Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        KÜBRA PAR / HABERTURK.COM

        kubrapar@haberturk.com

        https://twitter.com/ kubrapc

        Film eleştirmeni değilim. Ama bir filmi yorumlarken fazlasıyla acımasız olduğumu, hatta birkaç yönetmen arkadaşımın canını acıttığımı söyleyebilirim. Ayrıntılara takılırım. Sanat yönetiminde fazladan kullanılan bir renk, bir eşya, oyunculuktaki en ufak bir sahtelik, mesaj yüklü bir diyalog beni o filmden tamamen soğutabilir.

        Ali Aydın’ın Venedik Film Festivali'nde Geleceğin Aslanı ödülünü alan ilk filmi Küf’ün, yıllar önce oğlunu gözaltında kaybetmiş bir babanın arayış öyküsü olduğunu ve filmin Cumartesi Anneleri ’ne ithaf edildiğini duyunca, biraz şüpheyle yaklaştım. Karşıma yine o mesaj yüklü, aşırı estetize edilmiş sahnelerle dolu filmlerden biri çıkacak diye korktum. Yanıldım.

        Bir arkadaşım şöyle dedi: “Bu filmi kimi eklemelerle biraz uzatsan ve sonuna Nuri Bilge Ceylan’ın imzasını atsan kimse şüphe etmezdi”. Bunu Ali Aydın’ın taklitçi bir yönetmen olduğunu kastetmek için değil, filminde usta bir yönetmenin izlerini gördüğü için söyledi.

        Küf, Ali Aydın'ın ilk filmi. Daha önce ne kısa film çekmiş ne de bir video. Buna rağmen nefesinizi tutarak izleyeceğiniz, etkisinden bir süre çıkamayacağınız çarpıcı bir film çıkmış ortaya.

        Siz bu satırları filmi seyretmeden okuyacaksınız. Bu yüzden konuştuklarımız sizin için fazla anlam ifade etmeyebilir . Ama meraklanın. Çünkü geleceğin usta yönetmenlerinden birinin ayak seslerini duyuyorsunuz.

        Beni en çok etkileyen yerden başlamak istiyorum. Filmin başında 11 dakikalık tek plan bir sahne var. Öyle bir sahne çekmeye nasıl cesaret ettin?

        O sahnenin senaryo süreci tuhaf bir şekilde gelişti. Yazınca 8-9 sayfalık bir sahne çıktı. Uzun bir sekans olacağını düşünüyordum ama bu kadarını beklemiyordum. Sonra acaba böyle mi olması gerekiyor diye sorgulamaya başladım.

        Sahnenin uzunluğunu parçalı kurguyla yapmayı da denedim ama fark ettim ki her kesmede bir şeyi işaret ediyorum. Hiçbir şeyin altını çizmeden, dışarıdan bakarak realize etmeye çalıştım. Bu yüzden, parçalı kurgu fikrinden vazgeçip tek plan çekmeye karar verdim.

        Herkes dijitale geçerken sen 35 milimetre çektin. Bu da cesurca bir karar…

        35 mm çekmek sete bir dinamizm katar çünkü akan materyal aynı zamanda -amiyane tabirle- paradır. Dijitalde çok tekrar çekme imkânınız vardır. 35 mm’de bu yoktur ama disipline olursunuz. Herkesin algısı yüzde yüz açıktır.

        Bu sahneye özel 11 dakikalık bobinler sardırdık ve sahneyi filmin sonuna sakladık çünkü elimde kalan filmin tümünü o sahnede harcamak istiyordum. Açıkçası film sıkıntımız yoktu, yapımcılar gerektiği kadar film sağlıyordu.

        Fakat, çekmeye başlayınca sahne bir türlü oturmadı. İlk 3 tekrar komple çöpe gitti. Her seferinde 11 dakikalık malzeme harcıyorsunuz ve bu çok ciddi bir maliyet. En sonunda seti durdurdum ve Ercan Kesal ve Muhammet Uzuner’e filmin ön hazırlık sürecinde konuştuğumuz şeyleri hatırlattım. Çünkü sahnede birbirleri arasındaki gerilim bir türlü çıkmıyordu. Basri (Ercan Kesal) oraya gelene kadar, bir çok polis sorgusundan geçmiş zaten. En son tiradını da artık “sana da anlatayım da sen de bil” diye anlatıyor aslında. Oradaki o gerilim ilk 3 tekrarda çıkmadı.

