Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Haberler Kültür-Sanat Edebiyat Beni Büyüten Kadınlar'ın yazarı Damla Çeliktaban'la keyifli bir sohbet

        Küçük yaşta kendine yakın tüm kadınlarını kaybeden Damla Çeliktaban, hayatı gençlik yıllarında okuduğu kitaplarla keşfetmiş. “Edebi annelerim” dediği kadınlarından hayatı, kadın olmayı, kelime işçiliğini, görünenin ötesinde bir dünya olduğunu öğrenmiş. Uzun yıllar ülkenin türlü yazılı mecralarında gazetecilik, köşe yazarlığı ve web yayıncılığı yapmış bir kadın, bir anne, bir yazar, hikaye anlatıcısı, çember kurucusu ve HTHayat.com’un yayın direktörü. Doğan Novus’tan çıkan “Beni Büyüten Kadınlar” kitabını kaleme alan yazar Damla Çeliktaban ile yaptığımız keyifli röportajımızı kaçırmayın...

        REKLAM

        Kendinizi bildiğinizden beri yazdığınızı söylüyorsunuz. Bu süreç nasıl başladı?

        Çok basitti. Yapacak hiçbir şey yoktu. Seksenli yıllarda İstanbul’da bir apartman dairesindeydik. Annem ve babam genelde meşguldüler. Ben de hayal gücü geniş bir çocuktum. Kağıt ve kalem o günden beri bana çok yakın dost oldular.

        Bazıları sözlü iletişimle, bazıları da yazarak kendini daha iyi ifade edebiliyor. Siz ikinci tarafa daha yakınsınız sanırım.

        Bu son zamanlarda değişti diyebilirim. Hayatım boyunca yazarak kendimi daha iyi ifade ettiğimi düşünüyordum ama son senelerde artık uzun uzun konuşuyorum, masallar anlatıyorum, sohbetler kuruyorum. Konuşmak da pek keyifliymiş.

        Makaleler, köşe yazıları derken anlatmak istediklerinizi kitaba döktünüz ve Beni Büyüten Kadınlar'ı yazdınız. Kitabın ortaya çıkış süreci nasıldı?

        Kendimi bildim bileli yazıyorum. Mesleğim de bu oldu çok şükür. 2004 senesinden beri Türk medyasının türlü mecrasında yazılar yazdım, haber yaptım, çeviri yaptım. En iyi bildiğim üretim şekli bu. Kitap yazacağımı da biliyordum; fakat ben bir şeyin peşine düşmeyi sevmem, kucağıma düşmesini beklerim. Bu yaz başında bir yayınevi gelip “Damla bize bir kitap yaz” deyince kabul ettim. Kitaptaki bazı yazılarım daha önce yayınlanmıştı, bazıları kitabın ana hattı belli olduğunda yazıldı, bazıları da hiçbir yerde yayımlanmamıştı. Bu şekilde oluştu.

        Kitabın özü nedir peki?

        Kitabın esas hikayesi büyümek üzerine.

        Anlattığınıza göre anneannenizi, teyzenizi ve annenizi arayla kaybetmişsiniz. İçinizde oluşan boşluğu bir kapı olarak görmüşsünüz. O kapıda neler vardı?

        Acının, kaybın, zorlukların, yenilgilerin başarısızlıkların insanın içsel gelişimine açılan bir kapı olduğunu söyleyen çok sevdiğim bir şiir var. Usta’larımdan biri olan Clarissa P. Estes'in “Aç Kapıyı” (Abre La Puerta) adlı şiiri... (spotify’da okudum) Benim kadınlarım hayata bu kadar erken veda etmeselerdi ben de kadınlık nedir diye aramaya çıkmayacaktım. Yoksa el bebek gül bebek, bir yanımda annem diğer yanımda teyzemle mis gibi büyüyecektim. O da güzel bir ihtimal tabii. Lakin olmadı. Acı ve kayıp insandaki sağaltım ihtiyacını ortaya çıkarıyor. Dünyadaki tüm şifacılar önce kendi yaralarını iyileştirmek için şifa yoluna girenlerdir.

        REKLAM

        Kaybettiklerinizin yerine kitapları, kitaplardaki güçlü kadınları koymuşsunuz. O güçlü insanlar, sizi büyüten kadınlar kimdi? Onlardan neler öğrendiniz?

        Her yaş dönemim için farklı bir edebi anneyi rol model olarak aldım. Onlar gibi olmak istedim. Onlardan birtakım özellikler alıp kendime katmak istedim. Benim ‘edebi anneler’im oldular.

