Kaliteli, sağlam, Japon
Fatih Altaylı yazdı...
Fatih ALTAYLI
Değerli okurlar, bu sayfada haftada bir yazdıklarımı okuyor musunuz, okumuyor musunuz bilmiyorum. Ama okuyanlardan bazıları çok doğru bir suçlama yöneltiyorlar: “Otomobilleri yazarken sübjektif davranıyorsun.”
Bu suçlamaya tamamen katılıyorum. Çok doğru söylüyorlar. Sübjektif yazıyorum çünkü yazdığım şey otomobil.
Son derece sübjektif bir varlık.
Mesela şimdi desem ki “Siena Miller, Angelina Jolie’den daha çekicidir”; katılan olur, katılmayan olur. Kim bilir?
Bu yazdıklarımdan sonra bazılarınız “Seksist davranıyorsun. Tam da erkek bakış açısı” diyecektir. O da doğru. Ama bir erkek olarak hangi bakış açısıyla bakmamı bekliyorsunuz ki!
Neyse kendimi daha fazla bozmadan konuya gireyim. Bugün sizlere yazacağım otomobil bir Subaru. Subaru’nun en yenisi. Adı bir hayli garip olan modeli: Levorg...
Peşin peşin söyleyeyim. Subaru’yu çok severim, daha doğrusu çok takdir ederim.
Bir kalite abidesidir. Genelde doktorların, diş hekimlerinin ve mimarların tercihidir.
İkinci eli pek yoktur çünkü alanlar kolay kolay satmazlar.
Benim Subaru ile tanışmam 1980’lerin başına dayanır.
Mahallede daha önce hiç görmediğim bir otomobil peydah olmuştu. Köşeli hatlı, garip bir otomobildi. Arkasında Subaru AWD yazıyordu.
Bir gün apartman görevlisine “Kimin bu?” diye sordum.
“Erol Bey’in. Belma Hanım kullanıyor” dedi.
Hayatımda gördüğüm ilk Subaru rahmetli Erol Simavi’nin, Allah uzun ömürler versin Belma Simavi’ye aldığı Subaru’ydu. Aslına bakarsanız benim 1980’lerde tanıştığım bu otomobilin geçmişi öyle çok da eskiye gitmiyor.
Subaru’nun yollara ilk çıktığı yıl 1954. Japonya’nın endüstri devi Fuji’nin bir yan ürünü.
Subaru da aynen BMW gibi, SAAB gibi uçak üretmek için kurulmuş bir firmanın sonradan otomobile merak sarmışı.
Ama çok önemli bir özelliği var. Bugün pek çok markanın uyguladığı sürekli 4 tekerlekten çekişli yani “All Wheel Drive” otomobilleri ilk olarak üreten firma.
Bu işi o kadar iyi yapıyor ki Mercedes bile 4 tekerlekten çekiş teknolojisini otomobillerinde kullanmaya karar verdiğinde bu teknolojiyi gidip Subaru’dan satın alıyor. Subaru’nun geniş kitleler tarafından sevilip sayılmasını sağlayan ise rallilerde elde ettiği başarılar oluyor.
Subaru Impreza WRC bir anda gençlerin en büyük hayali haline geliyor.
Forester, gerçek bir kült. Legacy ise çok tutucu ama mükemmel bir otomobil.
İşte bu markanın yeni ürünü Levorg adını taşıyor.
İsmin pek bir anlamı yok.
Aslına bakarsanız kasanın altında yatan bir WRX şasisi. Yani çok başarılı bir altyapının üzerine oturtulmuş Levorg. Bu nedenle Levorg da çok başarılı.
Benim denediğim model Türkiye’yi ithal edilen 1.6 litre motorlu, turbo şarjlı 168 beygir ve 250 nm tork üreteni. Ancak 2 litre turbo motorlu ve 290 beygir gücünde olanı da var ama Türkiye’ye şimdilik getirilmemiş. Benim kullandığım modelin 0’dan 100’e ulaşması bin 550 kiloluk ağırlığına rağmen 8.9 saniye sürüyor. 2 litrelik model ise bunu 6 saniyede yapıyor.
İNGİLİZ VE İTALYAN İŞİ İÇ TASARIMA SAHİP
Her şeyden önce şunu söyleyeyim Levorg’un renk seçenekleri arasında en kötüsü kırmızı.
Mavi olanı çok daha şık ve güzel duruyor. Yine de otomobilin dışardan görünüşü çok güzel. Sportif bir steyşın havası var.
Önde gereksiz bir iki krom görünümlü detay benim hoşuma gitmedi ama yine de çok şık.
