Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
  • Habertürk Android Uygulaması
  • Habertürk iPhone Uygulaması
  • Habertürk Huawei Uygulaması

Röportaja her zamanki gibi 30 dakika önce geldi. Ne kahve istedi ne de İngilizlerin merasime çevirdiği şekilde çay içmeyi. Sürekli öğüt verircesine ‘Sıcak su, poşet çay kafi. En iyi çay kaynar suyla yapılandır’ dedi. Daha sorularımı sormaya başlayamadan, o anlattı...” Sir Anthony Hopkins ile buluşmasını bu şekilde anlatıyor Louise Gannon. Hopkins’in kettle ile hazırladığı çayı içerken onunla sohbet etme şansı bulmuş. Gannon’un Event Magazine için yaptığı röportajı okudum, HT Pazar'dan Ece Ulusum, öfkeli ve asosyal olduğunu iddia eden Hopkins’in hayatını söz konusu röportajdan yola çıkarak incelemedi.

Galler’de bir fırıncının oğluyken dünyanın en etkili aktörlerinden birine dönüşmesinin altında, önce babası sonra da öfkesi var. 20’li yaşlarındayken babası Hopkins’in hayallerini dinledikten sonra annesine dönüp şöyle demiş: “Bütün bunlar çok güzel, çok etkili. Ama para kazanması gerek...” Anthony dalgın dalgın “Ve babam haklıydı...” diyor. Okumak için ABD’ye, Los Angeles’a gitmiş. Ancak okulda iyi bir öğrenci olamamış, “Vasat öğrenciydim” diye anlatıyor o dönemi. Hatta başaramayacağını, babasının yanına gidip onun fırın işini devam ettirmeyi bile düşünmüş. Sonra müzisyenliği denemiş, yeteneği var ama diğerlerinden farklı olmadığını düşünüp ondan da vazgeçmiş. Para kazanmak için denemeye kalkıştığı oyunculuk deneyimi ise hayatını değiştirmiş...

‘SHAKESPEARE İLE BİR İLGİSİ YOK!’

Onca kişinin arasında onu farklı kılan şeyse öfkesiydi. “Öfkeli ve kararsız bir çocuktum. Arayışım sahnelerde sonlandı. Öfkeyi oyunculukta karşı tarafa geçirmek zordur oysa ama ben zaten öfkeliydim.” Tiyatroda mucizeler yaratıyordu ama diğer rol arkadaşlarını çileden çıkarıyordu. Tarif edilemez bir yetenek hem de hiç çalışmadan, bir o kadar da ukala. “Ukalalık değil, İngiliz geni” diyor her anlatışında. Uzun süre büyük oyunlarda önemli roller aldı ama işinden mutlu değildi. Hopkins, “Tiyatro beni cidden çok sıkmıştı. Her gün aynı replikleri söylüyor ve aynı şeyleri yapıyorduk. Heyecanımı gitgide kaybettim. Bir gün bana ‘Hamlet’i oynamak ister misin?’ diye sorduklarında şu cevabı vermiştim, s..trin gidin... Gerçi şimdi King Lear’ı BBC’nin çekeceği bir filmde oynayabilirim. Yani konunun Shakespeare’le ilgisi yok!” Al Pacino’nun altından kalkamayacağını düşündüğü Hamlet rolünü Hopkins elinin tersiyle böyle itmiş. Vay canına...

Sinemaya girmekle girmemek arasında kalmıştı. Sinema dünyasına çok tepeden bakıyor, asil bir iş gibi gelmiyordu. Patlamış mısır sesiyle yankılanan salonlarda ‘bilinçsizce’ seyredilen filmlerde yer almak istemediğine karar vermiş. 30 yaşına kadar da kariyerini tiyatro üzerine kurmuş... Şimdi o günleri hatırlayınca gülüyor. “O zamanlar öyle düşünüyordum, tipik bir İngiliz’im işte! Ama gişe filmlerinde bile iyi oyunculuğu sergileme, repliklerin arasında doğru mesajlar iletme ve bir oyuncu olarak en önemlisi insanlara ulaşabilme imkânını gördüm. Takdir edersiniz ki üçüncü sınıf bir gençlik filminde oynamadım. Transformers’ta bile lordum!” (Kahkaha atıyor.) Aslında başka bir röportajında da aksini söylemiş: “Ah ilk zamanlar, meşhur olana dek iyi kötü ayırt etmeksizin birçok yapımda yer alıyorsunuz. Seçici davranabilmek için kendinizi kanıtlamanız gerekiyor.”