        Tezer Özlü’den aşkı ve isyanı öğrendim. Sevgi Soysal’dan zulme boyun eğmemeyi, mizahla karşılamayı, Ursula K. Le Guin’den görünenin ötesinde bir dünya olduğunu, bütün kalıplarımızdan sıyrılarak o dünyada istediğimiz gibi dans edebileceğimizi, Clarissa P. Estes’ten insanın sadakatinin kime olduğunu her gün kendine sorması gerektiğini öğrendim.

        İnsan kime sadık olmalı peki?

        İçinde büyüdüğümüz kültür, topluluklar doğduğumuzdan itibaren bize birtakım doğrular empoze eder. “Böyle yaparsan severiz, böyle yapmazsan sevmeyiz” diye dünyayı kendinden ayrı görmeyerek doğmuş olan bir insan evladını olabilecek her yönden ayırır, törpüler, kalıplara sokar, kendilerine benzetmeye çalışırlar. Bizim yaşadığımız kültürde bu, kadınlara hunharca yapılıyor. Hep bir şekle, etikete, ideale, kendisine uygun görülen göre olmaları bekleniyor. Clarissa’nın anlattığı şekilde “kurtlarla koşmak” demek bunlardan sıyrılıp kalbini keşfetmek, özünü keşfetmek, biricik olmak, kendine annelik etmek, bunun olması için emek etmek demek. Her gün yeniden kendine sadık olmayı seçmek demek.

        REKLAM

        Kurtlarla Koşan Kadınlar kitabının sizdeki anlamının büyük olduğunu biliyorum. Öyle ki eserin yazarı Clarissa’yla buluşmuşsunuz? Süreçten bahseder misiniz? Nasıl bir duyguydu?

        Gidebileceğimi anladığımda çok sürprizliydi, harikaydı, mucize gibiydi. Sonra gitme vakti geldiğinde çok korkutucuydu. Çünkü rutinlerini bırakmak insan için her şeyden daha zor. Gittiğimde çok tatmin ediciydi. Dönerken dönmek istemeyeceğim kadar bana aitti.

        Kendinizi keşfetmek için zorlu fakat girilmesi gereken bir yola girmişsiniz. O yolda nelerle karşılaştınız? Kendinizi nasıl buldunuz?

        İnsan kendini bu ömür içinde bulabilir mi emin değilim. Ben de kendimi buldum diyemem, haşa. Arama yoluna girdim diyebilirim. Hayattaki yapılacak işler listesi sona erdiğinde. Okullar bittiğinde, tüm sınavlar geçildiğinde, aile kurup bir mesleğin içine yerleştiğinde bitiyor yapılacak işler listesi. “Ee şimdi ne yapacağım?” diye sağa sola baktığında herkesin yaptığını yaparsan emekliliğe kadar telaşla çalışıp kanser olup ölmen gerekiyor. Düzen böyle ilerliyor. Benim kadınlarım emekli bile olamadan öldüler. Yok dedim bu benim yolum değil. Ben sağlıklı ölmenin yolunu arıyorum. Ben şuurla yaşamanın ve ölmenin yolunu arıyorum. Bütün arayışım aslında beni ölümle dost etmek ve hayatı layıkıyla yaşamak üzerine.

        Kitapta geçen “Oğluma annelik yapabilmek için kendime annelik etmem gerekiyor” cümlesini açabilir misiniz?

        Biz büyürken çok mühim bilgilerden eksik kaldık. Sağlıklı beslenme diye bir şey yoktu, stres yönetimi yoktu, beden bilgisi, duygusal okuryazarlık yoktu. Kısaca bir insanın sağlam ve sağlıklı büyüyebilmesi için gerekli olan bilgiler bende yoktu. Toplumun bize öğretmediğini öğrenmem gerektiğini anne olunca anladım. O sırada dünya da değişmeye başlamıştı. Önce kendine bakman, kendini sevmek, kendine şefkat göstermek gibi şeyler konuşulmaya başlamıştı. Bunlar, bir çocuğa layıkıyla annelik edebilmek için hayati bilgilerdi. Buna kendine annelik etmek diyebiliriz kısaca.

        Size baktığımda çok sakin, kendisiyle barışık, huzurlu, sesini yükseltmeyecek bir kadın görüyorum. Nasıl bu evreye ulaştınız?

        Kendimi bildim bileli seslere karşı duyarlılığım olduğunu söyleyebilirim. Yüksek ses tahammül edebildiğim bir şey değil. Bir yandan da bu kadar arama, düşme, kalkma sonucunda kalbimde sağlayabildiğim bana ait henüz çok da büyük olmayan ferah bir alan var. Belki de onu görüyorsunuz.

        REKLAM

        Hayatta isteklerini başarmış, amaçlarına ulaşmış bir dolu mutsuz insan var. Neden sizce?

