Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Kerem AKÇA / keremakca@haberturk.com

        Aralık ayı içinde DVD’si çıkan “Vur ve Kaç”, “Chucky’nin Laneti”, “Adanın Büyüsü” ve “Her Şey Yolunda”, her kitleye uygun seçenekler sunuyorlar.

        “Vur ve Kaç”: Katil aşıkların kaba komediyle imtihanı

        “Aşk Çeşmesi” (“When in Rome”, 2010) ve “Idiocracy” (2006) gibi komedilerin yan oyuncusu olsa da ABD’de bir kitleye sahip Dax Shepard’ın ikinci yönetmenlik denemesi… “Vur ve Kaç” (“Hit and Run”, 2012), 2.35:1 çekilmesine karşın bu hamlenin izlerini taşıyan bir seyrin sözünü veremiyor. Aksine sürekli değişen araba markalarıyla sanki ‘Hızlı ve Öfkeli’nin (‘The Fast and the Furious’) şanından faydalanmaya çalışıyor. Shepard’ın yanına eşi Kristen Bell’i alması da şaşırtıcı değil.

        Zira o zamanlar 37 yaşındaki oyuncunun, başrolünde kendi oynadığı bir filmde ikna edebileceği isimlerin sayısı sınırlı. Ancak tanıdıklık ya da çocukluktan beri arkadaşlık, akrabalık geçerli olabilir. Çünkü senaryosu, ortak yönetmenliği ve kurgusu da Shepard’ın ta kendisine ait. Bell ise yapımcı ortaklarından.

        Ama bilmeyenler için hatırlatmakta fayda var Shepard, Joel David Moore’un kaba ve itici duruşunu, kalıp halinde durup hareket kabiliyetini kaybeden kimliksizliğini hatırlatıyor. Bu iki aynı yaşlardaki ismi Paris Hilton gibi oyunculara karşı yarıştırmak daha sağlıklı olur. Burada ise Charles Bronson’a gönderme yapan ana karakterden itibaren bir Yeni Hollywood suç filmleri sevgisidir gidiyor. “Bonnie ve Clyde” (“Bonnie and Clyde”, 1967) coşkusu da şaşırtmıyor.

        Fakat katil aşıklarımızın yolda karşısına çıkan olaylar, Bradley Cooper, Tom Arnold gibi oyuncuların katkısına bel bağlarken kaba etkileşimden öteye gitmiyor. Tuvalet mizahı kolaycılığı, çiğliği komedinin ana karnını oyuyor. İster istemez perdeden uzaklaşmak istiyorsunuz. Sanki katil aşıklar mizanseni, bireylerin tanıdıkları ile ayrı skeçler olarak kurgulanmış gibi. Hiçbir karakterin albenisi, hiçbir dramatizasyonun inandırıcılığı yok.

        Bu da oyunculuktan yönetmenliğe sıçramak için pişmenin gereğine dikkat çekiyor. Shepard filmden ABD’de 15 milyon dolar civarı bir geri dönüş almış olabilir. Ama kısıtlı kitle filmi B sınıf raflarına yol komedisi olarak ittirilmekten kurtulamıyor.

        FİLMİN NOTU: 3.3

        “Chucky’nin Laneti”: Yan hikaye doyurucu mu?

        Eşcinsel kimlikli Don Mancini’nin hikayesinden 1988’de yaratılan ‘Çocuk Oyunu’ (‘Child’s Play’) gerçek bir intikam öyküsü sunup, kesme biçmeyi bu tabana bağlamıştı. 90’lı, 2000’li yıllarda da bir seriye dönüştü. Ölen bir seri katilin ( Lakeshore Strangler olarak biliniyor) voodoo büyüsü yaparak ruhunu ele geçirdiği oyuncak bebeğin, onun yerine işlediği cinayetlere odaklanıyordu. Bir anlamda ‘slasher filmi’nin dönemde “Elm Sokağında Kabus” (“Nightmare on Elm Street”, 1984), “Şok” (“Shocker”, 1989), “Candyman” (1992) gibileriyle daha doğaüstü, metafiziksel hale gelmesini kutsuyordu. Değişim sürecine ayak uydurup ‘çocuk bakış açısı’nı filizlendirmek için de yanıp tutuşuyordu.

