Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Haberler Kültür-Sanat

        Daha çok kara filme getirdiği yeniliklerle adını bilsek de sürekli farklı türleri yıkıp yeniden inşa etme güdüsüyle diğer yönetmenlerden ayrılan ayrıksı bir sinemacı. Kısa dönemde ‘auteur’ mertebesine eriştiğini söylersek de yanlış yapmış olmayız. Öyle ki David Fincher, ilk dönemindeki “Dövüş Kulübü”, “Yedi” gibi çığır açan kara filmlerin ardından son 10 senesinde de farklı türlere el atarak kara film dokulu postmodern sinema örnekleri üretmiştir. Evrim teorisinden küreselleşmenin sıkıştırdığı hayatlara ve ürettiği sıradan suçlulara kadar günümüz insanının esaslı sorunlarını; bu türün grameriyle ele almayı tercih etmiştir. Şüphesiz sinemada son 15 yılın en yaratıcı isimlerindendir Fincher.

        Takvimlerimiz 1992’yi gösterirken “Yaratık 3”ü (“Alien³”), serinin ilk iki ayağına imza atan Ridley Scott ve James Cameron’ın ardından yönetme cesaretini gösteren bir adam çıkmıştı. Öylesine beklenmedik bir boyut katıyordu ki alana, kimsenin o zamana kadar aklından dahi geçirmediği ‘serinin kara film geleneğiyle ve böylesine ağır tempoyla perdeye yansıyabileceği’ gerçeğini kabul ettirmeyi başarıyordu.

        Bu da daha en baştan dünyaya bakış açısı farklı bir yönetmen kimliğinin doğacağına dair ümitlerimizi güçlendiriyordu. Ne Scott’ın klipsel dokusu ne de Cameron’ın aksiyon depolaması vardı onun filminde. Tam anlamıyla bozucu bir kara film ya da uzaylı yaratık istilası filmi idi bu eser.

        Martin Scorsese’nin serbest bakışından esinlendi

        Aslında yaş 30 yolun yarısı eder derler. Ancak Fincher, o rakama dayanmasına karşın kariyerinin gidişatını emin adımlarla oluşturmayı tercih ediyordu. Öyle ki video klip arka planlı olmasının onun kimliğine ‘biçimci yönetmenlik stili’ ile yansıdığını da çok bariz bir şekilde göremiyorduk. Yani ‘basit çözümler’ üretmekten ziyade projeler üzerine kafa patlatmayı seçiyordu. Sadece birkaç hamle yapmasına karşın da bunların hepsi sinema zeminine ‘ustalıklı’ ve ‘ayrıkı’ bir pencereden yansıyordu. Aynen Martin Scorsese’nin sinemasında olduğu gibi.

        Ama ilginçtir Fincher, 1999’da en biçimci filmi “Dövüş Kulübü” (“Fight Club”) ile çığır açtı. O filmi izleyenler de onu ‘biçimci bir yönetmen’ olarak görebilir. Ancak belli ki kendisi kara filmi farklı şekillere sokmak için dünyaya geldiğinden böyle bir proje vermişti. Oradaki biçim aşkı da tamamen Fincher’ın senaryoyu öyle yorumlamasından kaynaklanıyordu.

        ‘7’ rakamını hep hatırlayacak

        1995’te ürettiği “Yedi” (“Se7en”), klasik kara film gramerini slasher filmi ve seri katil filmi kalıplarıyla yoğurup karşımıza daha önce görmediğimiz bir füzyon çıkarıyordu. Anlayacağınız biçiminden çok şekli şemaliyle öne çıkıyordu.

        Brad Pitt, Morgan Freeman ve Kevin Spacey’li kadro da yönetmenin ilk ‘yüksek yıldızlı’ oyuncu ekibi idi. Bu filmin böylesi tür kırması bir yapıya bürünüp 90’larda “Kuzuların Sessizliği”ne (“Silence of the Lambs”, 1991) ve “Olağan Şüpheliler”e (“The Usual Suspects”, 1995) rakip olması da önemliydi. Zira yönetmen henüz ikinci filminde hedefi tam on ikiden vurmuştu.

        Bir alt türün gerçek anlamda doğuşu

        90’ların en önemli kara filmi “Dövüş Kulübü”ne kadar şüphesiz “Yedi” en devrimci filmi idi Fincher’ın. Öyle ki yönetmen orada da “Dönüşü Olmayan Yol” (“Point Blank”, 1967) ile sinemaya en saf haliyle giren psycho-noir alt türüne el atıyordu.