        Ruh eksikliği ve mekanik yaşam. Yine oku topluma atacağım ama yap, üret, satın al, durmadan çalış, çalışmak için vaktini sat, aldığın parayla hiç ihtiyacın olmayan sonsuz şeyler satın al mantığı… Endüstri toplumunun gelişmekte olan ülke insanlarına öngördüğü hayat bu şekilde. Ve biz bunu yutuyoruz. Lakin bu doygun bir hayat getirmiyor. Tabii ki bu söylediğim açlık sınırının üzerinde yaşayalar için geçerli. Hayatta kalmak için çalışan çabalayan insanın zaten bunları düşünecek hali yok. Bu da başka bir kötülük. Süreçler çok mekanikleştiği ve insanilikten uzaklaştığı, maddenin arkasında olan mana silikleştiği için mutsuzluk var. Hayat, endüstriyel ritim ve beklentilerle birlikte gittikçe mekanikleşti.

        İstanbul’a şöyle bir bakın. Ne yok? Hiç boşluk yok. Şöyle oturup oh deyip rahat edeceğin bir ağaç yok, temiz su yok, toprak yok. Dış doğa istismar edilip, betonlaştırılıp, işgal edildikçe insanlar iç doğalarından da uzaklaştılar. Ekran başında ezbere hayatlar yaşamaya başladılar. Doğum ve ölüm tamamen medikalleştti. Kadınlar doğuramıyor. Güçlerini doktorlara devretmiş. İnsanlar evlerinde huzurla ölemiyor. Ruhun geçiş kapısı olarak algılanması gereken tüm doğal olgular artık hastanelere ait.

        REKLAM

        Hayatın içindeki bu ruhsuzluk insanları acıtıyor, tatmin olmuyorlar. Doğadan uzak olmaktan, yaşamın döngülerinden ve maddenin ötesindeki alemden uzak olmaktan kaynaklanan boşluğu kimse alışverişle, kimisi alkolle, kimi işkoliklikle doldurmaya çalışıyor. Zararlı ikameler mutsuz bir toplum, gri bir şehir aşırı depresyon ve ruh sağlığı bozuk insanlar yaratıyor.

        Döngülerle daha uyumlu olmaya başladığınızdan beri daha huzurlu olduğunuzu söylemişsiniz. Nedir o döngüler?

        Gezegenin, kainatın, bedenin döngüleri var. Fırıl fırıl dönen bir yapının içinde yaşıyoruz. Galaksiler, gezegenler, dünyamız durmadan dönüyor. Gece oluyor, gündüz oluyor. Mevsimler değişiyor. Çocukken büyüyoruz, yaşlanıp ölüyoruz. Öldükten sonra toprağa karışıyoruz. Toprak bizden besin yapıyor. Döngüler sorgulanamaz hakikatler. Hangi ülkede olduğunuz, hangi inanca bağlı olduğunuza fark etmiyor. Biz bu düzenin parçası olduğumuz için döngülerle beraber daha rahat yaşayabiliyoruz.

        Zaten asgari müşterekte biz bu döngülere göre yaşıyoruz fakat şehir hayatı ve endüstriyel takvim bizi bunlardan yine koparıyor. Yani plazaların içinde her daim 25 derece hava. Gündüz mü gece mi fark etmeden her daim o beyaz ışıklar yanıyor. Şehrin içinde göğe bakamıyoruz. Kadınlara regl olduklarında dinlenme vakti vermek üzerine yeni yeni konuşuluyor. Reklamlarda regl döneminde tenis oynamaya çıkan kadınlar yer alırdı. Tenis oynamak nedir? Ayda iki gün kendi yatmana izin veremiyorsan bu beden sana ne versin?

        REKLAM

        Yaşam ve ölüm döngüsüyle ilgili de kitapta hazmetmesi zor cümleler kurmuşsunuz...

        Ölüm farkındalığı, iyi bir hayat yaşayabilmenin anahtarı desem. Her an ölebileceğini düşünen insana çılgın borçlar yaptıramazsınız, ona ihtiyacı olmayan binlerce malı satamazsınız. Bizim aldığımız her kararda bu acaba benim kararım mı yoksa kapitalizm beni buna ittiriyor mu diye bakmamız lazım. Ölümün tu kaka oluşu da endüstri toplumundan geliyor; çünkü sistemin işine gelen “hep daha fazlasını isteyen insan”.

        Lakin ölüm var. Sevdiklerinin kıymetini bil her gün. Çünkü onlar da ölümlü. Bugün var, yarın var mı bilmiyorsun. Yani bu güzelim gezegende ölmemiş bir insan var mı?

