Bu dönemi böyle kabul etmeli
Kerem Akça, 49. Antalya Altın Portakal Film Festivali'nin ödüllerini değerlendirdi
KEREM AKÇA / keremakca@haberturk.com
12 Ekim 2012 gecesi Cam Piramit’teki ödül töreni ile sonlanan 49. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde ödül dağılımının beklediğime yakın bir çerçevede gerçekleştiğini söyleyebilirim. Jürinin bakış açısına uygun olabilecek eserlerin “Güzelliğin On Par’ Etmez”, “Zerre” ve “Elveda Katya”nın hakimiyetindeki tören, büyük oranda bir daha oyunculuk yapması bile tartışmalı Abdülkadir Tuncer’in ‘En İyi Erkek Oyuncu’ ödülüyle konuşulabilir. Ancak Altın Koza’daki ‘En İyi Yönetmen’ ödülünü de göz önünde bulundurunca bu jüriyi “Küf” gibi yarışmanın en dolgun eserini es geçmesiyle eleştirmek çok doğru değil. “Güzelliğin On Par’ Etmez” gibi Fatih Akın sinemasının dört-beş kademe aşağıda kalmış bir türevinin gecenin galibi olması ise tamamen yüreklere tesir etme ve günümüzün politik konjonktürüyle bağ kurmayla ilintili. Bu durum büyük oranda ‘medyada yüzü olan, deneyimli Türk yıldızlar’dan jüri başkanı tayin etmekten ‘ana akım/seyirciyle iletişime geçen sinema’ya duyarlı jüri üyeleri seçmeye kadar, ‘AKSAV’ın geçen yıl da sonuçlarını gördüğümüz stratejisinin bir uzantısı. Bana kalırsa da bu dört yıllık süreci böyle kabul edip hatırlamalıyız. Zira festivallerdeki yönetim değişikliklerinde benzer durumlardan çok geçtik.
Aslında iyi ya da öne çıkan filmlerin ödül almadığı, hatta ‘En İyi Film’ kategorisinde “Güzel Günler Göreceğiz” gibi bir ‘acemi’ işin daha zafere ulaştığı töreni geriye bıraktık. Ancak bu zamana kadarki değerlendirmelerim ışığında ilerleyen ve sonuçlanan bir süreçti bu. Festival öncesindeki yazımın başlığına uygun bulduğum ‘Hülya Avşar’a kızamayacağız’ deyişinin yan etkileri de, ‘ana ödüller üç-dört film arasında geçer’ düşüncesinin sonuçları da büyük oranda gerçekleşti. Beklediğimiz üzere “Küf” gibi yarışmanın en iyisi belli ‘dinamikler’ ve ‘değerlendirme kıstasları’ sebebiyle ufak ödüllerle kaldı.
“Küf”ün büyük ödüller almasını beklemek polyannacılık yapmak olurdu
Fakat bunun ışığında söylediğimiz Yeşim Ustaoğlu ve Zeki Demirkubuz gibi sinemasını olgunlaştırmış yönetmenlerin buraya baştan başvurmaması, tartışmaları da aza indirgemeli kanımca. Zira geçen sene Ümit Ünal’ın “Nar”ının yaşadığını bu sene büyük oranda “Küf” yaşadı. Ancak onun da ‘ultra minimalist’ duruşuyla ‘ana akım sinema’ya ya da ‘klasik hikaye anlatma sineması’na yakın jüriyi etkileme şansı neredeyse hiç yoktu. Beklendiği üzere de ‘En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu’ ve teknik dallar için verilen ‘özel ödül’le bana kalırsa alabileceğini aldı.
Ödüllerde ise beklediğim süreçten tek farklı gelişme Yeşilçam bazlı karton ve demode melodram “Elveda Katya”nın geride kalması olurken, ‘özdeşleşmeye açık ana karakterleri’yle “Güzelliğin On Par’ Etmez” ile “Zerre” arasında bir paylaşım yaşandı. Altı ödül alan Hüseyin Tabak imzalı birincisi ile SİYAD Ödülü hariç ana jüriden üç ödül alan Erdem Tepegöz imzalı ikincisi, festivali galibiyetle kapatmış olarak görülebilir. Bana kalırsa da bu dört yıllık AKSAV dönemi ‘Vecdi Sayar’lı ilk senesini saymazsak yeni isimlere açılan, sinemaya umut aşılayarak ve dinamizmle giren bir kuşağı destekleyen bir süreçti.
