Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Haberler Kültür-Sanat Edebiyat Tabut ölçülerini vererek vedalaştı

        ÜMRAN AVCI - avcıumran@gmail.com

        Sahneye çıkabilmek için 15’inde sahte belge üretti. Oyunun afişinde görününce anlaşılmasın diye isminin önüne bir de “Ertuğrul” ekletti. Fakat haber ailesine çabuk ulaştı. Yanında kaldığı ablası ve eniştesi rest çekti: “Bizim ailemizde tiyatrocu yok. Ya bu düşünceden vazgeçersin ya da ailenden.” Sesi titrese de yanıtı netti: “Anladım. Şu halde ailemden vazgeçiyorum…” Ablası, “Sokaklarda aç kalacaksın” diye bağırdı arkasından. “Bir kuru ekmek bulurum herhalde” diye mırıldandı. Son sözü “Allahaısmarladık” oldu. Bir gece yarısı Üsküdar’daki evinden çıkışı böyle oldu. Gece karanlığında başlaşan yolu uzundu. Ezalı, cefalı, ama alacağı mesafe uzun olacaktı. Gerçekten tam da dediği gibi yalnızca bir kuru ekmek bulacaktı çoğu zaman. Ama üç padişah, altı cumhurbaşkanı görecek olan “Muhsin Ertuğrul” gün gelecek gerek sahnede, gerekse de sahne için yaptığı yenilikler ve ilklerle ayakta alkışlanacaktı…

        Ayşegül Çelik, eksikliğini her zaman hissettiğimiz biyografig bir eserle buluştu okulda. Roman tadında, nefes nefese bir Muhsin Ertuğrul kitabı çıktı ortaya. “Ölmeyi Bilen Adam Muhsin Ertuğrul”u okuyup da bitirince, herkes mutlaka okumalı dedim. Ama öncelikle ideali yalnızca para kazanmak olan gençler… Öyle sanıyorum ki, bu kitabı okuyanlar, onu sahnede izleme şansına erişemedilerse de, yaptıkları karşısında bir kez daha ayakta alkışlayacaklar Ertuğrul’u…

        Neden mi böyle düşündüm… İşte Ayşegül Çelik’in muhteşem bir iş çıkardığı kitabından alıntılarla Muhsin Ertuğrul…

        Aslında Muhsin Ertuğrul’un babasından kalan mirasa sırtını dönüş kuru ekmekle dolaşmasını yadırgamamak gerek. Çünkü o, “Ben bu dünyaya parayla gelmedim ki. Anlasanıza, tıpkı geldiğim gibi gitmek istiyorum” diyerek varını yoğunu hayır kurumlarına bağışlayan bir dedeni torunuydu. Haririzade Hacı Hüseyin’in Evkaf’a bağışladığı mal varlığının içinde; 12 yağhane, 8 şerbethane, 11 dükkan, 10 ev, 3 fırın, 4 han, bir okul, bir bağ, bir meyve bahçesi, 17 çeşme, bir cami ve iki de köprü vardı. Böyle bir dedenin torunu olarak o da, babasından kalan mirası elinin tersiyle itecek, kuru ekmeğe muhtaç olmak uğruna idealini tercih edecekti…

        Ölmeyi Bilen Adam / Muhsin Ertuğrul, Ayşegül Çelik, 238 SF, 18 TL

        Ertuğrul Muhsin, Sherlock Holmes’ta “Bob” rolüyle sahneye adım attı. Provalarda rolünü iyi yapamadığından oyuncu, yönetmen, yazar kim var kim yoksa herkesin karşısında hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladığında, yıllar sonra sahnedeki başarıyla Mustafa Kemal’i ağlatacağını bilmiyordu daha…