        Sonra tekrar çektik ve oldu.

        Kaç tekrar çektiniz?

        5 tekrar. Bir noktadan sonra durmak zorundasınız zaten, tüm materyali o sahne için harcayamazsınız.

        Ama sahnenin bütün o iç gerilimi, eslerin kullanımı aslında hesapladığımız şeylerdi. Senaryoyu değiştirmek konusunda da onları özgür bıraktım.

        Zaten 9 sayfalık senaryoyu ezberleyip sektirmeden oynamaları bile mühim bir şey. O sahnede tam anlamıyla bir oyunculuk şovu seyrediyoruz... Görüntü yönetmeni kimdi?

        Görüntü yönetmenliğini Murat Tuncel yaptı. Murat benim gibi sesiz sakin biridir. Gereksiz müdahalelerde bulunmaz. İşine çok hâkimdir. Doğal ışık kullanmayı tercih ettik. Filmin %95’i doğal ışıkta çekildi.

        Başa dönersek, sinemaya nasıl başladın? Bu klişe soruyu sormak zorundayım çünkü senin hikâyen pek bilinmiyor…

        Üniversite eğitimimi sinema üzerine yapmadım. Yıldız Teknik Üniversitesi’nde sanat yönetimi (Art Management) okudum. Önceleri video çekmek ve enstalasyonla ilgilenmek istiyordum ama sonra sinemayla alakadar olmaya başlayınca, sinemanın daha zengin bir alan olduğunu keşfettim. İşin içinde senaryo var, oyuncu yönetimi var, görüntü yönetimi var. Kullanılabilirse müzik var. Yani daha zengin ve daha cezbedici bir alan sinema.

        Son Osmanlı Yandım Ali filminin setinde asistan olarak çalışınca bu alana girmenin doğru olacağını gördüm. Set 3 ay kadar sürdü ve benim için “workshop” gibi oldu. Sonra dizi ve film asistanlıkları yaptım.

        Daha önce çektiğin kısa film ya da video var mıydı?

        Hayır, bu filmden önce çektiğim hiçbir şey yok. Bu ilk film, ilk macera…

        Daha önce kısa film veya video çekmememin bir handikap olabileceğini tahmin ediyordum. Bunu da iyi bir ön hazırlık süreciyle giderebileceğimi düşündüm. Ön hazırlık sürecini titizlikle yürüttük. Bunun faydasını da sette gördük. Çekim günleri sarkmadı, elimizdeki materyali düzgün kullandık.

        Filmin hikayesi nereden çıktı?

        Kafamda yol bekçisiyle ilgili bir film yapmak vardı ama bir taraftan da beni insani olarak rahatsız eden bir durum vardı. Cumartesi Annelerinin aslında evrensel olan durumu… Dünyanın her yerinde rastlayabileceğiniz bir sorunu Türkiye’de de görmek ve ona toplumsal olarak mesafe koymak beni rahatsız ediyordu. Her şeyden soyutlayarak bir insan hikâyesini nasıl anlatabilirim derdiyle bu hikayeyi yazmaya başladım. Senaryoyu 6-7 ayda yazdım ama çok önceden beri notlar tutuyordum. 2003’ten beri aklımda dolaşan şeyler vardı.

        Beni filmi çekmeye cesaretlendiren Kültür Bakanlığı’nın ilk filmlere sağladığı destek oldu. Bakanlıktan destek çıktıktan sonra Köprüde Buluşmalar’da yapımcı Sevilay Demirci ile tanıştık. Köprüde Buluşmalar çok önemli bir platform. Orada bir takım kontaklar kurma imkanı buluyorsun. Hem yerli hem yabancı yapımcılara projeyi sunuyorsunuz.

        Filmin bütçesini sadece Bakanlık desteğiyle mi karşıladınız?

