Mustafa Sandal'ın 'Saygı 1' adlı konserinde sahne alan Nikbinler'in sahnede playback yaptıkları 'Eylülzede' üzerinden şarkılarının ve vokallerinin yapay zekâ tarafından üretildiği iddia edildi. Bunun üzerine grup üyeleri; sözlerin, bestelerin ve vokallerin başta Berika Karadağ olmak üzere gerçek sanatçılara ait olduğunu belirtti. Grubun solisti Berika Karadağ, iddiaları çürütme adına şarkıları çıplak sesle yeniden seslendirerek grubun canlı, kanlı bir Anadolu rock grubu olduğunu dile getirdi.
NikbinlerTeknoloji, sanatı tüketiyor mu yoksa kurtarıyor mu?
Nikbinler grubu üzerinden alevlenen yapay zekâ müzik tartışması; fotoğrafın icadıyla yön değiştiren resimden, sinemanın doğuşuyla dönüşen tiyatroya kadar uzanan o kadim soruyu yeniden gündeme taşıdı;" Teknoloji, sanatı tüketiyor mu, yoksa onu özgürleştirip kurtarıyor mu?"
Her teknolojik sıçramada, sanat dünyasında hep aynı feryat yankılanıyor; "Bu sefer gerçekten bitti, sanat öldü"...
1970'lerin Anadolu rock tınılarını modern rock unsurlarıyla birleştiren müzik gurubu Nikbinler'in, şarkılarını yapay zekâyla ürettikleri iddiasıyla başlayan tartışmayla birlikte sanatın varoluşsal kaygısının modern bir dışavurumu olarak o kadim tartışma yeniden alevlendi; "Teknoloji, sanatı tüketiyor mu yoksa onları özgürleştirip kurtarıyor mu?
"Teknoloji, sanatı tüketiyor mu yoksa onları özgürleştirip kurtarıyor mu? sorusunu analiz edecek olursak, zamanı geriye sararak örneklendirmede fayda var.
Fransız mucit Joseph Nicéphore Niépce, 1827'de fotoğraf makinesini icat ettiği döneme kadar ressamların üretimi; portre ve manzara resmi olmak üzere gördüklerini tuvale aktarma üzerine kuruluydu. Bir tablo için belki aylarca uğraşan ressamlar; "Resim sanatı bitti, artık her şeyi saniyeler içinde çeken bir kutu var" şeklinde isyan etti. Fotoğraf makinesinin, belki de aylarca uğraşılan resimlerdeki gerçekçiliği saniyeler içinde sunması üzerine ressamlarda; "Nasıl olsa gerçeği birebir yansıtan bir makine var. O halde ben gerçeğin bende bıraktığı hissi çizmeliyim" düşüncesini oluşturdu. Bu düşüncenin sonunda da ortaya çıkan empresyonizm, kübizm ve soyut sanat gibi akımlarla örneğin; Van Gogh; 'Yıldızlı Gece', Pablo Picasso; 'Dora Maar', Salvador Dali ise 'Belleğin Azmi', adlı eserlerini üretti.
Bir başka örneği de sinema üzerinden verebiliriz.
Fransız Auguste Lumière ile Louis Lumière kardeşler, 1895'te 'Cinématographe'yi icat edip film gösterimine başladığı zaman tiyatrocular, tepki göstererek sinemanın mesleklerini sona erdireceğini dile getirdi.
Oysa sinemanın ortaya çıkışı, tiyatrocuları yeni akımlara yönelmeye zorladı. Tiyatro, sinemanın yapamadığı 'Şimdi ve burada' olma durumunun sonucu olan oyuncuyla seyirci arasında paylaşılan enerjiye ve nefes birliğinin öneminin insanlar üzerindeki etkisini daha çok dile getirmeye başladı.
Bunun yanı sıra tiyatro, dışsal olayları gösterme yükünü sinemaya devrederek insanın iç dünyasına, varoluşsal sancılarına ve soyut düşünceye daha fazla yöneldi. Bu yönelmenin sonunda da dışavurumcu ve absürt tiyatro gibi akımlar güçlendi.
Teknolojinin sanatlara bulunduğu katkının yanı sıra, bazı geleneksel sanat dallarının kendini geleceğe taşımasına ket vurduğu durumlar da bulunuyor. Örneğin hat sanatı, oymacılık gibi el sanatları, teknolojinin etkisiyle kendini geleceğe taşımakta bir hayli zorlandı / zorlanıyor.
Sanat üretiminde teknolojinin kullanılmasının karşısında duracak olursak argümanımız şöyle olur; yaratım düşüncesi, emek ve fiziksel kusurlar gibi değerlerine bir saldırı niteliği taşıyor. Bir ressam, tablosunun üzerindeki fırça darbesinin derinliğini ayarlamayı yıllar boyunca verdiği emekle öğreniyor. Keza; bir ebru sanatçısının suyun oynaşma dengesini kurma üzerine, bir heykeltıraşın spatula darbesinin şiddetini ayarlamayı öğrenmesinin arkasında da yıllar boyunca verilen emek bulunuyor. Saniyeler içinde kusursuz bir 'Eser' üretmek, sanatın o demlenme ve çile çekme aşamasını yok etme riski taşıyor. Ayrıca geleneksel sanatta, üretim sürecinde hatanın, eserin doğası gereği olduğu kabul ediliyor. Sanatçıların ömürlerini adadığı çalışmalarının sıfır hatayla kopyalanması üzerine, adalet duygusuyla çerçevelenmiş isyan nidaları; "İnsana dair olan, insan ruhundan mahrum kalıyor" cümlesiyle yükseliyor.
Geleneksel sanatlarda teknolojinin kullanılmasından yana olacaksak ise argümanımız şöyle olur; bir esere asıl yön veren unsur, onu var eden zihindir. Bu zihnin arkasındaki aşk, ölüm, adalet ve yalnızlık gibi evrensel insani temalar değişmediği sürece, sanatçının kullandığı aracın ne olduğunun hiçbir önemi yoktur.
Kanımca; teknoloji, ne kadar kusursuzlaşırsa; "Bir doğruyu belirlemenin en iyi yolu önce onun karşıtını belirlemektir" felsefesiyle insanların gerçek dokunuşa ve yaşanmışlığa olan açlığı o kadar artacak. Yapay zekânın saniyeler içinde kusursuz bir dijital görsel üretebildiği bir dünyada örneğin; zaman zaman titreyen sesiyle şarkı söyleyen bir şarkıcı, yaşanmışlıkların sonunda ortaya çıkarılan bir şarkı, üzerinde boya kokusu olan bir tablo, eskisinden çok daha değerli hale gelecek.