        Ertuğrul Muhsin, ömrünün sonuna kadar sürecek olan tiyatro yolculuğuna başlamıştı ama Avrupa’daki tiyatroyu görmeden olmazdı. İlk durak Paris’ti. Sabah daha yeni gün ağarırken, bir gazetecide Comoedia gazetesini görerek meraklandı. Bu gazeteye bakılırsa Paris’te 60 tiyatro vardı. Gideceği oyunu seçmek üzere bir parka gidip, gazetesini çimlerin üstüne yaydı. Seçenekler sonsuz görünüyordu ama gördüğü ilan sonuca kestirmeden ulaşmasına neden oldu. Büyük aktör Mounet – Sully Hamlet oynayacaktı. Hem de Comedie – Française’de. Bu Fransa’nın en köklü ve en eski tiyatrosuydu. Oyun bittiğinde saatlerce kendine gelemedi. İki saatlik yürüyüşten sonra odasına döndüğünde yorgun ama heyecanlıydı. Gördüğü Hamlet makyajını yapmak için gözleri kanlanıncaya kadar aynanın karşısında çalıştı. Olmadı. Hamlet’e ödediği bilet parası tam iki günlük öğle ve akşam yemeği parasına denkti. Sabah kahvaltısında ortalık tenhalaşınca ekmeklikten birkaç parça ekmek alıp ceplerine doldurdu. Bu, gün içinde yiyebileceği tek yemekti. İlerleyen günlerde de öyle olacaktı. Fakat Fransa’da oyunculuk yapacak biri için aksanı felaketti. Karnını bile neyle doyuracağını bilmezken dil için ders alması imkansızdı.

        Elleri cebinde yürürken birden görünmez bir duvara toslamış gibi duruverdi. Aklına dahiyane bir fikir gelmişti. Adres Paris Adliyesi’ydi. Bir duruşma salonuna girip avukatların, davacı ve davalıların yanından geçip arka tarafa oturdu. Ünlü avukatların kurallı, temiz Fransızcası onun için bedava Fransızca dersi yerine geçecekti.

        Bundan sonra Paris’te bütün zamanını dava salonlarında geçirir oldu. Otelden, cebine doldurduğu ekmekleri adliyenin yakınlarında duvar diplerine, kovuklara gizliyor, sonra tenha bulduğu bir duruşma salonuna girip davaları izliyordu. Çıkışta sakladığı yerden ekmekleri alıyor, içinden zor sözcükleri tekrar ederek yürüyordu. Paris sokaklarında kemirdiği o kuru ekmekler her defasında ablası Saadet’i hatırlattı ona Görünüşe bakılırsa, “Sokaklarda aç kalacaksın” derken haklıydı. “Ama ben de haksız değilmişim” diye düşünüyordu Muhsin, “İşte bir kuru ekmek buldum!”

        ÖLÜM BENİ ÇAĞIRIYOR

        Hamlet’ten sonra Kral Oidipus’ta da oynayacağını öğrendiği Mounet – Sully’i bir kez daha izleyebilmek için iki günlük kahvaltıdan da vazgeçtiğinde işin rengi değişmeye başladı. Oynadığı mutluluk oyunu çöküyordu. Kuru ekmekler, vazgeçilen kahvaltılar derken birkaç gün sonra parası tamamen bitti. 19 yaşındaki delikanlı Paris’in ortasında tamamen aç biilaç ve yapayalnız kalakaldı. Gelecekten de ümidi yoktu. Giderek derinleşen karanlığa, gençliğin ateşi de eklenince, bir gece intihan düşüncesiyle Seine Nehri’nin kıyısında buldu kendini. Muhsin, gözlerini kapattı. Vücudunda derin bir yorgunluk vardı. Aklının hasta, kalbinin kırık olduğunu düşündü. Ailesi tarafından kabul görmemiş, o da evini barkını bırakıp gitmekte tereddüt etmemişti. Bir anda Sovyet yazar Leonid Andreyev’i hatırladı. Andreyev, açlık ve yoksulluk içerisinde sürüklenirken intihara karar vermiş, bu kararını uygulamak üzere yataktan kalktığında, sandalyede asılı duran pantolonuna bakıp şaşırarak, “Satabileceği bir pantolonu olan adam intihar eder mi hiç?” demişti. Muhsin, bu sözler avaz avaz kulağına haykırılmış gibi irkildi. Gözlerini açtı. Andreyev, 30 kuruşluk kitabın sayfalarından uzanmış görünmez elleriyle sarsıyordu onu…