        Bakanlığın verdiği destekle bu filmin çekilmesi imkansızdı. Sevil Demirci, Gökçe Işıl Tuna ve Cengiz Keten bu filme yatırım yaptılar.

        Set ekibi kaç kişiden oluşuyordu?

        20-25 kişilik küçük bir ekipti.

        Çektiğiniz mekânlar çok etkileyici. Filmde olağanüstü bir köprü görüyoruz. Nerede çektiniz?

        O köprü 1915 yılında Almanların, Hicaz Demiryolu güzergahı içinde Adana'da yaptıkları bir bölümün parçası. Orada inanılmaz güzel bir demiryolu güzergâhı var. İnsanı gördüğü anda etkileyen bir coğrafya…

        Daha önceden bildiğin bir bölge miydi?

        Hayır, film için internette araştırma yaparken, bir gezi grubunun çektiği fotoğrafları gördüm ve hayalimdeki yer olduğunu anladım.

        Ercan Kesal ile çalışmak nasıldı?

        Ercan abi garip bir oyuncu. Bunun nedeni diğer oyuncular gibi konservatuvarlı olmayışından kaynaklanıyor olabilir. Ayrıca, Anadolu’da yaptığı uzun doktorluk macerasının etkisi de olabilir çünkü orada çok sayıda insanla temas kurmuş ve hepsinin onun belleğinde bir yeri var.

        Karakterini oluştururken gösterdiği özeni fark edebiliyorsunuz. Ercan abiyle sahneyi konuştuktan sonra biz setin hazırlanması için dışarı çıkıyorduk ama o setin içinde kalmaya devam ediyordu. Verdiğim mizanseni en doğal en rahat şekilde nasıl uygulayabileceğinin hesabını yapıyordu.

        Oyuncular açısından çok şanslıydım. Onlar da projenin değerinin çok farkındaydı ve bunun için inanılmaz çaba sarfettiler.

        Aslında filmde çok az oyuncu var ama biz bunu hiç hissetmiyoruz.

        Çekim yaptığımız mekanların inanılmaz bir atmosferi, inanılmaz bir büyüsü vardı. Bu yüzden fazla oyuncuya ihtiyaç duymadım. İşlemeyi istediğim konu zaten yeterince ağır bir hikaye. Çok fazla yan hikaye katarak ana algıyı dağıtmak istemedim. Bir de adamın yaptığı meslek çok ilginç. Yol bekçisi. Yollarda yürüyüp yolları kontrol etmekle görevli bir adam. Garip bir meslek yani... Yalnız bir adamın yanına daha fazla karakter yüklemenin bir alemi yoktu.

        Kurgu 9 ay sürmüş…

        Evet. Ben bu işe başladığımda sabırlı olmam gerektiğini biliyordum ama daha fazla sabırlı olunması gerektiğini süreç içinde öğrendim. Kurgu bu işin en kıymetli taraflarından biri... Orada çok hızlı davranılmaması gerekiyor çünkü hata yapmaya çok müsait bir alan. 9 ayın sonunda elimizde filmin 7 farklı versiyonu vardı. Her versiyonun üzerinde tartışıp konuştuk. Son halinin oluşması 9 ayı buldu. Bu sürenin içine renklendirme ve ses çalışmaları dahil değil.

        Kurguyu kim yaptı?

        Ayhan Ergürsel ve Ahmet Boyacıoğlu.

        Filmin içeriği politik olarak mesaj yüklü değil. Hatta politik gündemi sadece radyodan gelen belli belirsiz seslerle duyuyoruz.

        Ben bu durumu işin politik tarafıyla değil, insani tarafıyla göstermek istedim. Gözaltında kaybolan insanların hayatta olmadıklarına dair ciddi veriler ama ben bunun ötesinde insani boyutuna bakmak istedim. Geride kalan aileler, anneler, babalar, kardeşler... İşin insani tarafı çok kıymetli. Bu evrensel bir problem. İspanya’da, Arjantin’de, Filistin’de her yerde yaşanan bir problem. Mesela Güney Amerika’da inanılmaz rakamlar var. Avrupalı sinemacılar bu yüzden filme dikkat ettiler. Onların ülkelerinde de aynı sorunlar yaşanmış...

