'Avatar'ım olur musun evlat?
Kerem Akça, bu hafta vizyona giren filmleri değerlendirdi
KEREM AKÇA / keremakca@haberturk.com
28 HAZİRAN FİLMLERİ
“Dünya – Yeni Bir Başlangıç”, “Avatar”ın bir nav’i üzerinden uzay ormanında canlandırdığı bilgisayar piyasasındaki kelime anlamını daha insancıl bir hikayeye transfer ediyor. İnsan ırkını göçe yönelten bir kıyametin 1000 yıl sonrasına odaklanıyor. “Maymunlar Cehennemi”nin modeli ile “Köpek ve Çocuk – 2024 Yılında”nın tonunu akla getiren kıyamet sonrası bilimkurgu filmi omurgasını, ‘uzay operası’ bölümleriyle de sarıp yer yer interaktif yer yer gerilimli bir uzay/ilkel dünya macerası inşa etmeyi beceriyor. Mitolojik eğilimleri de olan baba-oğul ilişkisi ise çevreci ve küreselleşme karşıtı mesajlara kadar uzanıyor. “Altıncı His” ve “Köy” ile tanınan M. Night Shyamalan’ın bu 10. filmi, 100 dakikalık süresini doldurmakta sıkıntılar çekse de dönemine uyum sağladığı için seyir zevki vermeyi beceriyor.
Açılış jeneriğini saymazsak, celse büyük oranda ‘çok uzun zaman önce, çok uzak bir galakside…’ cümlesini doldurarak açılır. Nova Prime insanlığın yeni yuvası olmuştur. General Cypher ve oğlu Kitari bu durumdan hoşnuttur. Ancak bilinçaltındaki bir fotoğraf akıllardan çıkmamaktır. Peki bu fotoğrafın ya da yanılsamanın sırrı nedir? Aslında “Dünya – Yeni Bir Başlangıç” (“After Earth”, 2013) Shyamalan’ın gizemi aydınlatma alışkanlığıyla aşıladığı çekiciliği barındıran bir film değil.
“Son Hava Bükücü”nün üzerinde olduğunu tartışmaya bile gerek yok
Aksine baba-oğul ilişkisinin üzerine gidip bilimkurgunun yeni geleneklerine kendini uyduruyor. “Son Hava Bükücü”de (“The Last Airbender”, 2010) tabiri caizse Hitchcock’un “Matrix”i (“The Matrix”, 1999) çekmesi gibi garip bir sınavdan geçip dibe vuran göçmen yönetmen, burada daha ayakları üzerinde duruyor. Sınırları zorlayan bir görsel matematiğin içinde kaybolmuyor. Genelde atmosfer yetisi, gizem duygusu ve sabit çerçeveleriyle öne çıkması, belki “Sudaki Kız”dan (“Lady in the Water”, 2006) bu yana adamakıllı işlere imza atmasını engelliyor.
Ancak “Son Hava Bükücü”nün anime estetiği düşüncesiyle yüklendiği bayağılık da “Dünya – Yeni Bir Başlangıç”ta canlanmıyor. Yönetmenin Will Smith’in kısa hikayesini senaryolaştırma arzusu, hem negatif hem de pozitif geri dönüşler anlamına geliyor elbette. Shyamalan özelinde ise bu durumun sahaya ‘olumlu’ yansıdığını söyleyebiliriz. İşin olumsuz tarafını arşınlayınca hikayenin kısalığının yer yer dramatik yapıdan kopmalara yol açtığı ve düşük temponun zaaflarını özellikle görünür kıldığı ortada.
“Maymunlar Cehennemi”nin “Avatar” dönemine uygun versiyonu gibi
Filmin ana çocuk karakterinin öte dünyada ‘macera’ya çıkması gibi ‘fantastik’ bir motifi arkasına alması bölüm bölüm sırıtmasına da yol açıyor. Sinemaskop oranında yükselmeyen aksiyon belki de işin ucunu 20 dakikalık bir hasara kadar götürüyor. Ancak kurulan hikaye yapısının kıyamet sonrası bilimkurgu motifini “Maymunlar Cehennemi”ne (“Planet of the Apes”, 1968) benzer bir şekilde canlandırdığı ama sonrasında “Köpek ve Çocuk – 2024 Yılında”nın (“A Boy and His Dog”, 1975) insancıl yaklaşımına açıldığı görülebiliyor. “VOL·i”deki (“WALL·E”, 2009) iki epizotlu alt tür omurgası da bu noktada akla gelip büyük oranda kalite olarak “Dünya – Yeni Bir Başlangıç”ın üzerine geçiyor.
