ise son derece uyumlu bir süreçte bu İspanya-ABD ortak yapımı esere, Bayona’nın İspanya’daki ekibinden kopmadığı büyük prodüksiyona eşlik ediyor. Bu da felaket filmlerinin dağılan ihtişamını ve artık iç bayan dünyasını daha dar çerçeveli, dünya sorunlarına odaklanmayan bir içsel yolculuğa transfer ediyor.

        Naomi Watts röportaj boyunca sakin ama çok bilgili olmayan ‘alçakgönüllü’ tavrıyla dikkat çekerken Bayona’nın işine hakimiyetiyle kontrolü eline aldığı söylenebilir. Bu durum da çiftin uyumuna yansırken ekip çalışması adına da bir şeylerin mesajını verdi açıkçası. Zaten Bayona’nın bu büyük bütçeli film için Summit’in yanında İspanyol kaynaklarını da kullanarak projeye benliğini kattığı söylenebilir. İşte filmin dünya prömiyeri vesilesiyle ikiliyle yaptığım özel röportaj aşağıda:

        “BOĞULMA TEHLİKESİ GEÇİRDİM”

        Bölgede deprem sonrasında bir lanet olduğu söyleniyor. Bu konuda sıkıntı yaşadınız mı ya da önlem aldınız mı?

        J.A.B.: İşin doğrusu bir yerde bir seremoni yapmak zorunda kaldık. Onu yaparken bir anda yağmur yağmaya başladı. Hikayenin gerçek kişisi, gerçek babayla konuştum bu durumu. ‘Ağla ağla, sonrası daha iyi oluyor’ dedi. Anlayacağınız çok komplike bir çekim süreci oldu ama şimdi iyiyiz…

        Oyunculuk sürecinin tamamına yakınında suyun altındaydınız. Bu zor muydu? Performanızı nasıl etkiledi? Özel önlemler almanıza yol açtı mı?

        N.W.: Evet. Önlem değil ama çok iyi çalışılmış bir süreçten geçtiğimi söyleyebilirim. Suyun içine ilk girişim bir dublör eşliğinde oldu. Devamında her şey yavaş yavaş gerçekleşti. İlk çekimi kamerasız yaptık. Sonrasında bir şeyler eklendi. Efektler ve dahası da peşi sıra devreye girdi. Sonuçta dört-beş cümle diyalog vardı. Ben de ister istemez içimden ‘hiçbir diyalog yok!’ diye geçirerek motive oldum. ‘Boğuluyorsun ne konuşucaksın!’ dedim kendi kendime. Çok şanslıydık. Tom Holland’ın canlandırdığı Lucas benim diyalog motivasyonum oldu. Suyun içinde çekim yapmanın zor olduğu efsanesi doğru. Hatta çok çok daha zor bile diyebilirim. Özellikle fazlasıyla klostrofobik sualtı sahneleri işinizi zorlaştırıyor. Bir iskemleye bağlanıp dönüyorsunuz. Bazı şeyler size atılıyor. Yani...

        Anlaşılan çekimler bir hayli sıkıntılı geçmiş…

        N.W.: Evet. Bir kere teknik açıdan bir sıkıntı oldu. İskemleye gitmek zorundaydık. Anlarsınız işte suyun altına iniyorsunuz, nefes alma cihazınızı alıyorsunuz. Çekimi yapıyorlar. Sonra da onu geri koyuyorsunuz ve iskemle oynamaya başlıyor. Bir anda nefessiz kalıyorsunuz. O zaman iskemleye dokunup onu yüzeye atıyorsunuz. Ama iskemle etrafta dolaştı ve ben de nefessiz kalıp kendimi ondan atmaya çalışınca başka tarafa gitti. Ben de adeta ağır bir korku yaşadım ve bir anda havaya ihtiyaç hissederek sudan çıktım. Zaten filmde de bir hayal sahnesinde böylesi bir durum görebiliyorsunuz. Panik, suyun altında panik beni deli ediyor! Teknik problemler o sırada daha öteye götürebilirdi bunu. Ama sonuçta yaşananlardan sadece küçük parçalar görüyorsunuz. Ana çerçevenin bütün kapsamını değil. Bu noktada hayal gücü önemli hale geliyor. Çünkü ortada çok boyutlu bir durum var.

        Gerçek Maria ile konuştunuz mu?

        N.W.: Evet oradaydı zaten. İlk bir araya geldiğimizde fikir alışverişinde bulunduk. Aynı odada birbirimizin gözünün içine baktık. Bana bakarak hiçbir şey söylemeden anlatmak istiyordu olanları. Elime dokundu ve ağlamaya başladı. Halen çok çarpıcı ve aklından çıkmayan bir konu onun için. Maria’yla konuşursanız anlarsınız. Hikayeyi anlatmayı seviyor ama beni şaşırtan kendi içgüdülerine bağlı kaldığını, yaptığı her kararın buna destek olacağını düşündüğünü söylemesiydi. Plan yapmadığını özellikle ekledi. Her şeyin doğrusunun yapılması gerektiğini biliyordu. Bu da sürprizli bir kaderin ortasına yerleştirmiş onu.

        Bu film anneliğinizi hatırlattı mı?

