Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Haberler Kültür-Sanat Sinema Sansür mü, bürokrasi sorunu mu?

        Kerem AKÇA/HABERTURK.COM

        keremakca@haberturk.com

        Her şey 11 Nisan’da oldu. Uzun metrajlı yerli belgesel ve kurmaca filmlerin gösterilmeye başlanmasına bir gün kala İKSV’ye gelen uyarı 34. İstanbul Film Festivali’ni bambaşka tartışmaların ortasına soktu. Festivalin ‘kayıt-tescil belgesi olmayan tüm yerli filmler için talep geldi, aksi takdirde bunları gösteremeyeceğiz’ ifadesi çok netti. Bu durum, günlük programdaki ilk uzun metrajlı yapıt “Bakur”un polis baskını yemesine yol açtı. Devamında sinemacıların ani tepkileriyle ulusal yarışma filmlerini çekmesi ufak çaplı bir kaos getirdi. Politik diyen oldu, hukuki diyen oldu. Bu meselenin özünde önceki festivallerde de yaşanan ilkesel bir bürokrasi sorunu, düzenlenmesi gereken tuhaf bir madde var. Yapılanlar ise ‘acele işe şeytan karışır’ deyimini akla getiriyor.

        Sinema tarihimiz sansür hikayeleriyle dolu. 1977’de yaşanan Ankara’ya büyük sansür yürüyüşü, 1988’de Elia Kazan’ın önderlik ettiği İstanbul Film Festivali kapsamındaki yürüyüş derken bugünlerde de bu konuda bir ‘tarih’ yazılıyor. İşin arkasını daha iyi eşeleyince de, karşımıza bambaşka bir tablo çıkıyor.

        ‘ALTIN MAKAS’ OLMADIKÇA BÜROKRATİK HAK VAR

        1988 yılına kadar festivallerde gerçek bir sansür mekanizması vardı. Filmler sansür kurulundan geçiyordu. 1988’de İstanbul Film Festivali’nde beş Türk filminin yasaklanmasına karşı yapılan yürüyüş, yabancı filmlerin bu durumdan muaf tutulmasını sağladı. Yerli sinema ürünleri için ise belirsizlik ve göz yumma devam etti. AKP hükümetinin 2005’te çıkardığı yönetmelik, sanatsal etkinlik gösterimleri için kayıt-tescil belgesini şart koşuyor. Bu bir bakıma sinema kanunun çıkmasından önce üretilen bir ara çözüm.

        Aslında yönetmelikteki sınıflandırma sistemi tüm işaretlerine karşın hiç açıklayıcı değil. Uygulamalarda da görüldüğü üzere sansürü doğuran bir belirsizliğe uzanıyor. İşin doğrusu bir festivalde tescil belgesi istemek, kiralanan evin kiracısından tapu istemeye benziyor. Zira bu, dünyanın genelinde vizyona giren filmlerden alınan bir belge. İşin hukuki, bürokratik tarafını göz önünde bulundurursak, böyle bir hak var. Her ülke ucu ‘altın makas’a uzanmadıkça belli kurallar koyabilir.

        KALDIRILMASI GEREKEN BİR BELGE

        Kayıt-tescil belgesi sansür belgesi mi? Hayır değil. 2005’e kadar süregelen net sansürü engellemek için üretilen bir ara çözüm, yani bir iyi niyet göstergesi. Nasıl bir belge bu? Üzerinde filmin bilgilerinin yazdığı, eserin tescillenmesini sağlayan bir çeşit sertifika. Kaç günde çıkıyor? Bir-iki günde çıkıyor. Nasıl bir ücret ödeniyor? Uzun metrajlar için bedel 300 TL’yi buluyor.

        Geçtiğimiz haftadan bu yana sinema dünyasını meşgul eden sorular bu belgenin etrafında toplanıyor. Açıkçası 10 senedir bir kural olmasına karşın bu keyfi olarak uygulanıyor. Yani ortada Türk kafasıyla idare edilen bir durum var. Ama Malatya Film Festivali 2011 ve 2013 yıllarında bu belgeyi mecburi tuttuğu için “Zenne” (2011), “Köksüz” (2013), “Hayatboyu” (2013) ve “Daire” (2013) gibi politik tartışmaların odağında olmayan filmleri de dışarıda bıraktı. İlkeleri öne çıkardı. SEYAP ile ufak çaplı çatışmalar yaşadı. Ama paralı uzun metraj yarışmasını devam ettirdi.

        ANİ KARARDAN PİŞMAN OLANLAR OLDU

        Adana ve Antalya bunu istiyor ama mecburi tutmuyor. Açıkçası işin ucu belgesellere, kısa filmlere uzandığında, 100 TL’yi bulmayan bir bedel dahi maddi durumu iyi olmayan yaratıcıları zorlayabiliyor. Örneğin Caner Canerik’in “Dağ Çiçeği” adlı kurmaca filmi için bedeli karşılayamaması, festivallerde sıkıntı yaşamasına yol açmıştı. Bazen belge gecikince bir yerde gösterilen filmin, başka yerde gösterilememesi gibi durumlar oluşabiliyor. Açıkçası bu güncel meseleyi değerlendirince her şeyin ilkesel olduğunu görebiliyoruz. SEYAP zaten bu durum üzerine uğraşıyordu. Meslek birliklerinin açıklaması buna yorulabilir. Evet, yasanın değişmesi lazım. Her şey festivallere bırakılmalı. Bunu ‘sansürün başlangıcı’ olarak gören görebilir. Ama işin ucu sansüre uzanmıyor, o kadar vahim bir tablo yok.