        İstanbul’a döndü. Paris’ten çok şey öğrendiğini düşünüyordu. Yeni bir topluluk kurdu. İlk oyunu Hamlet’ti. Performansıyla gazetelerde haber olmaya başladı.

        ABDÜLMECİT, MAKYAJLA İHTİYARLIĞA İNANMADI

        Yıl 1916… Bindiği Balkan Ekspres’i ile soluğu savaştaki Berlin’de aldı. Sadece izin alan aktörlerin perde açtığı tiyatroları izlemek için… İstanbul’a kendine yenilikler katarak döndü. Baykuş’u sahnelediler. İhtiyar bir köylüyü canlandırıyordu ve rol icabı yere düşmesi gerekiyordu. Düşmek bir şey değildi de, düşünce başındaki fes de düşüyor, gür saçları ortaya çıkıyordu. Oysa rolü icabı saçlarının seyrek olması gerekiyordu. Berbere gitti, saçını oradan buradan yarım yamalak kazıttı. Makyajı da mükemmeldi. Baykuş 2 Mart 1027’de perde açtı. Veliaht Abdülmecit Efendi de oyunu izleyenler arasındaydı. Oyun muhteşem bir finalle sona erdi.

        Birkaç gün sonra Darülbedayi’ye saraydan bir haberci geldi. Veliaht Abdülmecit Efendi oyunun başrol oyuncusu ve yönetmenini köşke davet ediyordu. Gittiler. Veliaht onları görünce şaşırdı. Gelenler, veliahtın beklediği insanlar değildi. Abdülmecit Efendi, oyundaki ihtiyar köylünün yüzünden çok etkilenmiş, onun bir portresini yapmak istemişti. Fakat beklediği ihtiyar yerine gele gelen 24 yaşında genç bir delikanlı gelmiş, sahnedeki adamın kendisi olduğunu iddia ediyordu. Muhsin, kendini nasıl ihtiyarlattığını, bulduğu makyaj hilelerini anlatmaya başladı. Abdülmecit Efendi, bunların hiçbirine inanmadı ve o makyajla bir fotoğrafhaneye gidip birkaç poz çektirerek kendisine getirmesini söyledi. Hemen ertesi gün fotoğraflar çekildi, sonuç çok başarılıydı. Fotoğraflardan üçü Almanya’ya gönderilip hep birinden bin adet kartpostal yaptırıldı. Baykuş’taki üstün başarısı nedeniyle de Muhsin’in maaşına iki lira zam yapıldı.

        VELİAHTTAN OĞLUNA ŞEFTALİ

        Alman tiyatrosu savaşa rağmen devam ediyordu. Muhsin eline biraz para geçince yeniden oraya gitmeye karar verdi. Ancak bu kez bahriyeli bir zabitti. Askeriyeden izin aldı. Veda ziyaretlerini yaptı. Bir durağı da Veliaht Abdülmecit Efendi’ydi. Veliaht, Pastdam’daki Harp Okulu’nda okuyan oğluna bir paket göndermek istediğini söyledi. Yolculuk günü Muhsin, Sirkeci Garı’nda, kendisini bekleyen saray müdürüyle buluştu. Yanında ağzı bezle dikilmiş örgü bir sepet vardı. Üstünde, “S.M Prinz Ömer Faruk” yazıyordu. Veliahtın, oğluna göndermek istediği sepette, Bağlarbaşı Köşkü’nün şeftalileri vardı.

        Yeniden İstanbul’a döndüğünde tiyatro bilgisinin daha da olgunlaştığına inanıyordu.

