İflah olmaz tatlı su demokratları…
'Ölüm her türlü sorunu çözer; insan yoksa sorun da yok' diyen Adolf Hitler, Bo Sahne kadrajında ve Burak Sergen'in kıvamında performansıyla karşımızda...
BETÜL MEMİŞ / HABERTURK.COM
memisbetul@gmail.com
Klasik müzik seversiniz yahut sevmezsiniz, ama 1813-1883 yılları arasında yaşamış ve yaşadığı döneme damgasını vurmuş Wagner’i bir şekilde duymuşsunuzdur! O görkemli eserlerinden, en az bir-iki tanesini dinlemiş yahut kulağınıza düşen bu melodilerin tesirinde, başka bir yüzyılın bünyesi kıvamında, nefesinizi taçlandırmışsınızdır… Benim, Richard Wagner ile tanışıklığım; Berlin’de yaşayan, edebiyatçı bir arkadaşım sayesinde olmuştu. Nietzsche hastalığımı bildiğinden, bir İstanbul seyahatinde, Wagner’in cd’lerinden hediye etti... (Es notu: Nietzsche ve Wagner’in derinlikli münasebetlerine takılırsınız bilahare, neyse şimdilik bekleme yapmayalım; devam!) Tabii ki Wagner ile klasik müzik sevmeye başlamadım, orası ayrı ama, ne zaman içime, yüzyıllık, manasız hareketler düşse, bir Nietzsche güzellemesine sarılırım, ardından da Nietzsche’nin ‘çöküş çağı sanatçısı’ olarak lanse ettiği Wagner’in karanlık melodilerinin tılsımına... Neyse, 2013 Nisan’ının ilk Çarşamba’sını böylesine tesirli - tesirsiz argümanlarla hacamat etmeyeceğim, ‘lakin bugünkü açılışın fonunu, neden Wagner’la yaptın?’ diyenlere gelsin! Hazırsanız; Wagner fonunda, Levent Özdilek, Nilüfer Bıyıklı ve (hastası olduğum oyuncu) Burak Sergen’le en hissiyatlısından tiyatro kelamına düşüyoruz. Muhabbetten kalanları akacağım yavaştan ama öncesinde, sizleri biraz ısındıralım…
BO SAHNE’DEN İLK MERHABA ‘ADOLF’
Her şeye rağmen tiyatro diyen, tiyatronun ustası Levent Özdilek ve Nilüfer Bıyıklı'nın kurdukları (üçüncü ortak ise mekanı sağlayan, bir sanat gönüllüsü Erol Kaya) Bo Sahne, seyircisine ilk merhabasını; dünyanın birçok ülkesinde sahnelenmiş ve yazarı Pip Utton’a, 1998’de Fringe, 2002’de Thespis Uluslararası Monodrama En İyi Aktör Ödülleri’ni kazandıran ‘Adolf’ ile veriyor. Sinan Gürtunca’nın dilimize çevirdiği, Bo Sahne’nin dekor tasarımını, Hatice Kübra Erişir’in kostüm, Yasemin Yıldız’ın reji asistanlığını ve Levent Özdilek’in Genel Sanat Yönetmenliği’ni üstlendiği oyunun, 90 dakika, tek perde, (tereddütsüz) ‘şahane oyuncu’ kelimesini, hak eden ismi ise ‘Adolf’ü oynamadan oynayan Burak Sergen… (Oyunculuğunun temizliği karşısında, bir kez daha saygıyla eğiliyorum. Her defasında büründüğü hikayeyi çoğaltan üstadım; eyvallah!)
Oyunun yazarı Utton; “Bence tiyatronun birçok görevi ve işlevi var. Bunlardan biri de izleyicinin karşısına çıkıldığında, onların arkalarına yaslanarak oyunu izlemelerini değil, koltuklarında dikilerek bazı gerçeklerle yüzleşmelerini sağlamaktır. Bazen bunu yapmanın tek yolu, onları, aslında görmek istemedikleri şeylerle yüzleştirmektir ve Adolf da böyle bir oyun” diyor. ‘Adolf’ün en can alıcı durağı ise; Oyunun sonunda, Burak Sergen’in, ‘Adolf’ bıyığını çıkararak, biz izleklerin karşısına geçip; “Sonunda geberdi, değil mi? Mi acaba? Bu dünyadan ne bekliyorsunuz?... İflah olmaz tatlı su demokratı olma yolunda ilerliyoruz. Beleşçilerin, kan emicilerin, işkencecilerin, savaş baronlarının hakkımızı gasp ettiği bir dünyada yaşamak istemem… İnsanı öldürürsen trajedi, milyonları katledersen istatistik olur… Faşizmin sağı solu yok. Bu sese aldırmayanlardan mı, yoksa onunla tartışanlardan mısınız?” sorularını sorup, cevaplarını ise beyin dehlizlerimizde hatmetmemizi salık vermesi. Kısaca, mananın, meali dikize yattığı bu bölüm, aslında tüm oyunun alt metni gibi… Gelelim, Levent Özdilek, Nilüfer Bıyıklı ve Burak Sergen söyleşisinden ortaya çıkanlara…
CİHANGİR’DE BİR KÜLTÜR MERKEZİ
* Bo Sahne’nin doğuşundan bahsedelim? Ve neden bunca zaman beklediniz?