Hayatını değiştiren, kendini kanıtlamasını sağlayan rolse 1991’de geldi, Kuzuların Sessizliği’ndeki cani Hannibal Lecter! Jodie Foster ile harikalar yarattı, usul usul tabağındaki beyin parçalarını yerken gözlerinden öfke fışkırıyordu. Film eleştirmenleri kendinden geçmiş, Hopkins’e övgüler yağdırdı ve en iyi erkek oyuncu dalında Oscar’ı kazandı. Bugün sinema otoriteleri Kuzuların Sessizliği’nin hâlâ en iyi filmi olduğunu söylese de toplu bir söyleşi sırasında muhabirlere “Hannibal Lecter mı? Hanımlar ve beyler, en iyi rolüm olmaya aday bile değil” dedi. Ona göre en iyi filmleriyse Günden Kalanlar (The Remains of the Day, 1993), Nixon (1995) ve Efsane Adam (The World’s Fastest Indian, 2005).

Magazin basınına ukala, öfkeli tavırlarıyla yansıyor, set dışında hiç ayık gezmediği konuşuluyordu. 90’ların sonunda ona başarı sağlayan ‘tatlı’ öfkesi onu yavaş yavaş dibe çekmeye başlamıştı. Aile ilişkileri de gitgide sarsıldı. Eski eşi Petronella Barker “Keşke setlerdeki asilliğini ilişkilerinde de gösterebilse” demiş bir keresinde. Kadınları ve sinema kariyerinin başında bazı rolleri içki yüzünden kaybettiğini itiraf etmiş ama sonunda tedavi alıp bu sorununu çözmüş. Gerçi iyi de olmuş, şu anlattığına bir bakın: “1975’in yazıydı... Bir uyandım, Arizona’da çölün ortasındayım. Oraya nasıl geldiğimi ve gelene kadar neler yaptığımı bugün bile bilmiyorum. Öğrenmek de istemiyorum ama içkiye ara vermem gerektiğini o an anlamıştım.” Aynı adam, başarısı ve ilham verdiği için 1993’te kraliçenin elinden Britanya İmparatorluk Nişanı aldı ve adının başına ‘sir’ unvanı eklendi. Sınıfın yaramaz ama akıllı çocuğu neticede...

Alkolü çözmüş ama öfke işini o kadar kolay atlatamamış. Bu problemini de sanatla çözmeye karar vermiş: “O öfkem yıllar boyu sürdü ama artık beni başarıya götürmekten öte aksi bir ihtiyara dönüştürmeye başladı. Doktorum ‘Biraz yavaşla, mümkünse dur’ deyince ben de gevşedim. 2003’ten bu yana da sanat işlerine adadım kendimi.

Resim, müzik ve biraz da yazarlık. Artık o öfke bana zarar vermiyor.” Üstelik muazzam tablolar ve besteler ortaya çıkıyor. Bestelerinin fiyatını bilmiyorum ama İngiltere’de Hopkins tablolarının ederi 80 bin sterlin...

Başta söz ettiğim muhabir Gannon, hâlâ ukala tavırları olduğunu, çenesi hafif yukarıda konuşmaktan kendini alamadığını söylüyor. Özellikle “Geçmişinizde yaşadığınız olaylardan sonra pişman mısınız?” diye sorunca hiç düşünmeden tek kaşını kaldırıp İngiliz aksanıyla, “Sinirli olduğum için pişman değilim. Hatta sarhoşluklarım için de... Evet, hayat acı dolu olabilir ama bu karşılıklı bir anlaşma... Pişmanlık söz konusu bile olamaz. Hayat pişmanlık kaldırmaz. Amacımız bu pişmanlıkları aşmak, kendimizi aşmak ve bunu olabildiğince uzun süre devam ettirmek. Sadece gençken yakışıklıydım, kadınlar sorun değildi ama insanlar üzerinde ancak yaşlandıkça etkili olmaya başladım. Komik değil mi?” diye cevap veriyor. Gannon önce afallıyor, sonra ikisi de gülmeye başlıyor. Orada olmak için neler verilmezdi!

MALİBU’DAKİ EVİNDE HOBİLERİYLE İLGİLENİYOR

Yakında 80 yaşına basacak Anthony Hopkins ama hâlâ saatlerce setlerde ya da Malibu’daki evinde hobileriyle ilgileniyor. Yeni filmi Transformers’ta robotları dize getiren bir lordu canlandırıyor. Westworld’den sonra onun için bu rol çerez. “Emekli olmaktan iyidir” diyor ve devam ediyor: “Emeklilik bana göre değil, eğer çalışmayı bırakırsam ölebilirim. Ben durmak istemiyorum. Yaş bir engel değil, aktörsen her yaşın için rol vardır. Ölmüşseniz bile Hollywood’da zombi rolü oynayacak biri illa ki aranıyordur...”

