Kendi kendisini ötekileştirenle empati yapılabilir mi?
Nihal Bengisu Karaca yazdı...
Siyasetin bir ülkedeki kutuplaşmayı bertaraf edici yöntemler seçmesini bekleyebiliriz. Ama bu kutuplaşmanın yeni olduğunu, hükümetin yapıp ettikleriyle ortaya çıktığını söylemek yanlış olur. Kanımca şimdilerde yaşadığımız sadece, var olan kutuplaşmanın yüzeye çıktığı gerçeğidir. Eskiden farkı ise kendisini liberal olarak tanımlayan bazılarının da bu kutbun ana omurgası olan ulusalcı-laikçi gruba katılmış olmasıdır. Lakin ana omurgayı oluşturanların rahatsızlıkları hiç de yeni değil.
Bakın gazeteci Fatih Vural'ın hazırladığı "Geriye Bakmak Yok" adlı Can Paker biyografisinde ilginç anekdotlar var. Bir bölümde kendisini Türkiye'nin seçkinleri olarak görenlerin, henüz taze olan iktidar çevresi hakkında, Cumhurbaşkanı ve eşi hakkında ne düşündükleri de alıntılanmış. Yaşı 25-40 arasında değişen Saint Joseph Lisesi, Robert Kolejli, ODTÜ'lü, Boğaziçili kişilerin görüşleri bugün "Kutuplaşma var" diyenlerin bundan beş-altı yıl önce de hükümeti ve cumhurbaşkanlığı makamını oluşturanlara aynı şekilde baktığını, daha o günlerde kendi kendilerini yeterince kutuplaştırdıklarını kanıtlar nitelikte. Biri aynen şunları söylüyor: "Yani bunların çok şey olduğunu düşünüyorum. Çok avam. Abdullah Gül'ün eşi Çankaya Köşkü'nü beğenmemişmiş de oraya yeni dekorasyon yaptırıyormuş. Bunlar bana çok görgüsüzlük gibi geliyor açıkçası. Görgüsüz insanların da Türkiye'nin en üst seviyesinde oturup dünyaya karşı Türkiye'yi temsil ettiği düşüncesi beni rahatsız ediyor."
Bir başkası, "Yani Cumhurbaşkanı'nın o olması, eşinin o olması bende acayip bir öfke yaratıyor" diyor.
Bir diğeri ise "Kürtleri de sevmediğini" söyledikten sonra nedenini "Kabile hayatı yaşamaları olarak" açıklıyor. "Adamlar İstanbul'a 50 hane gelmişler. Ben kabile hayatına inanmıyorum, ben daha böyle daha bireysel, global bir vatandaşım." ( Bir Can Paker kitabı: Geriye Bakmak Yok/Fatih Vural/Alfa Yayınları.)
Gezi Parkı üzerinden çıkan ve giderek tek bir kişiye yönelik nefretin bayraktarlığını yapan bir isyan hareketini rasyonalize etmek için kullanılan, "Recep Tayyip Erdoğan 2011 seçimlerinden sonra değişti, üslubu sertleşti, halkın bir kısmını ötekileştirdi" açıklaması doğru ise, yukarıdaki verileri, daha önce de birçok araştırmayla ortaya konulan tutum ve algıları nereye koyalım?
Bir başbakanın sertliğinden şikâyet edenlerin, iki gün önce Ülke TV'de Turgay Güler'in programında ağlamasını alaya almalarını, teşhis koymalarını, akla hayale gelmeyecek aşağılamalarla samimi gözyaşlarına samimiyet sorgusu yapmalarını nasıl açıklayalım?
Hem günün yirmi dört saati "Bize ne Ortadoğu'dan; Suriye'deki, Mısır'daki ölümler bizi niye bu kadar ilgilendiriyor? Başbakan kalkıp Mısırlı bir kız için niye ağlıyor?" diye şikâyet edeceksiniz, hem de "Türkiye'yi yalnızlaştırdınız" diye bir suç kategorisi icat edeceksiniz. "Dört tarafımız düşmanla çevrili" ilkesini mahal memnuniyet kabul edenlerin şimdi kalkıp "yalnızlıktan" şikâyet etmeleri samimi olabilir mi?
*
Sözün özü, Erdoğan iktidara gelir gelmez, hadi filmi biraz daha sona saralım, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde adaylar teberrüz eder etmez, kararını vermiş olan bir kesim var.
Başbakan "dik durursa", "Ne kadar sert, ne kadar vahşi, ayyy iğrençç" diyorlar.
Başbakan "ağlarsa" alay edip "Acıdı mı cicim" yapıyorlar.
En iyisi, "Neden Gezi olaylarında ölen beş şehide ağlamadın, neden Lice'de ağlamadın, neden Silivri'ye ağlamadın, neden 12 Eylül'e ağlamadın" diyerek bir "torba ağlama listesi" veriyor. Oysa aynı adam 2010 yılında parti grup toplantısında 12 Eylül'de idam edilen Mustafa Pehlivanoğlu, Erdal Eren, Nejdet Adalı'nın mektuplarını okurken de ağlamıştı, ne gariptir ki o zaman da "Samimiyetsiz" demişlerdi.
Diğer tarafta da hükümete bu kesimle empati yapmayı emreden aydınlar var.
Empati için muhatabın da buna açık olması gerekir.
Oysa bu kesimin "ayrışma" kararı bir partinin tutumları neticesi değil, kendi kararları. AKP'yi iktidar yapan bir "güruh" ile bir tutulmaktansa, ötekileşmeyi tercih etmiş durumdalar.
Soru şu: Kendi kendini ötekileştirenle nasıl empati yapılır?