Levent Özdilek: Bu sahne, 40 yıllık hayalimdi. İyi oyuncu ve rejisörlerin, söyleyecek sözü olan oyunlar sahneleyeceği özel bir mekân yapmak istiyordum. Yaklaşık 40 yıl mesai harcadığım Devlet Tiyatrosu’ndan emekliye ayrıldım. Daha emekli olacak yaşta da olmadığıma göre elimizi, taşın altına koyalım istedim. Her şeyi devletten ya da birtakım kurumlardan bekleyerek sanatı özgürce icra edemezsiniz. İnsanlar ellerini taşın altına koymalı. TRT döneminde, bu dizi ve filmlere ilk başlayanlardanım. O dönemden bu yana, benim jenerasyonumdan birçok oyuncu, bu işlerden çok büyük paralar kazandılar. Bu paraları kendi özel zevklerine harcayanlar oldu, bu onların tercihi. Ben, belki de onların biri kadar kazandım ama şimdi bunu tiyatroya yatırıyorum… Kısaca, bu taşın altına sadece elimi değil, bütün kafamı, gövdemi koyuyorum.
Nilüfer Bıyıklı: 2003’te, Biz Oyuncular Sahne Sanatları adı altında, menejerlik, casting direktörlük, eğitim atölyeleri, oyuncu koçluğu ve prodüksiyon hizmeti veren bir oluşum meydana getirdim. Biz Oyuncular’da zaten bir atölye-okulumuz vardı ama şimdi BO Sahne’miz de oldu. Bu yarattığımız oluşumla amacımız, içinde sinematek, dans, müzik ve oyunculuk okulunun yer aldığı bir kültür merkezi yaratmak. Konservatuarlaşma gibi bir düşüncemiz de var.
BUNDAN SONRA TİYATROCULAR İKİ GRUBA AYRILACAK
* Tam da var olan sahnelerin, dönüşüm ve değişim adı altında kapatıldığı ve sürgün edildiği bir dönemde; tiyatro kurmak ve mekan açmak, delilik gibi?!
Levent Özdilek: Hepsinin farkındayız, işte tam da bu yüzden, yaptığımız işin ve oluşturduğumuz bu durumun kıymetli olduğunu düşünüyoruz. Yalnız yerinde olmayan eleştiri adı altında söylenen sözler canımızı sıkıyor. Mesela ilk oyunda, olması gereken seyirci sandalyelerimiz gelmemişti, biz de onların yerine başka sandalyeleri kiraladık. Sosyal medyayı, takip etmiyorum ama öyle ağır ve sığ eleştiriler yapılmış ki sırf sandalyeler üzerine… Oyunun konusu, rejisi ve oyunculuğuyla ilgili yorum-eleştiri yaparsınız, anlarım ama bu pislik atma hali, belden aşağıya vurmak demek! Ayrıca biz burada tiyatro yapıyoruz, ayakta seyret ne olacak, rahat ettirme gayretinde değil, gösterme, anlatma derdindeyiz. Bizim ortaya koyduğumuzun karşısında, böylesine sığ algılara üzülecek değilim ama bir zaman sonra, bu kadar emeğin karşısında bu tavırlar, insanı kırıyor ve kızdırıyor. Bu tür samimiyetsiz algılardan destek beklemiyoruz ama en azından böylesi davranışlarla karşımıza çıkmayın, yani karşımıza çıkabiliyorsanız da sanal ortamlarda oturduğunuz yerden ahkam kesmeyin. Gelip de burada yüzümüze söylesinler…
* Biz Oyuncular’ın mekanı da Cihangir’deymiş. Bu zamanda, tiyatroya Cihangir gibi bir rotada, sermaye ayırmak tiyatro aşkının bir getirisi olsa gerek!?
Levent Özdilek: Öncesinde boş bir otopark olan Bo Sahne, şimdi 3 katlı yaşayan bir merkezden oluşuyor. Burası için, inanılmaz paralar teklif edildi ama binanın sahibi Erol Kaya, hiç yüz vermedi. Böyle bir dönemde, o bize inandı… Biraz iddialı olacak belki ama yine de söylüyorum: Bunda sonra yaptığımız işlerle tiyatrocular, çıtanın üstünde olabilen ya da olamayanlar diye iki gruba ayrılacak. Öyle, ‘ben yaptım oldu’ tavırlarıyla olmuyor bu işler. Sahne sanatlarına müthiş bir kalite ve enerji kazandıracağımızı düşünüyoruz.