        Cumartesi annelerinin medyatik bir tarafı var. Hatta bir tür ikon haline geldiler. Bu durumun politik duyarlılığımız körelten bir tarafı olduğunu düşünüyor musun?

        Hayır düşünmüyorum. Tam tersine, onların ikon hallerinin kaçınılmaz olduğunu düşünüyorum. Bu soruna çözüm bulamazsanız o insanlar orada isteklerini dillendirmeye devam ederler. Aslında istekleri o kadar masumane o kadar normal ki… “Evlatlarımızı geri verin” diyorlar.

        Tek istedikleri küçük bir sandık…

        Evet. Evlatlarımızı geri verin, bir mezarları olsun diyorlar. Bu bir lütuf değil, bir insan hakkı. Sadece ellerindeki fotoğraflarla yakınlarının geri verilmesini istiyorlar.

        Şu anki hükümet bu meseleye daha sağ duyulu yaklaşıyor mu?

        Aslı olan çözüm bulunması. Yaklaşım tek başına yeterli değil. Çözüme gidilmiyor. Yapılacak daha çok şey var… Bu konuyla ilgili Meclis Araştırma Komisyonu kuruldu. Ne çıkacağını merakla bekliyorum.

        Başka yurt dışı festivallere katılacak mısınız?

        27 Eylül- 7 Ekim arasında İzlanda’daki Reykjavik Film Festivali’ne davetliyiz. Orası ilk ve ikinci filmlerin gösterildiği bir festival. Daha sonar da Antalya Altın Portakal’a katılacağız.

        Neden Adana Altın Kozayı değil de Antalya Altın Portakal’ı tercih ettin?

        Festival takvimleri böyle gerektirdi.

        İki festival arasındaki polemiklerle ilgili ne düşünüyorsun?

        Ikisi de bu ülkenin eski ve önemli festivalleri. Birinin kıymetsizleştirilmeye çalışılmasına anlam veremiyorum. Buradan kazanılan paralarla yeniden film çekilecek; kıymetli olan da bu.

        Bir festivaldeki jüri başkanıyla ilgili olarak çıkan tartışmanın festivalin kendisine bir faydası yok. Ayrıca, Dünyada film festivallerindeki jürilere yönetmenler başkanlık eder ama Altın Portakal Vakfı böyle bir tercihte bulunmuş.

        Jüriyle ilgili bir endişen yok öyleyse…

        Antalya’da her zaman oyuncu ağırlıklı bir jüri oluyor. Bu yeniden organize edilebilir. Aslında ben film festivalinin atmosferini yaşamaya gidiyorum. Türk izleyicilerin filmime gösterecekleri tepkiyi görmeye gidiyorum. Eleştirileri merak ediyorum. O yüzden benim için asıl önemli olan süreç…

        Venedik Film Festivali süreci nasıl geçti?

        Festivale katılmadan önce Nanni Moretti’nin filmin İtalyan haklarını satın aldığını biliyordum ama galaya gelmesini beklemiyordum. Asla filmin önüne geçecek bir şey yapmadı, kendini geri çekti. Film sonrasında Shekhar Kapur’dan, Isabella Ferrari’den ve jüri üyelerinden çok kıymetli övgüler aldık. Filmin uzun süre etkisinden çıkamadıklarını söylediler. Bunlar beni çok mutlu etti.

        Filmin dünya prömiyerini dünya sinemasının merkezlerinden birinde yapıyor olmak bambaşka bir mutluluk...

        Yeni proje var mı?

        Bu filmin kurgusunu yaparken ikinci projenin tretmanını yazdım. Uzun zamandır aklımda olan bir projeydi. Erkekler kadınların hayatı üzerinde bir hak iddia ediyorlar. Bu gizli bir şekilde yürüyor ve sınıfsız bir şey. Her erkeğin aklının bir köşesinde olan ama biçimleri sınıflarına bağlı olarak değişen bir şey. Muhtemelen benim de yaptığım bir şey.

        Kadınlar üzerindeki bu baskıyı anlatan bir film yapmak istiyorum. Ama zaman ne gösterir bilinmez…

        GÜNÜN ÖNEMLİ MANŞETLERİ