 

"ÇOK FAZLA ARKADAŞIM YOK"

Hopkins’e 10 yıl önce Asperger sendromu teşhisi konulmuş. Sosyal hayatta içe kapanık, rutin hayatı sever, her duruma önyargıyla yaklaşır... Hopkins’in güncel fotoğraflarını internette aramaya kalkın, pek bulamayacaksınızdır gerçekten. Var olanı da 500 dolardan aşağı satılmıyor! “Partilere katılmıyorum pek. Çok fazla arkadaşım yoktur. Kalabalık sofralarda esprileriyle herkesin ilgisini çeken, anılarını anlatan o adam da değilim” diyor. Bu kadar uzak kalmasını “İnsanları sevmiyor, ünlü kaprisi” olarak yorumlayanlar için “İnsanları çok severim. Zeki insanları... Onlarla sohbet etmek ve konuştukça kafalarının içine girmekten ayrı bir keyif alırım” diyor. Yeni tanıştığı insanlara mesafeli ama dostlarınaysa tüm kapıları açık. En yakın dostu John Hurt öldüğünde darmadağın oldu. Sohbetlerinde sık sık anar. Hurt’ü özleyip özlemediği sorulunca “Ölüm hayatın bir parçası. Hepimiz orada son buluyoruz. İnsanları özlemek geri getirmeyecek...” der.

"BUGÜNE KADAR YAPTIĞIM EN BÜYÜK FİLM" 

Sir Anthony Hopkins yeni sinema filmi ‘Transformers 5: Son Şövalye’de İngiliz robot uzmanı Sir Edmound Burton rolünde. Hopkins Türkiye’de de 23 Haziran’da vizyona giden filmini Los Angeles’ta Four Seasons Hotel’de Steven Goldman’a anlattı:

Sizi Transformers’a çeken neydi?

Michael Bay’di. Çok önceden kahvaltı için bir otelde buluştuk. O buluşmada filmin tamamının kafasında hazır olduğunu anladım. Hepsini ekibiyle birlikte tasarlamıştı. Bütün bilgisayar konularını biliyordu ve gerçekçi görünmeleri için çeliklerinin ışıktaki yansımasına saatlerce konsantre olabilirdi. “İlginç olacak” diye düşünmüştüm. Sonra bana senaryoyu gönderdi ve Sir Edmound Burton adlı bir adamı canlandırmamı istedi. “Sir Edmound mu?” dedim. Peki. (Gülüyor.) “Sen bir şövalyesin” dedi. “Peki, bir lord mu?” dedim. “Evet, bir aristokrat” dedi. Ben de senaryoyu aldım, gerçekten de çok iyiydi. Sevdim.

Nasıl ilerlediniz?

Rolümü ve replikleri öğrendim. Ama Michael gibi yönetmenler, bildiğim kadarıyla sert olmakla ünlüdürler. Oliver Stone ya da diğer iyi yönetmenler gibi. Yani iyi anlamda sert... Buna saygı duyarım. Bu yüzden de oyuncu olarak yaptığınız işi bilmeniz ve orada hazır olmanız gerekir. Doğaçlama yapmanızı isterlerse yaparsınız, istemezlerse yapmazsınız.

Çekimin ilk günü nasıldı?

Büyük bir kır evinde çekim yaptık. Michael beni selamlamaya geldi (Yönetmen Michael Bay). “Merhaba, nasılsın, tamam, harika” dedi. Çok hızlı konuşur, Hızlı Gonzales gibidir. (Gülüyor.) Ama ben de akılsız biri değilimdir. Hâlâ birkaç noktada çalışıyordum, içeri girdim. Michael oradaydı ve bütün ekip hazırdı. “Sana Tony diyebilir miyim?” dedi. Ben de “Evet, istediğini de” dedim. (Gülüyor.) Sanırım bir ekip oyuncusu olduğum mesajını hemen aldı. Yönetmen ne derse onu yaparım. Sonra sana güvenmeye başlarlar. Günler geçtikçe ona “Şunu yapabilir miyim?” diye sordum, onun için sorun olmadı. İşte o zaman birlikte çalıştığınızı anlıyorsunuz. Söz konusu olan hiçbir zaman hükmetme, yetki verme veya söyleme değildir. Yani yönetmene nasıl yöneteceğini söyleyen oyuncular çok kötüdür. Ya da her şeyi yeniden yazmak isteyen oyuncular berbattır. Ben o görüşte değilim. Bu egoizmin en kötü türüdür. O tür bir yetki verme anlayışı. Ama çok eğlendik.

