Hermès'e porselen koleksiyonu yapan Türk
Lüks Fransız markası Hermès, Türkiye'yi yansıtacak bir porselen serisinin tasarımı için ressam Şahin Paksoy'u seçti
Lüks Fransız markası Hermès'ten bir ekip geçtiğimiz yıl bir Türk tasarımcı bulma arzusuyla Türkiye'ye gelir. Tesadüfen yolları ressam Şahin Paksoy'un atölyesine düşer; oradaki camaltlarını, hatları, halı-kilim, kumaş koleksiyonuna ait parçaları, sanatçının eserlerini görünce vurulurlar... Ve teklif gelir: "Bizim için bir porselen eşya serisi tasarlayabilir misin?"
Her şey bir arkadaşımla sohbet ederken başladı... Arkadaşım Zeynep, ABD'deki evi için resim aldığı Şahin Paksoy'dan bahsederken bir ayrıntı cımbızladım: "Hermès'e de tasarım yapacakmış." Türkiye'den biri, özellikle deri tasarımlarıyla bilinen lüks Fransız markası Hermès için tasarım yapacaktı da biz bilmiyor muyduk? Bu sorunun yanıtı "Evet"ti!
Bunun üzerine araya Zeynep'i koyup ressam, seramik sanatçısı ve koleksiyoner Şahin Paksoy'un Nişantaşı'ndaki atölyesine gidip gelerek röportaj için randevu almayı başardım. Paksoy'un onlarca ilginç objeyle dolu atölyesinde sanatçıyla Hermès projesinin yanı sıra resim, müzayede şirketleri, bugünkü sanat piyasası, koleksiyonerlik ve müzecilik konularında söyleştik...
Hermès adına teklif size nasıl geldi, sizi nasıl buldular?
Geçen sene oldu her şey. Hermès, 2010 yılı için bir Türk koleksiyonu hazırlamak istiyormuş. Kumaşları, eser ve desenleri incelemek için buraya bir ekip gelmiş. Başlarında da Tunus kökenli bir Fransız olan Leyla Hanım (Leila Menchari) var. 80'li yaşlarında, çok zevkli, zeki, gözü çok keskin bir kadın (Leila Menchari, Paris'te Faubourg Saint-Honorè caddesi üzerindeki Hermès mağazasının çinili vitrin tasarımını da yapan kişi). Epey gezmişler, sonra Mustafa Taviloğlu'nun eşi Lüset onlara "Şahin Paksoy'a da bir gidin" demiş. Geldiler. Onlara kumaş, halı ve kilim koleksiyonumdan bir şeyler gösterdim. Özellikle halı koleksiyonumla, sandıklardan çıkardığım kumaşlarla çok ilgilendiler. Sohbet ederken, bu atölye de onları çok etkiledi. Resimlerimi, devekuşu üzerine yaptığım desenleri de çok sevdiklerini söylediler.
Hemen orada mı teklif geldi?
Hayır, sonra telefon ettiler, Beşiktaş'ta Four Seasons Otel'de buluştuk. "Dünya çapında beğendiğimiz, derin kültürü olan ülkelerden; o toprakların kültüründen beslenen, birikimi olan sanatçılar seçiyoruz ve onlardan porselen üzerine çalışmalar istiyoruz. Avrupa'da görebileceğimiz tatta şeyler aramıyoruz, bölgenin dokusuna ihtiyacımız var" dediler. Bunun son derece profesyonel bir iş olduğunu vurgulayarak "Satıştan pay veriyoruz" diye eklediler. Benimle çalışmak istediklerini söylediler ısrarla.
Siz de kabul ettiniz...
Evet ama "Acele etmeyin, bir şeyleri oturttuktan sonra size göndereceğim" dedim. Bu arada "Ne olur o romantik desenleriniz de bir yerlerinde olsun" diye özellikle rica ettiler.
YILBAŞINDA TESLİM EDECEĞİM
Size "Şu zamana kadar..." dediler mi?
Hayır. Bayağı süre geçti, biraz geç kaldım. "Çizim, fotoğraf, ne olursa verin, biz yine de üretiriz" dediler. Ahşap kalıplarla vermek istiyorum. Hiç baskı yapmıyorlar. Ara sıra Mustafa Taviloğlu'nu arayıp soruyorlarmış, o ayrı. İyice oturtup öyle göndermek istiyorum her şeyi. Geçici değil, çok kalıcı formlar arıyorum. Mesela tekke kültüründen yola çıkmak istiyorum; Mevlevi sikkelerinden, kutsal emanetlerden... Peygamber efendimizin kutsal emanetlerinden, takunya formundan yararlanmak istiyorum. Bazı Osmanlı eserlerinin formlarının da bunlardan etkilendiğini düşünüyorum.