        Nerede tiyatro ve sinema varsa oraya gitti. Savışın sürdüğü Almanya’da da vardı, tiyatronun perde kapamadığı Rusya’da da. Bir dahi olduğuna inandığı Charlie Chaplin’i de gördü, Hollywood’u da.

        AZİZ NESİN OYUNCU OLMAK İSTİYORDU

        Şehir Tiyatroları Başrejisörüydü… Bir mektup aldı. Zarfın üzerinde Mehmet Topalosmanoğlu yazıyordu. Bu takma bir isimdi. Mektubu yazan, kendi ismiyle imzalayamayacak kadar çekingen bir adamdı. Dört kişilik bir ailesi olduğunu söyleyen bu adam, aktör olmak istediğini yazıyordu. Ertuğrul mektubu üzülerek okudu, sonra aktörlükle aile geçindirmenin imkansız olduğunu bildiren bir cevap yazdı. Hemen her satırında, “Aktör olma sakın!” diyordu. Muhsin Mehmet Topaloğlu imzasını kullanan kişi Ertuğrul’dan gelen cevabı okuyunca bir koltuğa çöküp oturdu. Aslında Kuleli Askeri Lisesi ve Harp Okulu mezunu bir asteğmendi. Askeri Fen Okulu’na, Güzel Sanatlar Akademisi’ne devam etmiş, İkinci Dünya Savaşı’nda asker olarak bulunmuştu. Bir kazada bombayla yaralanmışlığı bile vardı. Fakat Harp Okulu, “görev ve yetkisini kötüye kullandığı” suçlamasıyla onu askerlikten uzaklaştırmıştı. Genç adam artık elinde iki ihtimal kaldığını düşünüyordu. Ya aktör olacaktı ya da yazar… 13 yaşındayken Kral Lear’da seyrettiği ve unutamadığı Muhsin Ertuğrul’dan gelen cevabı ciddiye aldı. Bu büyük adam, kendisine bir cevap vermek lütfunu gösteriyor ve “Oyuncu olma!” diyorsa dediğini yapmak gerekirdi. Ertuğrul’un sözüne uydu, aktörlükten vazgeçip yazarlığı seçti. Elbette öykü ve romanlarını bu kez gerçek adıyla imzalıyordu: Aziz Nesin…

        Yazıya davet ettiği başka isimler de vardı. Her attığı adımda yazarları yardıma çağırıyor, “Yazın!” diyordu. “Bir milletin kendi tiyatro edebiyatı olmalıdır. Bizim toplumumuzun, bizim zamanımızın hikayelerini yazın” Yapılanlar işe yaradı. Çok geçmeden Muhasipzade Celal, ilk piyesleriyle kapıya dayandı. Onu Hüseyin Rahmi, Faruk Nafiz Çamlıbel ve Nazım Hikmet izledi.

        Ertuğrul, artık Türk kadının da sahneye çıkmasını istiyordu. Sahnede kırık Türkçeyle konuşan gayrimüslim kadınlar vardı. Ona göre, “Türk seyircisi kendi dilini doğru dürüst konuşan aktristler görmedikçe en ciddi oyunlar bile komedi mertebesinde kalacaktı. Türk kadını sahneye çıkmadıkça, seyircinin gerçek tiyatroyla tanışması mümkün değildi. Muhsin Ertuğrul bu hayaline de kavuşacak ama ilklerden olan Afife Jale büyük acılar çekecekti…

        OYUN ÖNCESİ YARI DELİ HALİYLE DOLAŞIRDI

        Yıllar yılları kovaladı… Muhsin Ertuğrul sahneye hep aynı heyecanla çıktı. Oyunu sahneye koymadan on beş gün önce yemeden içmeden kesiliyor, bitkin ve solgun dolaşıyordu. Görenler, sahnede düşüp kalacak diye korkuyordu. Tiyatrodaki 40. yılını kutlarken yaptığı röportajda rolü bitene kadar yarı deli bir ruh hali yaşadığını şu cümlelerle anlıyordu: “Kırk seneden beri böyle oluyorum. Sahneye çıkmadan on beş gün evvel yemeden içmeden kesilirim, uykularım kaçar. Rolümden başka hiçbir şey düşünemem. O rol bitene kadar bir yarı deli hali yaşarım.”