Yandan görünüş kusursuz. Yan aynaların krom rengi kaplamaları çok iyi fikir. Sadece stoplar biraz eski tarz. Hani biraz ledli, biraz daha ince bir şey olabilirmiş. Ben çizsem böyle çizmezdim.
Subaru’nun içi ise bence kusursuz. Koltuklar muazzam. Seri üretim bir otomobilde bu kadar kaliteli bir deri işçiliği her zaman bulunabilecek bir şey değil. Sanki elde dikilmiş gibi. İngiliz ve İtalyanların çok pahalı otomobillerini içi ancak bu kadar kaliteli bir deri işçiliğine sahip olabiliyor. Direksiyon simidi de sanki Subaru’dan sökülüp Lamborghini’ye takılsa olur gibi duruyor. Ön konsolda ise bir ekran bolluğu var. Reji odası gibi...
Ancak çok akıllıca. Yol bilgisayarının bilgilerini ve havalandırma sistemini tam göz hizasındaki orta ekranda, ses kontrollerini ise klasik orta konsoldaki yerinde görebiliyorsunuz.
Ses sistemi şahane sayılmaz. Ama idare eder. Sürücü koltuğu elektrikli, ön koltukların ikisinde de ısıtma mevcut. Otomobilin içi kaliteli Almanlardan daha kaliteli. Sürüş ise kusursuza yakın.
YÜKSEK TORKUN FAYDASINI YOKUŞLARDA HİSSETTİRİR
Boxer motorun sesi iç mekanda neredeyse duyulmuyor bile. Süratlenme bir binek otomobilden beklenenin üzerinde. Son sürat ise 210 kms olarak gösterilmesine rağmen otomobil 220 kms sürate ulaşabiliyor. Yokuşlarda yüksek torkun etkisiyle bir güç kaybı veya bir baygınlık yaşanmıyor motorda. Viraj kabiliyeti benzersiz. BMW XDrive’lardan daha iyi çekiş sistemine sahip olduğu aşikar. Hangi binek otomobili ile karşılaştırılabilir diye sorarsanız hiç biriyle. Benzersiz. Belki Porsche 911’in 4 çekerleriyle. Kusur yok mu peki! Bana göre tek kusuru var. Kapılar açıp kapanırken çıkan ses fazla tıngırtılı. Teneke gibi. İnsan bu kaliteden biraz daha tok bir ses bekliyor. Ama şu kadarını söyleyeyim. 115 bin liralık etiketle böyle bir otomobil bulabiliyor olmak mucize.
SAATİ BİLEĞİMİZE TAKMAYI ONA BORÇLUYUZ
Geçen gün bir arkadaşımın kolunda Cartier’nin Santos Dumont’unu görünce “Biliyor musun, saatleri bileğimize takmayı bu adama borçluyuz” dedim. Bir halt anlamadı. Suratıma aval aval baktı. Ben de anlatmak zorunda kaldım. Santos Dumont adını duydunuz mu bilmiyorum.
Brezilyalı bir kahve kralının oğludur. Ailesi ile birlikte gittiği Paris’e âşık olup kalmıştır. Aslında bir mucit, bir mühendis, bir kimyager, gerçek bir bilim adamıdır.
Paris’te ilk defa bir balon görmüş ve bir daha da havacılıktan kopamamıştır.
2 bin frank karşılığında balonla bir tur atabileceğini öğrenince önce heveslenmiş, sonra “Beğenmezsem çok para. Beğenirsem bir daha bir daha tur atmak isterim; o da çok para” demiş ve bunun yerine kendi balonlarını yapmaya karar vermiştir. Yönetilebilir ilk balonu yapmış ve zeplinlerin atasını icat etmiş, pek çok rekor kırmıştır. İlk seri üretim uçağı yapan da Santos Dumont’tur. Kol saatini de Santos Dumont’un havacılık ve rekor sevdasına borçluyuz.
Dumont havada rekor kıran turlar atarken zaman ölçümlerini yapabilmek için bir saate ihtiyaç duyuyordu. Ancak o dönemde kol saati daha çok kadınlar için üretilen mücevher özellikli saatlerdi. Erkekler ise cep saati kullanıyordu. Santos Dumont havada kolaylıkla bakabileceği, kolunda duran bir saat yapması için kuyumcu dostu Louis Cartier’ye gitti. Cartier de ilk “pilot” saati sayılabilecek saati Santos Dumont için özel olarak üretti. Bugün hâlâ Cartier’nin Santos ve Santos Dumont serileri bu öncü havacının adına hürmeten üretiliyor.