        Bundan yaklaşık on yıl önce “Dehşetin Nefesi” (“Jacob’s Ladder”, 1990) ile de gündeme gelen bu konsept, ‘bütün dünyayı tek bir karakterin, bir suçlunun gözünden kuran ve onun belleğinde yol alan kara film’ anlamına geliyordu en temel tanımıyla.

        Filmin tepeden tırnağa bir teknik ustalık sunması ve tonunu asla düşürmemesi de; bu evrenin ‘halüsinatif’ hale gelmesine rağmen dramatik yapıda da dingin ve zeki metotlarla yol almasını sağlıyordu.

        Fincher’ın plan çekme zekasının dahi talipleri üremiştir

        Öyle ki burada uykusuzluk çeken, kürelleşme mağduru ezik bir memurun, kendine ‘rol model’ aldığı Tyler Durden ile ilişkisi ve ortaklığının üzerine gidiliyordu sözde. Ama Durden, daha ilk sahneden itibaren onun evreninde yanıp sönen bir hologramdı aslında.

        Bu efektin yanında çöp kutusuna kadar her şeyi biçimci bir müdahaleyle saran Fincher; yavaş çekimle sinemalaştırıdığı Helena Bonham Carter’ın sigara tüttürme sahnesi başta olmak üzere araya giren rüyalar ve halüsinasyonlar ile klasik kara filmin alışık olduğumuz motiflerini farklılaştırıyordu. Yönetmenin neredeyse donuk kare kıvamında çektiği seks sahnesini de unutmak hala mümkün değil. Öte yandan, böylesi teknik yenilikler onun birçok genç sinemacıya sayısız an ile seslenmesini de sağlamıştır, bunu da unutmamak lazım.

        Esas teması kapitalizm ve küreselleşmedir

        Bu bağlamda “Dövüş Kulübü” ile “Yedi” bu dönemde o kadar büyük beğeni topladı ki yönetmenin daha az beğenilen “Oyun”u (“The Game”, 1997) adeta es geçildi. O da halbuki zengin ve amaçsız bir adamın doğumgünü hediyesi olarak ‘oyun’ almasına odaklanan bir eser idi. Bu doğrultuda da yine tekinsiz bir kara film atmosferinde, katilsiz olarak ilerleyen ruhsal bir kaçış hikayesi sunuyordu..

        Konusuyla aynı yıl çekilen Alejandro Amenabar imzalı “Aç Gözünü”ye (“Abre Los Ojos”, 1997) benzese de yönetmenin taktığı ‘kapitalizmin yalnızlaştırdığı bireyler’ meselesinin bir ürünü idi bu eser. Zaten kara film estetiğini de bu tema ışığında bir ruh hali portresine çeviriyordu Fincher. Bu yapıtın sonradan çeşitli filmler üzerinde etki yaratması da sürpriz olmadı.

        İkinci döneminde farklı türlere el atmayı tercih etti

        2000’lere gelindiğinde ise bu üç başarı abidesinden arınıp yeni bir şeyler yapmak isteyen Fincher, “Panik Odası” (“Panic Room”, 2001) ile bir psikolojik-gerilim, “Zodiac” (2007) ile bir polisiye, “Benjamin Button’ın Tuhaf Hikayesi” (“The Curious Case of Benjamin Button”, 2008) ile bir destansı aşk filmi, “Sosyal Ağ” (“The Social Network”, 2010) ile de bir gençlik filmi üretti.

        Aslına bakarsanız, bunların tamamı ilk döneminin gerisinde bulunsalar da yönetmenin ‘roman’ına ilgi duyup çekmek istediği projelerin sonuçlarını sunuyorlardı. “Zodiac”, katilsiz bir ruhsal portreyi, dingin ve soğukkanlı bir 70’ler yani Post-Vietnam dönemi polisiyesine çeviren yapısıyla yönetmenin en olağan filmi olarak akıllarda yer etti.

        “Panik Odası” ise bir evi basan iki gangsterden kaçmaya çalışan ev sahibelerinin mücadelesini anlatırken özellikle o mekanın içinde, dar alanda plan sekans inşa eden uzun kaydırma hareketi halen akıllardan çıkmadı. Dramatik anlamda bakınca ahlaken doğru bir duruşu aşılamayan bir film olsa da...

        Son döneminin en Fincher filmi “Benjamin Button”dır

        Ancak bu dönemin en önemli eseri ya da yıldızı kuşkusuz ‘en iyi film’ dahil sayısız dalda Oscar adaylığı da alan “Benjamin Button’ın Tuhaf Hikayesi” idi. Yönetmenin Brad Pitt ile bu üçüncü birlikteliği, hayata yaşlılığından başlayıp bebekken ölen bir adamın hikayesini anlatırken, son 10 yılın aşk filmleri listesinin üst sıralarına yerleşiyordu.