Hiç yaptığınız bir şey var mı?
Mesela başucu sürahisi var. Sarık, eteğe dönüşüyor. Konuyu çarkıfelekten semazenden alıyorsun; sonra da bunu gittikçe yerleşik bir forma dönüştürmek istiyorum. Bu başucu sürahisiyle başlar; bardak, şekerlik gibi formlar da çıkabilir. Buhurdanlar da olabilir. Ben kepçeden kül tablası, halı tarağından kitap ağırlığı yapıyorum bazen. Çizimleri bitirdim, yılbaşında teslim edeceğim.
YUNANLARA KIZDIM TÜRK KAHVESİ MÜZESİ AÇACAĞIM
Türk kahvesiyle ilgili objeler topladığınızı duydum. Neler topluyorsunuz?
"Greek coffee" meselesine kızarak başladım bu işe. Yunanlar Türk kahvesini sahiplenmeye çalışıyorlar. Ben de iki senedir Türk kahvesi koleksiyonu yapıyorum. Cezveler, dibek, değirmen, bardak, zarflar, tepsi, soğurdan ve ocak demirleri gibi Türk kahvesiyle ilgi objeleri topluyorum. Yüzlerce eser var ama seçiciyim. Kahve soğurdanları birer heykel gibi. Ocak demirlerinin her biri hayvan formlarında. Öyle zengin ki Türk kahve kültürü... Bir müze açmak istiyorum.
Üzerine sıcak su dökülüp yapılan Türk kahvesi de çıkmış şimdi...
Olur mu öyle! Biz zaten kahvenin 10'uncu, 11'inci eleğini; en ucuzunu içiyoruz. Oysa yeşil tohumdan fincana gelene kadar geçen süre 10 dakikadan fazla olmamalı. Yeşil çekirdek kavrulur, ahşap kaplarda soğutulur, değirmen ya da dibekte çekilir, kül ya da mangalda pişirilir; öyle lezzetli olur.
Gönül Paksoy ile arkelolojik eser koleksiyonunuz var değil mi?
Benim onlarca koleksiyonum var. Ablam Gönül ile birlikte de 6 bin eserlik pişmiş toprak eserimiz var. Sayemizde en az 3 bin eser yurtdışına kaçılmaktan kurtuldu. Rusya'da, Türkmenistan'da çalıştım ve oradan kazandığım tüm parayı koleksiyonculuğa yatırdım, 40 yılımı verdim. Bir gün çok takdir edilirim sandım. "Anadolu'da Pişen Toprak" isimli bir müze açmak istiyorduk. Oysa bu ülkede koleksiyonerseniz, potansiyel suçlusunuz. Başım çok derde girdi. Ne zaman bir dergide fotoğrafım çıksa Mali Şube'ye düştüm. Halı ve kilime epey kafa yordum; dokumaları, geldikleri yeri araştırdım. Ama mahkeme mahkeme gezdim. Eser kapılarının önünde dursa fark etmezler, sen bulursan kıymetli olur. Keşke koleksiyona yatırdığım parayı hata, seramiğe yatırsaydım.
Peki ne yapacaksınız?
Artık her şeyi Gönül'e devrediyorum. Türkiye'de koleksiyoner değil kaçakçı olacaksın! Kötü olan şu ki, yeni yasaya göre, mahkemeye düşmüş birinin koleksiyonu, mahkemede suçlu bulunsun ya da bulunmasın, iptal ediliyor.
Sizinki iptal edildi mi?
Hayır ama o yönde bir yazı geldi.
Size çok eser geliyor mu?
İnsanlar müzelerden korkar olmuş; devlet dairesinden korkan, koleksiyonere götürüyor bulduğunu. Bana telefon edenlere artık uzun uzun anlatıyorum; "Belki birkaç gün bekletiyorlar ama mutlaka paranızı veriyorlar" diyorum.
Şahin Paksoy'un koleksiyonları
* Şifa tasları
* Tılsım
* Mühür
* Türk kahvesi objeleri
* Hat sanatı
* Camaltı
* Halı, kilim, seccade
* Arkelolojik eser
* Halk resmi
* Tekke objeleri, teber koleksiyonu
* Delaülü hayrat kitapları koleksiyonu
‘Burhan Uygur defteri çalınınca Gülseli şiirlerini ben resimledim'
"Gülseli İnal'ın bir şiir kitabı var: Dans Natura. Annesi, iki kız kardeşi, zaman zaman da teyzesiyle ilişkilerini yansıtan bir şiir kitabı. Burhan Uygur bu şiirler için birer resim yapmış. Gülseli'nin evindeki bir partide, resimlerin olduğu defter çalınmış. Gülseli zabıt tutturmamış. Resimler şimdi bir koleksiyonerde. Günseli istediğinde koleksiyoner bunları ona vermemiş, belki de haklı nedenlerle. Günseli bana bunları gözü yaşlı anlattı. Ben de hem Burhan, hem de Gülseli için şiirlerine resimler yaptım; gelip almasını bekliyorum."