        Sahneye çok önemli isimler kazandırdı. Sonradan “Sonku” soyadını alacak olan Cahide’yi elli amatör kızın arasından çocuk tiyatrosu için çekip çıkardı. Cahide, Türk sinemasında bir yıldız gibi parladı. Ertuğrul, onu önemli rollere taşımakta tereddüt etmedi. “Aysel, Bataklı Damın Kızı” filminden sonra, 18 yaşındaki Cahide Sonku’yu tanımayan kalmadı.

        Tiyatroda gün geldi bir boyacı olarak çalıştı, gün geldi eşya taşıyan bir işçiydi. Tiyatro perdesini açıp kapatma vazifesini de üstüne almış, “Bunu uğur sayıyorum” demişti.

        Darülbedayı’nin canlandırılmasında da vardı, Devlet Tiyatroları’nın temellerinin atılmasında da. Şehir tiyatroları’nın kurulmasını da sağlayan aynı adamdı. Belediye Konservatuvarı’nın açılışında da onun ismi vardı.

        Sıra seyirci sayısını arttırmaya gelmişti. “Önce tersane sonra gemi” diyerek yeni bir yöntem denemeye karar verdi. “Önce tiyatroyu açık tutacağız” diyordu. “Halk her gece perde açacağımız bilmeli. Ancak bundan sonra seyircinin çoğalmasını beklemeye hakkımız olacak.” “Burası Paris mi, Berlin mi?” eleştirilerine kulak tıkadı. Kaç seyirci geldiğine bakılmaksınız perde açıldı. Karlı bir günde Strindberg’in “Zafer Sarhoşları” piyesi 2 Şubat 1928’de üç kişiye perde açtı. Hep ilklerin adamı oldu. Türkiye’nin ilk renkli Türk filimin çekti. Haldun Taner’in deyişiyle, bugün Türkiye’nin her yerinde tiyatrolar perde açabiliyorsa bunu herkesten çok bir kişiye Muhsin Ertuğrul’a borçluyuz.

        SON RİCA…

        82 yaşındayken tıpkı 62’sinde olduğu gibi yine İstanbul Şehir Tiyatroları’nın başındaydı. Behzat Butak’ın ardından yazdığı bir yazıda ölümden bahsediyor, “Madem ki istesek de istemesek de bir gün bu oyunu oynayacağız, ölmeyi de öğrenmemiz lazım!” Bu nedenle yaşamayı, üretmeyi bildiği kadar ölmeyi de bilen adamdı Muhsin Ertuğrul. Hep öğrenci gibi yaşayıp, bir öğretmen gibi çevresini aydınlatan Ertuğrul, ölmeden önce son yolculuğunu da organize ederek veda etti yaşama…

        “Son rica” başlıklı notunda ilginç bir istekte bulundu: “Benim mezarımın genişliği 60 santimdir. Eğer tabut 55 santimden daha geniş olursa mezara sığmaz. Bu bakımdan benim için alınacak tabutun omuz genişliği 55 santimi geçmemelidir. Aksi taktirde mezara giremem…”

        Karısına da, “Cenazenin evde kalması ve gecelemesi tatsız oluyor” diyerek hemen yıkanarak gasilhaneye nakledilmesini istediğini yazdı.