Belirgin ilk film acemilikleri içeren eserlerin ödüllendirilmesi şaşırtıcı mı?
İlk filmlerin değerlerini ve Nuri Bilge Ceylan’ın önderlik ettiği 90’lar jenerasyonuna göre denedikleri farklı şeyleri, postmodern eğilimleri ortaya döktü. Ancak genelde ‘klasik hikaye anlatma sineması’na yakın işler ödüllere ulaştı. 2011’in galibi “Güzel Günler Göreceğiz” ve 2012’nin galibi “Güzelliğin On Par’ Etmez”, ilk film acemilikleri göstermeleri fark etmeksizin temellerindeki meselenin katkısı, ana karakterleriyle seyirciyi özdeşleştirme zekası ve rahat izlenme özellikleriyle böylesi bir başarı gösterdiler.
İlkinin TV dizisi estetiğiyle çekilmiş çok parçalı Yeşilçam melodramı hali ile ikincisinin Fatih Akın’ın kültürel sıkışmışlık odaklı hafif tempolu sinemasının dört-beş kademe aşağı indirilmiş yapma duruşu arasında fazla fark yoktu. Bu da sırf samimiyet ve politik konum sebebiyle 12 yaşındaki Abdülkadir Tuncer gibi bir oyuncuya, iyi oynamamasına karşın ‘En İyi Erkek Oyuncu’ ödülü getirdi. Ki kendisinin bundan sonra başka bir rolde yer alması bile sürpriz olur. ‘En İyi Kurgu’ ödülü de yine sadece ‘duruş’ adına, kötü bağlanmış bu filme gitti, tören öncesi değerlendirdiğimiz gibi...
AKSAV döneminin vizyonu eleştirilse de kabul edilmeli
Bu açıdan da son iki yılın galibiyetlerine ‘bir bakış açısının ürünü’ olarak saygı duymalıyız. Zira genel anlamda AKSAV dönemini Kadir İnanır, Müjde Ar ve Hülya Avşar jüri başkanlıkları ve üyeler ışığında değerlendirince seyirciyle barışık duran ve etki bırakan, ama kalite-sinema düzeyi yüksek olmayan eserlerin ödülle döndüğü dönem olarak anılması daha doğru. Çünkü yeni seçimlerle birlikte neler olacağını henüz bilmiyoruz.
Bunun dışında ‘En İyi Görüntü Yönetimi’nde Uğur İçbak beklediğim gibi farkını ortaya koyarken, “Güzelliğin On Par’ Etmez”in ‘En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu’, ‘En İyi Senaryo’ ve ‘Behlül Dal Jüri Özel Ödülü’ne uzanması da büyük oranda ‘Avusturya’da Kürt olmak’ dışlanmasının, teröristleştirme odağından bir duygusallaşma olarak anılabilir. Zira seyirci ile sosyopolitik harita açısından bağ kuran bir filmden bahsediyoruz. Tamam ideolojik açıdan bakınca böylesi bir niyet iyi. Ama filmin senaryo adına ilkokul çocuğu kafa karışıklığı bulundurması ve yan karakter yazma sıkıntısına düşmesi, bu noktada çok da anlamlı durmuyor.
“Güzelliğin On Par’ Etmez”in Türklüğü tartışılacak
Ancak belli tartışmalar da bundan sonra ortaya çıkacaktır. Zira son anda denetlenmeye yollanıp yarışma dışı kalan “Kuma”dan daha az yabancı bir film değil bu. Türk bir yapımcısı yok. Karlovy Vary Film Festivali’nde Avusturya filmi olarak yarıştı. Burada da onu yadsımıyor. Sadece oyuncularının ve yönetmenin kimliğiyle, o da ‘pembe pasaport’la belli bir yüzde tutturup festivalin deyişiyle ‘15’ ile beklenen ‘14’ rakamını geride bırakabiliyor.