        Ama ilginçtir, 90 ile 91’de üretilen iki devam filminden ziyade son iki devam filmi eğlenceli ve faydalı oldu. ‘Korku-komedi’ tabanını kullanma becerisinin yanında yan öykülerle de bunun etrafını saran bir ‘kült obje’ karşımıza çıkıyordu. Artık ‘gerçek bir dehşet’ten uzaklaşıp ‘Chucky’i değerlendirme arzusu değerliydi. 1998’de “Chucky’nin Gelini” (“Bride of Chucky”), karaktere insan bedeninde Tiffany (Jennifer Tilly) adlı bir ortak veriyordu. “Frankenstein’ın Nişanlısı”na (“Bride of Frankenstein”, 1935) benzer bir ceket giyiyordu. “Bebek” (“Seed of Chucky”, 2004) ise Ed Wood’un “Glen or Glenda”sına (1953) göndermede bulunan bir ‘melez bebek’i canlandırdı. Meseleye senarist Don Mancini’nin katkısıyla bir ‘cinsel kimlik’ sorgusu ekledi.

        2013 tarihli yeni ‘Çocuk Oyunu’ filminde ise Mancini vukuatlarına devam ediyor. Ancak geride kalan bu iki eser kadar yüksek eğlence ile değil. Hafif masalsı renkler, bölünmüş alanlı merceğin (split field diopter) Chucky’nin yakın planını öne yerleştirme arzusunun ve kurgunun uyumuyla gerilimli bir tonlama kazanıyor. Lezbiyen karakter betimlemeleriyle de şaşırtmıyor. Ama ele aldığı seri katilin Brad Dourif’in geçmişinden bir yan hikayenin karşımıza çıkması serinin hayranları için değerli.

        Bunun ‘nesiller boyu intikam’ı canlandırırken, filmin artık bir ev içine sıkışmasına alan açması ister istemez tatmin düzeyini bir yere kadar çekebiliyor. Perdede canlanan Chucky cinayetlerini, o tekinsizliğe ve muzipliğe adaptasyondan hoşlananlar için biçilmiş kaftan. Ama beş filmin üzerine yeni şeyler koyan bir iş değil “Chucky’nin Laneti” (“Curse of Chucky”, 2013). Serinin Mancini yönetmenliğindeki ilk halkası “Bebek”in bir hayli altında kalıyor.

        FİLMİN NOTU: 4

        “Adanın Büyüsü”: Bir Lasse Hallström eksik

        “Harry Sally ile Tanışınca”dan (“When Harry Met Sally…”, 1989) “Standy By Me”ye (1986), “İkimizin Hikayesi”nden (“The Story of Us”, 1999) “Ölüm Kitabı”na (“Misery”, 1990) uzanan çok yönlü kariyeriyle dikkat çeken bir memur yönetmen… Her zaman içimizi mutluluk ve hüzün kaplayan bir dilin yaratıcısı… Aynı zamanda da sinemayla bağ kurmamız açısından biçilmiş bir kaftan… Rob Reiner, gerçek bir hikaye anlatıcısıdır.

        Türler, öyküler fark etmeksizin farklı yaş gruplarının arasına girer. Bir önceki filmi “İlk Aşk”ta (“Flipped”, 2010) hikaye kurgusu ile oynama becerisini sergilerken genelde lineer akan filmler çeker. Asla kendini öne çıkarmaz seyirciyle karakterleri buluşturur. Perde ile kitle arasında bir bağ kurar. Ancak artık böylesi ‘teknoloji’den uzak duran isimlerin devri geçti. Ron Howard, Barry Levinson gibi zanaatkar ruhlu yönetmenler TV’ye kaydırılmaya çalışılıyor.