        Bana kalırsa, geçtiğimiz hafta yarışmadaki dokuz eserden yedi tanesinin aniden çekilmesi ve devamının gelmesiyle hızlanan ve bütün festivalleri etkilemeye başlayan olaylar silsilesi, biraz fazla aceleci. Dört ilk filmin olduğu ulusal yarışmada ani karar verilmesini yargılayamayız. Ama kulağımıza gelenlere göre bu karardan pişman olanlar da var. Acele işe şeytan karışır deyimi kulislerde yankılanıyor.

        BAŞVURMADAN NASIL SANSÜR OLUYOR?

        Hükümetin, entelektüel kesmi, sanatı köşeye sıkıştırdığı bir dönemde aklıselim davranmak şart. Yeri geldiğinde politik olabiliriz. Ama her şeyi ‘hükümet ne yapsa yanlıştır’a götürerek bir şey elde edilmez. Bu noktada çabuk galeyana gelmenin bir faydası yok. Zira bu sayede olay ‘politik’ hale gelebilir. Daha belge için başvurmadan ‘nasıl olsa bana vermezler’ diyerek ‘sansür var’ sonucuna varmak, sanki kaleyi ‘nasıl olsa gol olur!’ diyerek açık bırakarak baştan yenilgiyi kabullenmeye benziyor. Üstelik sözü geçen “Bakur” için duyduğumuza göre kayıt-tescil belgesi sözü verilmesine karşın, bunu kabul etmeyen bir ortak yönetmen var. Her şeye karşı omuz omuza vermek, makul tepkiler bulmak daha mantıklı olurdu. En azından uluslararası festivallerin parlayan yıldızı olan sinemamızın geleceği için…

        Sinema Genel Müdürü Erkul’un bu yasayı hatırlattığı dönemlerde meslek birliklerinin toplanıp ‘bu varsa biz yokuz’ gibi bir açıklama yapması veya yürüyüş düzenlemesi daha mantıklı olmaz mıydı? İstanbul Film Festivali gibi yabancı basın mensuplarının Türk filmi görmek için doldurduğu bir platformda, evrensel açıdan darbe yemek biraz kendi kendini baltalamak oluyor. Köprüde Buluşmalar’ın ufak değişikliklerle ayakta kalması ise sevindirici…

        ‘BAKUR’ HEDEF ALINDI MI?

        Nihayetinde Türk sinemasının geleceği etkilenecek. Bu noktadan sonra kahraman olmak isteyen herkes çekilme telaşına kapılacak. Ankara Film Festivali’nde ‘domino taşı’ etkisini hissedip hakkaniyetli olmayacağı gerekçesiyle belgesel ve kısa film yarışmalarını iptal etmek aslında çok yerinde bir hareketti. Buna rağmen festivalin kurmaca jürisinin çabucak çekilmesi ne kadar doğru?

        Açıkçası İstanbul Film Festivali’nde yaşanan olaylarda bir bilgi karmaşası da var gibi. Festival direktörü Azize Tan’ın açıklamalarına göre basın gösterimleri kapalı gösterim olduğu için onlar için böyle bir talep olmadı. Uzun metrajlı kurmaca filmler ve belgeseller gösterilmeye başlamadan bir gün önce belgesini almayan eserlerin tamamı için bir uyarı geldi. Bunun sonucunda da “Bakur”un gösteriminin en önde olması ‘politik sansür’ tartışmalarına yol açtı. Ama bu bir tesadüftü, zira programdaki hiçbir belgeselin tescil belgesi çıkarılmamıştı. Ankara Film Festivali direktörü İnci Demirkol’un verdiği bilgiye göre ortada bir politik sansür yok. PKK kamplarını ele alan “Bakur”un ortak yönetmeni, festival yoluyla Sinema Genel Müdürlüğü’nden ‘kayıt-tescil belgesi’ garantisi almasına karşın belge için başvurmamakta direniyor.

        UMARIZ RİSK ALMAK İŞE YARAR

        Açıkçası Cem Erkul’un Ocak 2014’te İstanbul Film Festivali’ne bu yasayı hatırlatıp filmlerin gösterilmeyeceğini duyurması sonrası beklenen bir tablo değil mi yaşananlar? Madem ortada böyle bir gerçeklik var, bir kurala uymamak nasıl gözüküyor? Hükümetin hiçbir dediğine inanmamak, kendi ayağına sıkmakla karşılık bulmuyor mu? ‘Sansür varsa ben de yaparım’ inadı sinemamızı karanlığa sürüklemiyor mu? Bu durumda festivali (leri) niye protesto ediyoruz? Etkinliklere niye katılmıyoruz? İşi neden bu kadar politik hale getiriyoruz? Festival (ler) yıllarca sinemacılarla iletişim içinde bu belgeyi istemedi diye şimdi mi suçlu oldu?

        Sinemacılarımız risk almış olabilir. Bu sebeple saygıyı hak ediyor. Ama yılda üç tane 100.000 TL üzeri ödül veren yarışma olmazsa bağımsız sinemanın sonu demektir bu. Kültür Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Nihat Gül’ün 15 Nisan’daki açıklamaları yasanın düzenlenmesine dair bir umut ışığı yakıyor. Kontrolün festivallere verileceğini söylüyor. Umarız bu tuhaf bürokratik sorun ortadan kalkar da biz de rahatlarız. Aksi takdirde olası bir inatlaşmayla 70’lerdeki ‘çimin boyu niye uzun?’ misali anormal sebeplerle gelen keyfi sansürleri yeniden yaşamayı kimse istemez.Zira olay sonrası Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik'in kendi kitlesine siyasi şov yaptığı açıklamaları korkutucu...

        GÜNÜN ÖNEMLİ MANŞETLERİ