Bu noktada özellikle başlangıç açısından uzay operası geleneklerine yaklaşılsa da “Bir Otostopçunun Galaksi Rehberi” (“The Hitchhiker’s Guide to Galaxy”, 2005), ‘Riddick’ serisi ve hatta “John Carter” (2012) gibi 2000’lerin bu konudaki yetkin işleri canlanmıyor. O aşamada bir yan dönüşle ‘kıyamet sonrası’ mizanseni olabilecek felaketin ‘1000 yıl sonrası’nda devreye giriyor. Böylece dünya üzerinde cereyan edip suç oranının artmasıyla sarılan, nihilizme meyleden veya robotların hakimiyet kurduğu düzene kaykılan akış kullanılmıyor.
Shyamalan aksiyonu geri plana iterken “Yol”un seviyesine ulaşamıyor
Bu da aksiyondan ziyade Shyamalan özelinden doğa-kültür çatışması odaklı bir gerilimi anlamlı kılıyor. Donuk çerçeveler de büyük oranda ‘yaşam mücadelesi’ni, ‘fantastik görev’ konusunda anlamlandırıyor. Film, böylece baba-oğul ilişkisini merkeze yerleştirirken dünyanın geldiği konumu göstermesiyle daha insani meselelerin peşinde koşuyor. Büyük oynamadan hedeflerini çok basit koyuyor. Hikayenin derin olmaması önemsenmezken “Köpek ve Çocuk – 2024 Yılında”nın ‘köpek-insan dostluğu’ ile hayata tutunma duygusallığı babanın ölüm arifesindeki haliyle devreye sokuluyor. Bana kalırsa alanın 2000’lerdeki en yetkin bir-iki örneğinden “Yol”da (“The Road”, 2009) çıtayı yukarı çeken melankoli ve karamsarlığın yerini burada duygusallık ve iyimserlik alıyor. Oradaki baba-oğul ilişkisinin yüklendiği nihilizm bambaşka bir açılımla kavranıyor.
Bu noktada dünyanın küreselleşme öncesi döneme hayvanların yakaladığı bir devridaime ulaşması da günümüz toplumu için bir ders niteliğinde. Kaplanından sırtlanına en ufak bir taş ile uzaklaşan yaratıklar, balta girmemiş ormanların çıkarımının ‘metne yakışan’ bir şekilde yapıyor. Doğa-kültür çatışması da büyük oranda bu yolla karşımıza çıkıyor.
Baba-oğul öyküsünün omurgası ne kadar doğru kuruluyor?
Shyamalan, “Avatar”ın gerçek bir insanın kendine grafik/sanal bir vücut bulması düşüncesini birebir kullanıyor. RPG örneklerinde 80’lerde aktif hale gelen bu kavram, burada babanın oğlunu kontrol etmesi üzerinden canlanıyor. Bilgisayar oyunlarının en gelişmiş haline açılmaktan ziyade yavanlığına tutunuyor. Ailenin geçmişindeki ve yolculuktaki mitik potansiyeli de bu açıdan dolduruyor. Kartal yuvasının kullanımı Yunan mitolojisinin ürünü gibi dururken “Sudaki Kız”ın bu konudaki eğilim ile “Son Hava Bükücü”deki Avatar kavramının canlanışını kardeş payı yapıyor adeta.
Babanın oğlunu uzay gemisinde izlemesi, yaralıyken bu ‘ilkel dünya macerası’na adapte olması da aslında her şeyi anlatıyor. Gerçek bir büyüme, ergenleşme hikayesi karşımıza çıkarken Jaden-Will Smith arasındaki etkileşim ruhani noktalara çok gitmiyor. Ama senaryosal açıdan Sokurov’un “Baba ve Oğul”undaki (“Otets i Syn”, 2003) kadar gerçekçi, hedefleri olan, zihinsel ve mistik bir uygulamaya girmiş gibi yapıyor. Bu riskli dönüşten de filmin zarar görmesi aslında ister istemez en büyük defosunu oluşturuyor.