        “Adanın Büyüsü” (“The Magic of Belle Isle”, 2012), Reiner’ı Morgan Freeman ile ikinci kez buluşturuyor. Sonuç ise Lasse Halström’e yakışan demode bir melodram ne yazık ki ve yönetmenin “Şimdi ya da Asla” (“The Bucket List”, 2007) ile birlikte en zayıf filmi… Alkolik, tekerlekli sandalyesinde yaşayan yaşlı bir adamın öyküsüne uzanan eser gerçek bir ‘geç yaş hüznü’ arıyor. Bunu yaparken de ‘western yazarı’ kimliğini omuzlarına yüklenen Freeman’a çok şey borçlu hale geliyor.

        Onun içindeki hayat kıvılcımını açığa çıkarmak için ise Virginia Madsen’in anneliğini yaptığı üç kızlı ailenin ya da kadın reisli evin devreye girmesi gerekiyor. Gençlik aşısı ile yazarlık hikayesi iç içe geçince “Harika Çocuklar”ı (“Wonder Boys”, 2000) aratan bir işle yüzleşiyoruz. Zamanla daha da uçuruma sürükleyen dramatik akış, klişe numaralara, basit diyaloglara takılıyor.

        1.85:1’de artık yetisini kaybetmiş 65 yaşında bir yönetmeni görüyoruz. Sinematografik sıkıntılardan ziyade ‘dokunuş korkusu’ ile canlanan bir ‘soğuk’luk var nedense. Karakterlerin yaşamaması filme zarar verirken, banliyö kesimi ve yazarlar bir öykü daha kazanıyor. Sanki hiç yokmuş gibi! Guy Thomas’ın katkılarıyla…

        FİLMİN NOTU: 3.2

        “Her Şey Yolunda”: Ergenliğe sızan matemin filmi

        Uluslararası piyasada 2008 Şubat’ında Berlin Film Festivali’ndeki dünya prömiyeri ile ilk şansını deneyen “Her Şey Yolunda” (“Tout est Parfait”, 2008), Yves Christian Fournier ismini tanıttı. 2014 için iki projede daha adı geçen yetenekli rejisör, çıkışı burada yapmıştı. Beyazın tonlarını öne çıkaran renk paleti, ilgi çekici müzik skalası, abartmayan bir kurgu ve çokça “Paranoid Park”ı (2007) andıran bir melankoli eşliğinde…

        Arkadaşları yavaş yavaş intihar etmeye başlayan bir gencin izinde, “Wassup Rockers” (2005), “Dogtown’ın Efendileri” (“Lords of Dogtown”, 2005) gibi belgesel geleneğine yaklaşan ‘kaykaycı’ tanımını uygulayan bir eser karşımızdaki. İçimizi kaçınılmaz bir hüzünle kaplama, acı verme ve ağlatma ihtimali bulundurmasına karşın bunları mesafe ile yapıyor. Belki de Malle’in “Fire Within”i (“Le Feu Follet”, 1963) misali bir etki bırakıyor.

        Josh’ın ruhuna girerken onun okul, dış mekan ve kaykay yaptığı yerler arasında gidip gelmesini, ‘günlük seks’ tanımı eşliğinde izliyoruz. Büyüme hikayesinin yamacında da ‘yan yapbozlar’la ilerleyen bir dramatik yola doğru ilerliyoruz. Bu durum karşımıza bir ‘matem filmi’ çıkarırken 113 dakikaya karşın sırıtmıyor. Melankoli genelde gece geçen sahneleri anlamlı kılıyor, çıplaklığı, seks sahnelerini bile doğal bir hüzünle teneffüs etmemizi sağlıyor.

        “Her Şey Yolunda” (“Tout est Parfait”, 2008), göstermelik mutlulukların içimize işlediği, ruhsal mücadelenin çarpıcı bir hal aldığı, anlardan ziyade genel portre açısından dokunaklı bir dram. Ergenlik meselesinin de kötü, dramatik ve karamsar tarafıyla ele alınabileceğini ispatlama şansına erişiyor. Bu konuda Avrupalı örneklerinden aşağı kalmazken ABD’ye de göz kırpıyor bana kalırsa. Yeni Eşcinsel Sineması’nın aşıladığı cesaretten sonra artan eserlerle, özellikle de Gus Van Sant’in ‘Ölüm Üçlemesi’ ile bağ kuruyor.

        FİLMİN NOTU: 5.9

        GÜNÜN ÖNEMLİ MANŞETLERİ