        N.W.: Evet kesinlikle. Çocuklarım için her gün her dakika kuşkulanıyorum. Her şey aklıma geliyor. Detaycı bir tipim var. Anne olmak ve bu karakteri oynamak, buna bir şeyler kattı.

        Koruyucu bir anne misiniz?

        N.W.: Nevrotik olarak değil ama seviyeli bir tedbirlilik var. Biraz daha ‘keşfedelim ve yapalım bir şeyler’ derdindeyim.

        “BENİ BİR KERE TİMSAH ISIRMIŞTI”

        Seneye vizyona girecek “Diana” filminin çekimlerini bitirdiniz sanırım?

        N.W.: Afrika ve Londra’da birkaç sahne kaldı. Henüz bitmedi.

        Projeyle ilgili ne düşünüyorsunuz?

        N.W.: Zamanı gelince filmin çok konuşulacağının garantisini verebilirim. Çünkü çok önemli bir hikaye var ortada.

        Rolünüze hazırlanırken “Poseydon Macerası” (“The Poseidon Adventure”, 1972) ve “Sel” (“Hard Rain”, 1998) gibi su bazlı felaket filmlerinizi izlediniz mi? Veya bu konuda araştırma yaptınız mı?

        N.W.: Yaptım. Çok fazla belgesel var bu konuda. Özellikle Channel Four’dan bir belgesel izledik. İnternetten de videolar seyrettim. Juan önerdi.

        J.A.B.: Bu çok evrensel bir hikaye aslında. O kadar çok fikir var ki içinde bir anda her şeyi çözmek kolay değil. Ben de onlara 1972’de İspanya’da yaşanan bir uçak kazasıyla ilgili bir kitap okudum. Bu, olayın anlamı adına önemliydi. Hikayeyle ilgili bir şeyler düşünmek gerekiyordu. Çok duygusal olmalıydı. Her şey çabucak gelişti. Çocuğu kurtardıkları an örneğin, Maria o sahne için oğlunu aldıkları süreci ‘ailenin parçası’ olarak niteliyor. Bununla ilgili düşüncemi nasıl söyleyeceğimi, motivasyonu nasıl oluşturacağımı düşündüm. Ben de ‘çocuğu önceden getirme’ dedim. Naomi ve çocuklara makyaj yaptık bir anda. Ardından dördü de birbirlerine sarıldı ve kendilerini korudu. Her şey bitince ‘çocuk demek aile demek’ demiştim. Bu da büyük bir deneyim.

        “Yetimhane” gibi atmosfere yüklenmesine karşın gerçek hikayeye odaklanmayan bir korku filminden sonra böylesi bir gerçek hikaye uyarlamasına niye el attınız? Buna bağlantılı olarak filmin kan dozajını yüksek tutarak bir ‘splatter felaket filmi’ oluşturmak istediğiniz söylenebilir mi?

        J.A.B: Geçen gün Naomi ile şakalaşıyordum. Latin yönetmenler konusunda usta olduğu hakkında... Ana olay ‘yoğunluk’ bizim için. Bizler öyleyiz. Filmler, dünyada neler olduğuna dair aynı şeylerin peşine düşüyor. Nelerin büyüdüğüne nelerin mrias kaldığı önemli. Çocuklarımıza bıraktıklarımız önemli. Tür sineması önemli değil. Komedi, korku önemli değil. Hikayeye bakarım ben. Burada çok kanlı sahneler çekilmesinin nedeni de bazı bölgelerini kaybeden bir yaşayana sormam sonrasında gelişti. O bu imajların filmde kullanılmasının doğru olacağını söyledi. Hatta Bunu yapmazsam kızacağını da ekledi. Elbette göstermediğimiz görüntüler vardı. Bir bedeni izlerken öğrenme olamıyor. Bazı şeylere öyle karar verdik. Her şey bağlı kalmak zorundaydık. Yeniden bu durumu, deneyimi yaratmak ana amaçtı.

        Çocuklarınıza bu filmdeki deneyimi nasıl göstermeyi planlıyorsunuz?

        N.W.: Settelerdi zaten. İlk geldikleri zaman önemliydi. Ama sahnelerinin hangisinin çekildiğine göre de özel önlem aldım. Örneğin gögüs ve diz kapağımın delindiğini görmediler. Ona göre karar verdim, çağırdım. Az kan ve çok pislik olan bölümlere denk getirdim. Filmin sonuna doğru orada makyajcının yanındaydılar. Pislik olarak çikolata tozu koydular. Kendileri sanatçı oldular. Anlıyorlar. Birkaç gün önce filmin fragmanını gösterdim onlara. Birisi geldi bir görüntüyü gördü ben de kapattım. Öyle görmelerini istemem. Kyle ‘kitapları niye o kadar dar tutuyorsun?’ diye sorabiliyor mesela. Küçük olan yüzmeyi bilmiyor. Avustralya’ya çok gidiyoruz. Sahilde evimiz var. Bir timsah beni ısırmıştı. O zaman çok yüzme bilmiyordum. Bir anda kuma atladı. Ama neyse ki fazla hasar görmeden ucuz atlatmıştım. Bu filmde yaşadığım deneyimlere benzer bir heyecandı.

        GÜNÜN ÖNEMLİ MANŞETLERİ