Hakimiyetin hayvanlara geçmesi başlı başına bir duruş değil mi?
Hatta uzun süre bu konuda yara alıp parçaları toplamaya gayret ediyor dersek yeridir. Shyamalan’ın gotik korku filmlerine uygun geleneği de bu sayede aslında bir atmosferi grinin tonları üzerinden giderken turuncuyu, yeşili ve daha fazlasını matlaştıran bir yaklaşıma tutunuyor. Ama 2.35:1’e sanki fazla geliyor. Babanın lider olduğu yapma düzen, bir anlamda yeni dünyada ayakları üzerinde durmaya çabalıyor. Diktatörlerin, baskıcı liderlerin veya köşeli düzenlerin devreye girmediği bir noktada insani bir yaklaşım izliyoruz. Maymunların yerini en ilkel hayvanların aldığı süreç, aslında ‘milat öncesi macerası’na meyletmemesiyle eleştirilebilir.
Ancak “Dünya – Yeni Bir Başlangıç”, “Maymunlar Cehennemi”nin kıyamet sonrası bilimkurgu algısını, “Köpek ve Çocuk – 2024 Yılında”nın duygusallığı ve “Avatar”ın uzay operası geleneğindeki sanal gerçeklik düşüncesiyle bütünleyen buradan da karşımıza gerçekçilik, doğallık, gerilim ve ciddiyet çıkaran bir eser. Ciddiyetin fazla işe yaramadığı noktalarda tökezlese de insan ırkının uzayda yeni bir yaşam kurmak istediğinde neler olabileceğini sormasıyla dikkat çekiyor. Buna ek olarak da hayvan-insan etkileşimi üzerinden çevreci ve küreselleşme karşıtı bir söylem depoluyor.
FİLMİN NOTU: 5.5
Künye:
Dünya – Yeni Bir Başlangıç (After Earth)
Yönetmen: M. Night Shyamalan
Oyuncular: Will Smith, Jaden Smith, Sophie Okonedo, Zoe Kravitz, Glenn Morshower
Süre: 100 dk.
Yapım yılı: 2013
Aşık olduğu kadını geri kazanmak için bir bebeğin babasıymış gibi yapmak zorunda kalan tabiri caizse ‘şapşal’ bir adamın hikayesi. “Aşk Taktikleri”, kelimelerin kiyafetsiz kaldığı noktada ‘sinema’dan ziyade üzerimize rastgele fırlatılan fikirler, boyutsuz ışık kullanımı, yapay sinemaskop oranı ve bayağı esprilerle ilerliyor. Romantik-komediyi ve durum komedisini çekici kılabilecek iki ana karakter de sempatik olmayınca ise geriye ‘puset günlükleri’ tanımlı garip ve yorucu bir seyir kalıyor.
‘Sinema filmi’ tanımını bizim bildiğimizden farklı çalışan bir ekip ortaya çıkarmış olabilir mi? Ya da üzerimize tek boyutlu sahneler atıp kaçarken onları bağlamayı düşünmeyen bir şey olarak nitelemek doğru mu? “Aşk Taktikleri” (“La Stratégie de la Poussette”, 2012), ‘baba olmak’ ve ‘bebek sahipliği’ni bolca bağırış çağırış ve İngilizce müzik olarak algılamış.
Tıka basa doldurmak film üretmek midir?
Oradan yola çıkınca da ister istemez Clément Michel’in ‘derme çatma’ bile denemeyecek bir inşa süreci sunduğunu görebiliyoruz. Peki ya sinema filminin kelime anlamını fikirleri seyircinin üzerine atıp kaçmak olarak algılayan bu düşünce yapısı nasıl yorumlanabilir? Aslında bu konuda kelimeler kiyafetsiz kalıyor. İşin trajik tarafı sinemaskop formatının (2.35:1) içini bile doldurmayı bilmeyen bu iş, 85 dakikayı da tıka basa doldurmuş algısı yaratıyor.