        Öyle ki yönetmen burada “Rüzgar Gibi Geçti” (“Gone with the Wind”, 1939) gibi nefret ettiği ve eskiyen destansı aşk filmi formülünü yerle bir ediyordu. Aşık karakterleri biri yaşlı biri bebekken gibi ‘ensest’ durumlarda defalarca kez karşı karşıya getirmesinin ek olarak, her dönemi farklı bir üslupla çekip zaman dilimlerini ayrıksılaştırması, bunun yanında aralara akışı kaybettirecek kurgu numaraları da sokması, yabancılaştırıcı portrelerle çıkagelmesini sağlıyordu Fincher’ın.

        Türün olağan kitlesini elinin tersiyle iten sinemacı, güncel bir destansı aşk filmi ışığında evrim teorisini de tersine çevirerek alttan alta bilimkurgusal bir kavrama da el atmış oluyordu. Yani bozucu kimliğini ispatlayabileceği kara filmden başka bir alan da bulabilmişti sonunda kendisine. Ancak onun derdi bundan ziyade takipçilerine her türe yaklaşımını göstermek idi.

        Kapitalizmin kapkaranlık izdüşümünü her eserinde hissetmek mümkün

        Yönetmenin son filmi “Sosyal Ağ” (“The Social Network”) da gençlik filmlerinin alışık olduğumuz video klip estetiği odaklı tablosunu uzun planlar, bol diyalog ve oyuncu yönetimi üzerine giden yönetmenlik stili ile kavramayı seçen bir eser.

        Bu ışıkta da Facebook’un kurucusu Mark Zuckerberg’in hikayesinin sonuçsuzluğu, Fincher’ın neden-sonuç ilişkisine zıttına giden bakış açısını bir kez daha harekete geçiriyor. Tabii yönetmenin doğrudan kapitalizmin açtığı yaralar odaklı temasal bütünlüğünü de yansıtan bir film bu, olaya başka tarafından bakınca da. Adeta internet sektörünün yarattığı dolandırıcıları ele alıyor öyle ki...

        Suçluların hikayelerini anlatmayı çok sever

        Zaten Fincher’ın en sevdiği şey de suçluların hikayelerini anlatmak. Her filminde de ana karakteri anti-kahraman konumundaki sıradan bir suçlu olur. Bu da zaten bir başka ana yapıyı bozma yoludur aslında.

        Bu noktada da bu eser dahil olmak üzere bütün filmlerine ‘karanlık kara film’ dokusu aşılayan Fincher’ın ilk döneminin gölgesini 2000’lerde de hissettirdiğini eklememiz lazım. Öyle ki onun en çok sevdiği şey başta klasik kara filmin chiaroscuro ışık tekniği olmak üzere; kendi zihnindekini dile getirmeye yarayan sinemasal ve teknik numaraların karşılığını tuvalde bulmaktır. Filmografisinin her halkasını tek bir görsel teknik ile izlemek ve aklımızda tutmak dahi mümkündür zira!

        Amerikan sinemasının son 15 yılın en kilit 1-2 yönetmeninin arasında

        Hollywood’un orta direğinde yani hem izleyiciyi yakalamayı hem de sanat yapmayı amaçlayan kanadında film çeken her yönetmende gördüğümüz gibi kara film alanına el atan Fincher, Martin Scorsese’den ve klasik kara filmin atalarından ilham almıştır. Bu konuda da henüz 48 yaşındayken Coen Kardeşler, Christopher Nolan gibi aynı konsepte farklı yaklaşımlarıyla dikkat çeken isimlerle birlikte çığır açması, yeteneğini ortaya koyar.

        Onun bu yaklaşımıyla daha ne gibi türlere ve formüllere yol vereceğini tahmin etmek ise pek kolay değil. Ancak neden-sonuç ilişkisini her daim yıkacağını, suçluların hikayelerini anlatacağını, klasik kahraman prototiplerini ve anlatıyı reddedeceğini şimdiden söyleyebiliriz. Fincher’ın “Yedi” ve “Dövüş Kulübü”nün son 15 senenin sinemasında yarattığı etkiler ise saymakla bitmez.

        David Fincher’ın en iyi 5 filmi:

        1-Dövüş Kulübü (Fight Club) (1999)

        2-Yedi (Se7en) (1995)

        3-Benjamin Button’ın Tuhaf Hikayesi (The Curious Case of Benjamin Button) (2008)

        4-Oyun (The Game) (1997)

        5-Sosyal Ağ (The Social Network) (2010)

        KEREM AKÇA

        keremakca@haberturk.com

        GÜNÜN ÖNEMLİ MANŞETLERİ