Karakterinizden bahseder misiniz?

Bir İngiliz lordu, soyu bin yıl öncesine, antik ailelere, Kral Arthur’un meclisine dayanan bir aristokrat. Transformer’lar zamandan geldiklerini ve artık yeryüzünü ele geçireceklerini biliyor. İnsanlarla bir savaş olacağını biliyor.

Peki bu film, son projelerinize kıyasla nasıl bir yerde?

Bu çok büyük bir film. Muazzam. Stonehenge’deyiz, Blenheim Sarayı’ndayız, Downing Sokağı’ndayız. Bu daha önce hiç yapılmadı. Ama o oraya girebiliyor. Mall’da Buckingham Sarayı’nın dışında bir akrobasi sürücüsüyle bir yarış arabasında yer alabiliyor. (Gülüyor.) Evet, bence bugüne kadar yaptığım en büyük film. Çok büyük bir film.

Wahlberg’le çalışmak nasıldı?

Gerçekten muhteşem biri, kusursuz bir oyuncu. Ve çok sessiz. Sete hazırlıklı gelir ve işini yapar. Ayrıca doğaçlamayı da sever. Ben de severim. Açıkçası iyi bir senaryonuz varsa ki bu kusursuz bir senaryoydu, kalanı kolaydır. Bir yönetmen doğaçlama yapmanızı istemiyorsa yazdıklarına çok değer verdiği içindir ve sorun yoktur. Senaryoyu öğrenmen yeterli olur. Ama gerçekten iyi bir yönetmen de “Tamam, hadi biraz değiştirelim” der. 2010’da yayınlanan “You Will Meet a Tall Dark Stranger” (Türkiye’de Uzun Boylu Esmer Adam adıyla yayınlandı) filminde Woody Allen’la öyle çalışmıştım. “Şimdi tekrar yapabilirsin ve biraz değiştirip doğaçlama yapabilirsin” derdi. İnsanların rahat olduğunu ve senin yapabileceklerine güvendiklerini görmek güzeldir.

Filmin en zor kısmı neydi?

Hiç yoktu, hem de hiç. “Kendini çok fazla ciddiye alma” felsefesine sahibim. Günümüzde buna “Rahat ol” diyorlar.

Rol arkadaşınız, komedyen Jerrod Carmichael sette size bir isim takmış...

T-Hop! Çok hoştu, çok sevdim.

O ismi Sir Anthony’ye tercih eder misiniz?

Evet. (Gülüyor.)

Favori Transformers filminiz var mı?

Shia LaBeouf’unkileri severim. Özellikle de ilk izlediğimi... Çünkü ne bekleyeceğimi bilmiyordum. Mark Wahlberg’le olanları da severim. Çekimler başlamadan önce bilgilerimi tazelemek için hepsini yeniden izledim. Bence gerçekten muhteşemler.

Favori bir otobotunuz var mı?

Hayır, pek yok. Ama Londra’dayken, Mall’da çekim yaparken, Buckingham Sarayı’nın yakınlarında çocuklar vardı ve benimle fotoğraf çektirmek istiyorlardı. “Bumblebee’yi tanıyor musun?” diye soruyorlardı. Ben de “Evet, çok iyi tanırım. Bu sabah birlikte kahvaltı ettik!” diyordum.

Bay, bilgisayar efektleri yerine pratik akrobasi sahnelerini tercih etmesiyle bilinir. Bu yaklaşımı nasıl buldunuz?

Bayıldım. O gün arabalardan biriyle Mall’a gittiğimi hatırlıyorum. Çok iyi bir Amerikalı akrobasi sürücümüz vardı. Bana Admiralty Arch’tan 120 kilometreyle geçtiğimizi söyledi. Bir rokette iğne deliğinden geçmeye benziyordu. “Tanrım, iyi bir hayatım oldu” diye düşündüm. (Gülüyor.) “Kamera” diyorlar. Araba kükrüyor. Sonra geçerken kamera bende oluyor. Sonra tekrar ediyoruz. Sonra “Lütfen üçüncü kez yapmamı isteme. Bu şansını zorlamak olur” diye düşündüm.

Yani o sahnede rol yapmış olmayacaksınız.

Hayır! Sadece ürkmemeye çalıştım.

Bizi nasıl bir film bekliyor?

Bence en iyi filmlerden biri olabilir. Michael’ın da en iyi filmlerinden biri. Çok eğlenceli olacak.