Hadi bu sinemasızlığı sineye çektik diyelim. O zaman da ‘perdedeki ürün, oyuncuların sempatikliğiyle kurtulur mu?’ sorusunu sorunca adeta Raphaël Personnaz ve Charlotte Lebon’a çarpıyoruz. Açılış sekansı belki bir gıdım ihtişam ve iyi niyet kokuyor. Ama kendini iyi hisset durum komedisinin ‘bebekler ve ebeveynler’ odağından en azından “Dikkat Bebek Var!” (“What to Expect When You’re Exprecting”, 2012) seviyesinde icraatler yapmasını bekliyoruz.
Fakat gelin görün ki Michel ne kurguyu ne de sinematografiyi aynı safta birleştirebilmiş. Yapay ışıkların etrafı doldurduğu, müsvedde defterinden hallice bir görsel yapıyla çıkagelmiş. Filmin yaratabileceği muhtemel baş ağrısı ise bu konuda ‘kurtulduk!’ demek için bir çözüme dönüşüyor. “Aşk Taktikleri”, tam çevirisi ‘puset/çocuk arabası stratejileri’ anlamına gelen garip isminin altını dolduramayan skeçlerden bile oluşmuyor. Üzerimize fikirleri fırlatıp geri çekiliyor. Belden aşağı esprilerin boyutsuzluğunda kademe atlıyor. Bu durum da yorucu bir seyir sürecini kaçınılmaz kılıyor.
FİLMİN NOTU: 2
Künye:
Aşk Taktikleri (La Stratégie de la Poussette / The Stroller Strategy)
Yönetmen: Clément Michel
Oyuncular: Raphaël Personnaz, Charlotte Lebon, Jérôme Commandeur
Süre: 85 dk.
Yapım yılı: 2012
Yeni Eşcinsel Sineması’nın hakim figürlerinden Gus Van Sant’in kariyerinin en zayıf halkası olarak anılabilecek “Kayıp Umutlar”, yönetmenin kendini ‘insanlık’ mesajları vererek heba ettiği, ‘görünürde’ bir sanat eseri... Matt Damon’ın Atıf Yılmaz filmlerinden kopup gelmesi, Hal Holbrook’un nerede olduğunu anlamaması, Frances McDormand’ın kenar süslüğünü abartması dağınık bir görsel yapıyla da sarılıyor. Film, belki bir ‘sosyal sorumluluk’ projesi olarak ekonomik krize karşı direnişin yolları, doğalgaz meselesi ve toprak sahipliği adına güncel bir söylem depoluyor. Ancak onun dehlizleriyle ilgili fikir jimnastiği yapıp kaybolan umutların dahi peşine düşmüyor.
‘Eski köye yeni adet getirmek’ tanımının bir geri dönüşü ya da ‘kasabaya gelen yabancı’ formülünün 10001’inci uygulaması... “Kayıp Umutlar” (“Promised Land”, 2012), Gus Van Sant ile Matt Damon’ı üçüncü kez bir araya getiriyor. Yönetmenin serbest ilk dönem işleri ile minimalist olgunluk dönemi eserlerine yakın durmuyor. ‘Standart bir karakter draması’ izleğiyle hareket ediyor.
Halkla bağ kurarken sinemayı unutan insancıl filmlerinden
1.85:1’de yönetmenin orta planların üzerine normal objektiflerle gitmesi hedef değiştirmeden karşılık buluyor. Montaj sekans ve ekran bölme tekniği ise ‘ilk dönem Sant’ yorumunu bir ‘dağınık’lığa hapsediyor. Böylece aslında ‘yapma insanlık hikayesi’ arka planda kalmış gibi gözükürken, sinemacının “Can Dostum” (“Good Will Hunting”, 1997), “Forrester’ı Bulmak” (“Finding Forrester”, 2009) gibi ruhunu kaybettiği ama halkla yakın iletişim kurduğu eserlerinden biri daha canlanıyor.
Van Sant için büyük oranda bir geri adım ya da duraklama olarak anılabilecek “Kayıp Umutlar”, eşcinsel haklarının savunucusu ya da gençlerin söz hakkının en doğru temsilcisi olarak anılan ismi ne “Mala Noche”nin (1986) ne de “Fil”in (“Elephant”, 2003) kıyısına yanaştırıyor. Aksine “Restless” (2011) ve “Milk” (2008) ile girilen klasik, aşındırılmış ve gelenekçi yola yaklaştırıyor.