        Cenazesi 2 Mayıs 1979’da sessizce kaldırılırken, Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, “Onu yatırarak değil ayakları üzerine dikerek toprağa vermek gerekir” diyordu güçlükle yutkunarak…

        YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

        Baykuş Virane Sever, Faruk Duman, Can Yayınları, 108 Sayfa, 9 TL

        2009 yılında yayımlanan Sencer ile Yusufçuk’tan dört yıl sonra Faruk Duman, yeni öykülerini Baykuş Virane Sever adlı kitabında bir araya getirdi. Yunus Emre’nin bir dizesinden alınan bu başlıkta toplanan sekiz öykü, baykuşun uğursuzluğu dolayısıyla, kötü niyetli kimselerin yıkımdan, yok oluştan hoşlandıklarını ve medet umduklarını anlatır. Günümüz edebiyatının niteliğini yükselten dil ve biçim arayışıyla en özgün yazarlarımızdan biri olan Duman, Baykuş Virane Sever’deki öykülerin çoğunu ortak karakterler aracılığıyla birbirine bağlıyor. İç içe geçen gerçek, rüya ve kabus gibi, yaşanan her şey bir kişi etrafında devinerek tahmin edilemeyen yeni biçimlere kavuşuyor. Kar, soğuk ve uzaklığın sarmaladığı ilk çocukluk, yoksullukla beslenen hayal gücü, aileden yadigar anılar ve yıkımlar, küçük bir bedene hapsolmuş erişkin ve sorgulayan akıl…

        Solgun Bir Gül Oluyor Dokununca / Behçet Necatiğin’in Kendi Sesinden Şiirler, Yapı Kredi yayınları 93 Sayfa, 15 TL Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlanan Solgun Bir Gül Oluyor Dokununca kitabı ve bu kitapla birlikte verilen CD, Behçet Necatigil’in kendi sesinden toplam 50 şiir ve hayat hikayesinden oluşuyor. Behçet Necatigil’in yetmişli yıllarda Almanya’ya gittiğinde aldığı kasetli küçük teybi kullanım kılavuzunu dikkatle okuyarak çalıştırması ve odasına kapanıp kaydetmesiyle günümüze kadar ulaşan bu şiirler ölümünden 33 yıl sonra, şairin sesiyle aramızda.

        İçlerinde Behçet Necatigil’in Nilüfer, Bunalım, Tat, Kuru Çay, Unutmak, Mat, Uğrak, Siper, Kandı, Flüt, Kalıt, Yadsı, Uzak Kapı gibi şiirlerinin bulunduğu kitap ve kitapla birlikte verilen CD’de ayrıca şairin kendi sesinden dinleyeceğimiz hayat hikayesi bulunuyor.

        Karadelik Güncesi, Ali Teoman / Yapı Kredi Yayınları, 597 Sayfa, 36 TL

        Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan Karadelik Güncesi, Ali Teoman’ın “Konstantiniyye Üçlemesi”nin ikinci romanı. Bu roman ve daha önce yine Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlanan Uykuda Çocuk Ölümleri ve Gecenin Atları kitapları birlikte Ali Teoman’ın Konstantiniyye Üçlemesi tamamlanmış oluyor.

        Ali Teoman, tanıdık ama tedirgin edici sanrılarla dolu bir dünyada uzun bir gezintiye çıkarıyor bizi. Bu serüvende Dava Vekili İbrahim Nemrûd’la birlikte avukatlardan tellaklara, dervişlerden bahçıvanlara, psikanalistlerden yarı deli bilimadamlarına birçok karakterle tanışıp herbirinin öyküsüne kulak misafiri oluyoruz ve giderek belki de dava vekilinin yazgısının bu kent aracılığıyla bütün insanlığın yazgısına dönüştüğü bir sona doğru sürükleniyoruz.

        Ali Teoman’dan, zaman ötesi bir İstanbul’da cereyan eden, yeraltı dünyasının sırlarının anlatıldığı grotesk atmosferiyle çarpan, fantastik kişilerle şaşırtan, gerçeküstü olaylarla güldüren, ironiyle kara mizahın at oynattığı bir acaip masal; bir melun ve mendebur roman.

        GÜNÜN ÖNEMLİ MANŞETLERİ