* Bu güzel ve aynı zamanda iddialı oluşumda, meraklılarını ne gibi güzellikler bekliyor?
Nilüfer Bıyıklı: Oturduğumuz bu alan giriş, çok şık bir kafe-restoran ve aynı zamanda sergi platformu olacak. Eksikliğini düşündüğümüz bir sinematek kuruyoruz. Arif Keskiner’le yapacağız bunu da.
Levent Özdilek: Eski ve yeni, kısaca sinemanın önemli isimlerini meraklılarıyla buluşturacağız. Son yıllarda genç nesilden, çok iyi sinemacılar ortaya çıktı fakat büyük salonlarda yer bulamadılar. Onların filmlerine yer vereceğiz. Bunun yanında, ustalara saygı günleri yapacağız. Ayrıca ‘Kısa İyidir’ diye kısa filmleri göstereceğimiz bir etkinliğimiz olacak. Dans tiyatrosu için, işin usta koreograflarıyla anlaştık. Bunlar dışında, akustik konserler yapacağız. Kısaca yaşayan bir yer olacak burası.
FAŞİZM BİR İDEOLOJİ DEĞİL!
* İlk oyunda daha bıçak sırtı bir konuyu seçmişsiniz, tekrar bir soru gibi ama neden Adolf?
Levent Özdilek: Son dönemde, sosyal medyada, Hitler'in sözlerinin çok fazla paylaşıldığını görüyoruz. Özellikle uyuşturulmuş, 12 Eylül gençliği, kime ait olduklarını bilmedikleri bu sözleri, sosyal platformlarda övgüyle paylaşıyor. Bu vaziyet, çok tehlikeli…
Burak Sergen: Faşizm, bir ideoloji değil, insanlık dışı bir yöntem… Dünyadaki ırkçı söylemler, hâlâ devam eden baskı rejimini, daha da körükledi. Bu oyunu oynamanın, tam zamanıdır diye düşündük. Adolf aracılığıyla hem insanlara, o sözlerin kime ait olduğunu göstereceğiz, hem de tüm dünyada giderek ağırlığı hissedilen faşizmin, ne olduğunu anlatacağız.
Levent Özdilek: Faşizmin sağı, solu ve milliyeti yok. Bunları tarihte yaşayarak tecrübeledik zaten. Baskı rejimleri insanların, yaşam hakkını elinden alıyor. İnsanları, tehlikenin farkına varmalarını sağlamak için ilk oyun ‘Adolf’tü. Önce insan dedik ve bu kadrajda da kaç kişiyi uyandırırsak bizim için kar.
Nilüfer Bıyıklı: Belirtmeden geçemeyeceğim; Burak Sergen gibi müthiş bir oyuncunun, böylesine bir karaktere can verip, kendi tarzına has oyunculuğuyla yorumlamasını da değerli buluyorum.
* Metin, orijinaliyle birebir mi, yoksa günümüze ait bir uyarlamayla mı sahneye taşıdınız? Bir de Adolf için alt metin nerelerden faydalandınız?
Burak Sergen: Orijinaliyle birebir. Adolf’ün bıyığından hitabetine ve propagandasında sergilediği jest ve mimiklere, her şey Şarlo’dan… İngiliz yazar, yönetmen, oyuncu Pip Utton’ın oyunu olan eser, Avrupa’da çok ses getirdi, yılın oyunu seçildi. Yazar, ‘Kavgam’ ve ‘Vasiyetname’yi harmanlayarak, iyi bir dramaturji yapmış. Hitler’in sığınaktaki son 12 saatini anlattığı için de çok enteresan bir oyun. Artık halüsinasyonlar görmeye başlıyor, iğnelerle ayakta duruyor... Hitler, baskı rejimlerinin sayılı diktatörlerinden bir tanesi. Churchill, Mussolini, Franco ve Saddam, bu saydıklarımın en babası Hitler. Oyun, onun doktrinlerini, neyi, niçin yaptığını anlatıyor. Bu anlatımda da Hitler’i aklamıyoruz, yaptığı ya da söyledikleri doğrudur demiyoruz. Tam tersi yanlıştır diyor ve sizin gözünüzden nasıl algılanıyor diye sizlere soruyoruz. Çünkü ne yazık ki çabuk unutuyoruz…
ROLDEN ÇIKAMADIM DEMEK BÜYÜK YALAN
* Adolf’ü yaratırken ki prova süreci, epey zorlayıcı geçmiş olmalı?!