Neredeyse Atıf Yılmaz izlenimi bırakıyor
Bu durum da karşımıza gelenekçi zihniyetle yürüyen bir sosyal sorumluluk projesini çıkarıyor. Ekonomik krizle yüzleşen Amerikan kasabalarındaki hazin durumu hiç de inandırıcı durmayan karakerimsimsiler ve oyuncular eşliğinde yüzümüze vuruyor. Damon’ın halleri biraz Atıf Yılmaz karesi izlenimi bırakırken Holbrook’un iki sahnedeki özensizliği duygu sömürüsünü devreye sokuyor. Tek samimiyet ise Rosemarie DeWitt’ten geliyor.
Van Sant, çok olgunları ilgilendiren temalara el atmak isterken kendi eklektik, Godardiyen ve özgürlükçü ruhunu kaybediyor. Arada bir peşine takıldığı yapıtlar sayesinde biraz iş yapma ve ünlü oyuncularla çalışma algısıyla gelen en azından tutarlılık ise burada yıkılıyor. Böylece bir umut geleceğe kalırken, neredeyse ‘petrol zenginliği’ sağlayan kasaba tanımının yarattığı dramatik geri dönüş asla taçlandırılamıyor. Bunun devamında Van Sant’in senaryosunu yazmadığı yedinci filmi de sahadan boynu bükük ayrılıyor.
FİLMİN NOTU: 3.5
Künye:
Kayıp Umutlar (Promised Land)
Yönetmen: Gus Van Sant
Oyuncular: Matt Damon, Frances McDormand, Rosemarie DeWitt, Carla Bianco, Hal Holbrook, John Krasinski
Süre:106 dk.
Yapım yılı: 2012
Belki de popüler kültürde “Arı Filmi” ile aklımıza gelebilecek, küçük bir canlının aslında neler yapabileceğini hiç düşünmeyiz. Ama Imhoff bunun üzerine kafa yorarken “Baldan Acı” ile sosyal sorumluluğu küresel tehdit yoluyla canlandıran ve farkındalık yaratan bir doğa belgeseline imza atıyor. Arıların yok olması ya da doğal dengedeki yerinin değişmesiyle olabilecekleri yer yer sarsıcı gözlemlerle kavramayı beceriyor.
Farkında olmasak bile yaşadığımız dünyanın bir döngü içerisinde olduğunu bilmemiz şart. Bu da aslında saklı bir sistemi, çarkları ışığında hakim kılıyor. Markus Imhoff ise burada ‘çevreci bir doğa belgeseli’ni “Çayırın Sakinleri”ne (“Microcosmos”, 1996) yakın bir yaklaşımla harmanlıyor. Röportajlar ve mikro kamera ile çekilmiş arı görüntülerini üst üste kurgulayıp bir de aydınlatıcı anlatıcı sesi kullanıyor.
Adeta bir global tehdide dikkat çekiyor
Dünyanın dengesinin arıların kontrolden çıkmasıyla bozulabileceğini, bir arının veya bir arı çeşidinin ortadan kalkmasıyla karşımıza çıkabilecekleri gözler önüne seriyor. Bir bakıma doğanın döngüsü noktasında ortaya çıkabilecek kıyamet portresiyle ilgili ‘farkındalık’ yaratmaya gayret ediyor. “Baldan Acı” (“More Than Honey”, 2012), küçümsediğimiz şeylerin evrimimize ne kadar etki edebileceğini araştırıyor.
Küresel ısınmanın ve kentsel dönüşümün popüler olduğu bir dönemde ‘böcek tanımı’ üzerine odaklanıyor. Bir arının hayatının, uçma kurallarının ve balından yararlanma alışkanlıklarının yarattıklarını gözler önüne seriyor. Tecrübeli İsviçreli belgeselci Markus Imhoff’un etkisiyle de bir profesyonellikle kavranıyor.