        Ölüm ve yas üzerine çalışan zamane düşünürleri buna “yasa çıraklık etmek” derler. “Birini sevmeye başladığın zaman, bilmen lazım ki o ölümlüdür. Sevmek içinde yası barındırır.” Sevmediğin hiçbir şeyin yasını tutamazsın demek ki sevdin. Yaşam var ki ölüm var. Tabii ki sağlıklı bir hayat yaşa. Salma hayatı. Tam tersine layıkıyla, zevkle yaşa. Bir gün bu formda, bu bedende, bu zamanda böyle bir hayat olmayacak. Sonrasında neler olacak bilmiyoruz. Bunun üzerine düşmek değil işimiz ama bu form, bu beden, bu insan evladı, bu haliyle bir daha olmayacak. Zaman varken tadını çıkar.

        REKLAM

        Bir de kitapta tam insan olma kavramından bahsediyorsunuz. Tam insan nasıl olunabilir? Ya da olunabilir mi?

        Olmuşları biliyoruz, tarihte var. Mevlana Celalettin Rumi’ye bakmak lazım. Ya da Hazreti Muhammed’e, Buda’ya. Tam insanlık mertebesine ulaşmış örnekler var. Biz ancak bu yolda gayret edebiliriz.

        Mevlana bir şiirinde der ki: “İnsan kısmı bir misafirhane. Her sabah yeni birisi gelir. Bir sevinç, bir bunalım, bir zalimlik, aniden farkına varmak bir şeyin… Hepsi beklenmedik misafir. Hepsini karşılayıp eyle! Evini vahşetle süpürüp, bütün mobilyalarını boşaltan bir kederler kalabalığı bile gelse. Her geleni alnının akıyla misafir et. Olur ki yeni bir zevk getirmek için boşalttılar evini. Karanlık düşünce, utanç ve garez, hepsini gülerek karşıla kapıda. Ve buyur et içeri. Minnettar ol her gelene. Kim gelirse gelsin. Çünkü bunların her birisi Öte taraftan bir kılavuz olarak gönderildi.”

        Yani bu şiirdeki gibi, ne geliyorsa onu layıkıyla ağırlayabilmek demek tam insan olmak.

        REKLAM

        Bir de kitapta ‘Usta’nızdan bahsediyorsunuz. Size söylediği unutulmaz, yanı başınızda tuttuğunuz cümle neydi?

        Ustam bana dedi ki “Kendine nazik ol.” Bunu her gün yeniden hatırlamam gerekiyor. Bu insanlara da nazik olmayı getiriyor. Çünkü kimin nasıl bir süreçten geçtiğini bilemezsin. İnsan hiçbir zaman dıştan göründüğü kadar değil. Herkes bu ana gelene kadar ne yollardan, ne deneyimlerden geçti. Biz ancak onun halini anlayabiliriz, nazik olabiliriz, işini kolaylaştırabiliriz. Bunu yapabilmek için elbette önce kendimize nazik olmak gerek.

        Bu kitabı en çok kimlerin okumasını istersiniz?

        Bu kitabı derin sohbetleri özleyen, hayattan görünenin, reklamlarda, filmlerde empoze edilenden ötesinin olduğunu hisseden kişilerin okumasını büyük bir sevgiyle tavsiye ederim. Bir de “Acaba kendilik yolunda giderken neler okusak?” diye soranların okumasını tavsiye ederim. Çünkü içinde onlarca kaynak var. Son olarak da ölümle barışmadığı için yaşamı ıskalayanların okumasını tavsiye ederim.

        REKLAM

        Bir şeyler yapmak isteyen fakat harekete geçemeyen, kendilerini sıkışmış hisseden kadınlara mesajınız nedir?

        Günde beş dakikayı kendilerine ayırsınlar. Onları memnun eden her ne ise onu arayıp bulsunlar. Kimi için dans etmek olabilir. Kimi için sessizlikte oturmak olabilir. Kimi için çiçek bakmak olabilir. Maddi kaynakla satın alınacak hiçbir şeyle ilgisi olmayan ama onların içinde hayat kıvılcımı yakacak olan her neyse bunların peşine düşsünler. Başkaları için olmayan, sadece kendilerine ayırdıkları 5 dakika. Her gün. Ve bu süre içinde kendilerine sorsunlar: “Kalbim nasılsın, neye ihtiyacın var?”

        Bundan sonraki projeleriniz neler? Bir kitap daha yazmak ister misiniz?

        Nefesim olduğu sürece yazacağıma eminim. Bir yandan da konuşmaya da devam edeceğim. İnzivalar yapmaya, masal anlatmaya, hayatın bin bir halini görmek için dünyayı gezmeye, bana varoluşun gizemlerini öğretecek Usta’ların peşinde gitmeye, bir yandan kendimi ararken bir yandan kendini bulmak hevesinde olan kadınlara eşlik etmeye devam edeceğim. Hayvanları ve çocukları ve doğanın her bir unsurunu sevmeye devam edeceğim inşallah. Okumaya, yazmaya, anlatmaya, şarkı söylemeye… İnşallah!

        GÜNÜN ÖNEMLİ MANŞETLERİ