'Burhan Doğançay piyasa oluşturmak için tüccar gibi çalışıyor'
Resim piyasasındaki hareketlenmeye ne diyorsunuz?
Sayıları 70 kişiyi geçmeyen sanat ayarcıları var. Müzayede organizatörleri, sanat tacirleri, manipülasyon cambazları, bazı yatırımcı koleksiyonerler, borsa oluşturma çabasındaki eleştirmenler, anlamadığını beğenerek çağdaş ve modern sınıfına sızmak isteyenler...
Bizim bildiğimiz belli başlı müzayede şirketleri var; karışıklık olmasın, hangilerini kastediyorsunuz?
Hepsini. Çünkü bu herkesin menfaatine...
Hiç mi iyi bir şey yapmıyor bu insanlar?
Muhakkak iyi şeyler de var. O manipülasyonlardan sonra sanatçılar resimlerini daha pahalıya satmaya başladı. Bir adamın pahalıya resim alması benim hoşuma gider; sanatçı da kazansın. Onlar gerçek satış olmasa da piyasayı etkiledi.
Geçtiğimiz günlerde Burhan Doğançay bir röportajında; hediye ettiği resimlerini müzayedelerde gördüğünü söylüyor, hâlâ Guggenheim Müzesi'ni bilmeyen, sanattan çok da anlamayan bir burjuvazimiz olduğunu ima ediyordu...
Kendi anlıyor muymuş sanattan? Şunu konuşan adam, 12 sene birebir Rotella taklidi yapmış, hiç resim satamamış. Hatta Galeri Baraz'a 80 resim gönderip "Bunları burjuvaya, medya mensuplarına hediye et" diye vermiş. Kendine piyasa oluşturmak için tüccar gibi çalışan bir adamın birilerine dil uzatması ilginç. Hem o, o resimleri kendine pazar oluşturmak için hediye etti. Hediye edilen adam da ne yapsın; bir gün her şey satılacak. Daha çok sevenin eline geçsin resim. Onlar da piyasa oluşsun, pazar oluşsun diye hediye etmedi mi?
Öyle olup olmadığını bilemeyiz ki; sevdiklerine hediye etmiş olabilir...
Bu adam bir avukat. Ya da başka bir şey söyleyeyim; zaten şu anda suyun başında olan, resimleri en çok satılanlar hep başka mesleklerden. Ömer Uluç makine mühendisiydi. Yüksel Arslan'ın mesleğini hatırlamıyorum, o da sanat eğitimi almamış. Erol Akyavaş mimar, Mümin Orhon mali müşavirdi galiba. Resimleri en pahalı satılanları sayıyorum tabii. Resim eğitimi alanlardan daha çok satılıyor onların eserleri.
SANATÇIYI BAŞTAN ÇIKARANLAR VAR
Resim eğitim almak şart mı ki?
Resim eğitimi almak, sanat tarihine kalacaksanız şart. Günü kotarmak, popüler olmak için şart değil. Bakkal da olsanız yaparsınız, bir yardımcı tutsanız da yaptırırsınız. Yeter ki bir gariplik yapın. Hayatında el çizmemiş, ayak çizmemiş, bir vazoyu koysan çizemez; karışık kuruşuk bir şey çizince sanatçı sınıfına giriyor. Artık insanlar çağdaş olmak, modern olmak uğruna bu garipliklere pirim veriyorlar. Bir de hava atmak, "Bende şu var, bu var" demek için... Bana göre gerçek koleksiyoner, müzayedelere gidip bayrak kaldırmaz. Çok ulaşamayacağın, hayatta olmayan, resmi nadir bulunan bir sanatçının eserini almak için tabii müzayedelere gideceksin. Ama kendisi yaşayan birinin eseri için müzayedelere gidip bayrak kaldırmanın ne âlemi var? Sadece hava atmak değil mi bu? Sanatçının atölyesine gitseler, onunla sohbet etseler, alt yapısını bilseler, dibinde ne var bu işin öğrenmek isteseler daha iyi değil mi?
Ama galeriyle anlaşması olan bir ressamın atölyesinden resim almak etik olur mu?
Oradan resim almanız gerekmez. Orada ayırtırsınız, sergisinde alırsınız. Sanatçılarla sohbet etmek lazım. Bunu Mustafa Taviloğlu yapıyor mesela; bu da onun iyi bir koleksiyoner olmasını sağlıyor.
Her ressamın atölyesine öylece gidilebilir mi ki?