Böylece sinemada ustaların filmlerinden aşina olduğumuz ‘arı’ bir başka ‘metafor aracı’na dönüşüyor. Theodoros Angelopoulos’un “Arıcı”sı (“O Melissokomos”, 1986), Victor Erice’nin “Arı Kovanının Ruhu” (“El Espíritu de la Colmena”, 1973) ve Frantisek Vlácil’in “The Valley of the Bees”i (“Údolí Vcel”, 1968) sayesinde yüklendiği sorumluluğu bir küresel tehdide dönüştürüyor. “Arı Filmi”nde (“Bee Movie”, 2007) şen şakrak halinden arınıyor.
FİLMİN NOTU: 4.7
Künye:
Baldan Acı (More than Honey)
Yönetmen: Markus Imhoff
Süre: 95 dk.
Yapım yılı: 2012
KEREM AKÇA’NIN VİZYON FİLMLERİ İÇİN YILDIZ TABLOSU
38 Şahit (38 Témoins): 3
Babadan Oğula (The Place Beyond the Pines): 7.8
Bahar İsyancıdır: 3.9
Bahar Tatili (Spring Breakers): 7.4
Barfi: Aşkın Dile İhtiyacı Yoktur (Barfi!): 5.9
Başvuru: Kabul (Admission): 2.7
Ben ve Sen (Me and You): 5.5
Benim Çocuğum: 3.8
Bir Gevrek, Bir Boyoz, İki de Kumru: 1.3
Bir Hikayem Var: 3.5
Büyük Umutlar (Great Expectations): 4.1
Çılgın Doğumgünüm (21 & Over): 2.8
Çocuklar (Djeca / Children of Sarajevo): 6.9
Devir: 4.9
Doğal Kahramanlar (Epic): 5.8
Dörtlü (Quartet): 3
Dünya Savaşı Z (World War Z): 3.2
Eksk Syflr: 4.4
Erkek Aklı (A Glimpse Inside the Mind of Charles Swan III): 3.5
Eski Dostlar (Stand Up Guys): 1.9
Evde (Dans La Maison): 6.5
Felekten Bir Gece III (The Hangover Part III): 2.9
Günlerin Köpüğü (L’écume des Jours / Mood Indigo): 7.5
Güzelliğin On Par’ Etmez...: 2.4
Havada Aşk Var (Amour & Turbulences / Love is in the Air): 5.4
Herkes Ölecek (No One Lives): 1.2
Hızlı ve Öfkeli 6 (Furious 6): 3.8
Hile Yolu: 5.2
Hipnozcu (Hypnotisören / The Hypnotist):4.5
Iron Man 3: 5.2
İntikam Benim (Dead Man Down): 3.8
İntikam Kurşunu (Bullet to the Head): 1.3
Karanlıktan Gelen (Dark Skies): 3.8
Kimlik Hırsızı (Identity Thief): 3
Kod Adı: Olympus (Olympus Has Fallen): 3.5
Koğuş Akademisi: 2.9
Kollarımda Kal (À coeur ouvert / An Open Heart): 4.5
Korkunç Bir Film 5 (Scary Movie 5): 4.7
Kötü Ruh (Evil Dead): 5.5
Man of Steel: 6.8
Muhalif Başkan: 1.8
Muhbir (Snitch): 5.5
Muhteşem Gatsby (The Great Gatsby): 7
Neredesin Supermen? (Bekas): 3.5
Pas ve Kemik (De Rouille et D’Os): 6.2
Rüzgarlar: 5.3
Sadece Aşk (Den Skaldede Frisør / Love is All You Need): 4.8
Saksı Olmanın Faydaları (The Perks of Being a Wallflower): 6.7
Sessiz Ev (Silent House): 5.4
Sevimli Canavarlar Üniversitesi (Monsters University): 6.5
Sihirbazlar Çetesi (Now You See Me): 6.5
Son Ayin: Bölüm II (The Last Exorcism Part II): 3
Star Trek: Bilinmeze Doğru (Star Trek: Into Darkness): 4.9
Trans (Trance): 6.5
Vazgeçmem Senden (Celeste & Jesse Forever): 5.4
Zoraki İkili (De l'autre côté du Périph / On the Other Side of the Tracks): 2.8
Zoraki Radikal (The Reluctant Fundamentalist): 6.1
Not: Yıldızlar, 10 üzerinden verilmektedir.