Bu konuda da “Güzelliğin On Par’ Etmez” için diğer yapımcıların başvurması bir tartışmayı beraberinde getiricektir. En azından sonraki yıllar için bir süreç başlayabilir. Zira burada ‘En İyi Film’e verilen 400.000 TL Türk sineması için ayrılan bir rakam. Festivalin yaptığı son basın açıklaması bazı şeyleri aydınlatırken ilerisi için de önlemlerin şimdiden alınması gerektiği gerçeğini açığa çıkarıyor.
Erdem Tepegöz’ün Pelin Esmer’den iyi yönetmen olduğunu tartışmaya bile gerek yok
Bu durum, sonrasında daha sağlıklı olarak masaya yatırılabilir. Ancak festival öncesi yazdığım yazıda belirttiğim ‘Altın Koza ile karşılaştırınca buradaki ödüllere kızamayacağız’ görüşümü yüzde yüz oranda koruduğumu belirtmeliyim. Zira farklı bir şeyler deneyen ve postmodern eğilimler gösteren yeni ekolümüzün son üyesi Erdem Tepegöz’ün, orada ödül alan Pelin Esmer’den iyi yönetmen olduğu konusunu tartışmaya bile gerek yok. Bu da büyük oranda Adana’daki sonuçların durumunu ortaya koyuyor.
Buradaki jüri eleştirilse de Altın Koza jürisinden daha sinema kriterlerine göre hareket etti. Orası kesin. Bu durum da ‘popüler eğilim’ gösteren jürinin etkilenme ve filmle iletişim kurmanın yanında hak edeni de ödüllendirebileceğini gösteriyor. Tabi büyük oranda 90’lar jenerasyonundan yönetmenlerin yarışmadığı bir durumda bu görüş hakim hale gelebiliyor. Zira oradaki Ustaoğlu ve Demirkubuz isimlerinin varlığı, Belmin Söylemez ile Pelin Esmer’in yara almasını sağlamıştı.
AKSAV döneminde yepyeni yönetmenler tanımak sevindirici
Genel anlamda ise böylesi yeni hedefler peşinde, vizyon sahibi yönetmenlerin öne çıktığı bir festivali geride bıraktık. Erdem Tepegöz’ün ve M. Çağatay Tosun’un postmodern jenerasyonumuza, Ersin Kana’nın popüler sinema yetisine sahip kuşağımıza, Ali Aydın’ın ise NBC sonrası doğan yeni kuşağa hakkıyla eklenmesi muhtemel.
Bu durum da bizdeki ufukları açacak bir duruşu beraberinde getiriyor. “Gişe Memuru”nun yönetmeni Tolga Karaçelik, “Çakal”ın yönetmeni Erhan Kozan’ı, “Geriye Kalan”ın yönetmeni Çiğdem Vitrinel’i ile “Zerre”nin yönetmeni Erdem Tepegöz’ü Antalya’nın AKSAV döneminde tanımak ise aslında büyük oranda ‘ilk film’ çıkışı adına hedeflerin karşılandığını ortaya koyuyor.
AKM Aspendos’un salonunda bir teknik yenilenme şart
Bir-iki kelam da ulusal yarışmanın dışında festival çerçevesindeki diğer konularla ilgili etmeliyiz. Atilla Dorsay’ın Türkan Şoray sergisi ile Ege Görgün’ün Sinema Dergileri sergisini özellikle uğraşılmış ve detaycı bulduğumu söylemeliyim.
AKM Aspendos’un perdesinde HD projeksiyonun çözünürlüğü, sesin anlaşılmazlığı ve sinemaskop formatındaki filmlerin oran sorunu (2.35:1 filmler 2.20:1’de oynuyor) büyük ölçüde yarışan yapıtları ‘gerçek şekli’ ile idrak edemememizi sağladı. Artık bu konuda da bir çözüm üretilip festival konuklarının sinema eserlerini ‘doğru format’ta izleyip daha sağlıklı yorum yapması sağlanmalı kanımca...