Tabii, ressamlar konuşmayı sever, randevu alır gidersiniz. Atölyeme gelen giden çok olur. Tabii hepsi öyle mi bilmiyorum.
Dürüst olan kimse yok mu, ya da kim var sizce?
Ressamların çoğu dürüsttür zaten. Ama sanatçıyı baştan çıkaranlar var. Her sanatçı müzayede şirketlerinin yemi olmaz. Kendini kullandıran var, kullandırmayan var. O sanatçıyı ortaya çıkaranlar galeriler değil mi aslen? Burhan Doğançay'ın resmi satıldı; ne gariptir ki kendi şirketlerinden başka bir şirketlerine. Bazı şeyler ayıp, söylemek bile istemiyorum.
KONFEKSİYON RESİMLER
Modern resim yapanlardan beğendiğiniz yok mu?
Ben kendi resmini yapan herkesi beğenirim. Komet'i çok severim. Kendi toprağından, kendi geleneğinden beslenir. Çorumludur; Çorum, Hitit şehridir. Komet'in resimlerinde o dünyayı görüyorum. Mehmet Güleryüz kendi resmini yapar. Burhan Uygur'u, Alaaddin Aksoy'u çok beğenirim.
Ressamların asistanla çalışmalarına ne diyorsunuz?
Siz bir müzayede şirketiyle manipülasyona karar verdiyseniz, bu manipülasyon da tuttuysa, artık çok üretmeniz lazım. Fabrika kurmak, işçi almak zorundasınız. Öyle ressamlar var ki artık sadece gelip imza atıyorlar. Son dönemde Ömer Abi'nin (Uluç) asistanları da böyle yapıyordu mesela. Ben asistan değiştirdiğini hemen anlıyordum. Bu arada son asistanı kimse, son resimleri çok zevkli oldu.
Bunu yazıp yazmamakta tereddüt ettim... Vefat ettiği için...
Diğerlerinin isimlerini vermeyeceğim çünkü Ömer Abi'nin yüzüne de bunu söyleyebilirdim, dostluğum vardı onunla. Gır gır geçebilirdik. Ama tabii bazı resimlere asistan olmaz. Mehmet Güleryüz'ün, Komet'in resmini asistan yapamaz. Günümüz resmi bazı tesadüfi tatları kaldırıyor. Bazı konfeksiyon resimlerde, asistan rahatlıkla bir şey katar, bir keyif de verir. Çünkü konfeksiyon resimde bir yerde tıkanılıyor, hep aynı şey yapılmaya başlanıyor. Devreye asistan girdiği zaman başka bir gözle girmiş oluyor. Asistanın yenilikleri sanatçının gelişimi gibi görünüyor.
1. ‘Peleksiglas'a camaltı yapıyor
Camaltı koleksiyonu da olan Şahin Paksoy, elindeki pek çok eserin kolayca kırılması üzerine ‘pleksiglas' üzerine camaltı çalışmaya başlamış. "Tek renk gibi yapmak istiyorum. Sarıyı, moru, indigo mavisini çok seviyorum, bu renklerle camaltı yapabilirim" diyor.
2. 100 kadar güvercini var
Paksoy, çocukluğundan beri güvercinlere meraklı. Nişantaşı'nda çatı katında,100'e yakın güvercini var. "Güvencin.com'dan da bakabilirsiniz. Adana güvercini ayrı bir ırktır. Üçer üçer uçarlar. Zaman zaman Adana'ya seyretmeye gideriz, notumuzu veririz" diyor.
3. Gönül, Şahin, Doğan Paksoy ve...
Adana Ceyhanlı Paksoy ailesinden ağırlıklı olarak üç ismi biliyoruz. Ama Gönül, Şahin ve Doğan Paksoy'un üç kardeşleri daha var. Üç kız, üç erkekler. En büyük Gönül, en küçük Doğan Paksoy. Üçü İstanbul'da, diğer kardeşler Adana'da.
4. Tekstilden resme, sanata geçiş
1973'te Akademi'ye girmiş Şahin Paksoy: "Tekstil, seramik ve resim seçme olanağı vardı. Adana'ya döndüğümde daha çok iş olur diye tekstili seçtim. Kısa süre sonra seramiğe ilgim arttı. Bu defa da tam tersine, seramikte endüstriyel çalışmamak için ısrar ettim."
5. Günlük tutar gibi resim yapıyor
Şahin Paksoy'un üzerini çizimleriyle donattığı atölyesindeki büyük masanın üzeri, defterlerle dolu. Aklına geldikçe, bir şeylere kızdıkça birtakım sözler yazıyor ve onları resimliyor. "Böyle onlarca defterim var" diye konuşuyor.
Nilay ÖRNEK
Fotoğraflar: Ozan KÖSE