Burak Sergen: Geceleri, uyuyamadım. Ama biliyorum ki bu bir doğum süreciydi. Şimdi sahnede seyircilerle paylaştıktan sonra, ortaya çıkan metni, istediğimiz gibi büyütebiliyoruz. Sahnede de göreceksiniz-duyacaksınız, replikler çok ağır. Ayrıca rolden çıkmama halini anlamıyorum ben. Bu rolden çıkamamak değil ve rolden çıkamadım demek de bence, büyük bir yalan. Ben, sadece insan olmayan, hiç gülmeden ölen bir adamı canlandırmanın sancılarını yaşıyorum. Diğer oyunlarımla da böyle algıların içindeydim.
* Dünyanın hali ortada, bugünkü faşizmi anlatmayı denemek, yine de Hitler’le mi olmalıydı?
Burak Sergen: Unutuyoruz; baskı rejimleri, diktatörlükler… Dünya bu tarafa doğru kaymaya başladı. Yani dünyaya kıyam yapan, biraz evvel adını saydığımız şahısların, yaptıklarını insanlar tekrar gündeme getirmeye ve onların peşinden gitmeye başladılar. O yüzden, ‘Hitler’in ne olduğunu biliyor musunuz?’ sorusunu yinelemekte ve sormakta fayda var. Onun için bu tür metinlere ihtiyaç var. Zaten kavramlar artık birbirinin içine girdi. Kimin hangi söylemi, kavramı kullandığı, iç içe girmiş durumda…
* Herkes kavram kargaşası içinde evet, ama sizin bu oyunda içini-altını deşeceğiniz kavramalar nedir peki?
Burak Sergen: Mesela oyunda Adolf diyor ki; ‘Demokrasiyi yola çıkarken kullanın ama iktidara geldiğiniz zaman demokrasiden hemen kurtulun’. Bazı ülkelerde de böyle gelişmiyor mu süreç? Gayet demokratım, diye geliyor iktidara. Ama koltuğa oturduktan sonra başlıyor baskılarına. Bir de bu söylem ve söylemler, herkesin söylemi gibi oldu. Bu ve buna benzer oyunlarla, akılda sorular uyandırmak şart! Ben demokratım diye ortada dolanıp da, özgürlükleri kısıtlayanları görmezden gelen ‘tatlı su demokratları’ var. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın mantığı. Halbuki kapısını biraz aralarsa, o görmezden geldiği baskı, sokacak kafasını içeri. Adolf, bunu anlatıyor. Bir hatırlatma, idrak ettirme... Yalnız, biraz bıçak sırtı bir durumu var, fazlası duyguları sömürüp, ‘yazık, o da insan-mış’ gibi düşüncelere sebep olabilir. Böyle algılanmasını kesinlikle istemiyorum. Ama adam çok da bir şeyler yapmamış denmesini de istemiyorum. Bu dengeyi kurmak zor. O yüzden, zor bir oyun ama ben, zor oyunları severim zaten: Bundan önce de Işıl Kasapoğlu’nun yönettiği, Broadway’de de sahnelediğimiz ‘Neyzen’ Tevfik ve Hakan Altıner’in yazdığı ‘Mimar Sinan’ı oynamıştım… Adolf’te o dengeyi kurduğumu düşünüyorum. İzleyicilerden gelen tepkiler de öyle zaten. Bu dengeyi kurduğumu düşünüyorum.
* Bo Sahne’nin projelerinde ve gelecekteki fotoğrafında neler var? Son olarak gençlere kapınız açık mı?
Levent Özdilek: Türkiye ve Avrupa’da turneler düşünüyoruz. Ama oyunları, sadece kendi sahnelerimizde oynayacağımız bir hedefin peşindeyiz. İstanbul’da ve başka şehirlerde, Bo Sahneler zinciri kurmak istiyoruz. Bu binayla bize destek olan Erol Kaya gibi, diğer insanların da yaptıkları binalarının alt katlarını, tiyatroya ayırmaları hoş olmaz mıydı? Biz talibiz işte… İkinci oyunumuz hazır, Charlie Chaplin’i sahneye taşıyacağız; ‘Şarlo’. Sonrasında, Yücel Erten’in sahneye koyacağı, Zuhal Olcay ve Selçuk Yöntem’i aynı sahnede buluşturacağız. Gençlere her zaman kapımız açık ama Bo Sahne, Türkiye’nin en yetkin isimlerinin sahne alacağı bir adres olacağından, niteliksiz işlere yer yok! Kısaca, çıtamız yüksek. Bu çıtayı geçen herkese kapımız açık.
Oyun programı için: 212 251 37 41
İçimden geldi notu: Wagner’la açtık mevzuyu ama her şeyin fazlası zarardan öte, ‘fazla klasik müzik, beni bozar’ diyenlere gelsin, ilaç niyetine; Patti Smith söylüyor, ‘Changing of the Guards’. Şimdilik eyvallah!