Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Haberler Ekonomi Para Bu öykü insana kriz unutturur - Makro Ekonomi Haberleri

        HABERTURK.COM EKONOMİ SERVİSİ

        Bir dağ köyünde doğdu. İlkokul 7. Sınıfta okurken babası hastalanınca onu ve üç kardeşini okutamadığı için, okuldan almak zorunda kaldı. Ailesinin geçimini sağlamak için çalışmaya başladı. Zamanla çalışarak kazandığı parayla diğer üç kardeşini yeniden okula gönderdi. Okul arkadaşları liseyi bitirirken, o 4 yıl boyunca okuldan uzak kaldı. İçinde okuma isteği vardı ama maddi imkanı yoktu. Ailesine bakmak ve kardeşlerini okutmak için çalışmak zorundaydı. Bir gün bir arkadaşından açık öğretim lisesinin varlığını öğrendi. Hemen kaydoldu. Devam etmeden, dışarıdan liseyi bitirdi. 24 yaşında üniversite sınavına girebildi. İlk kez girdiği ÖSS’de (2008) aldığı 343.812 puanla Mersin il genelinde 21’inci, Türkiye genelinde ise 866’ncı oldu. Çok sayıda gazete ve televizyon onun örnek başarı hikayesini “ gönüllerin birincisi” olarak verdi. Şimdi Bahçeşehir Üniversitesi'nde Hukuk okuyan ve bir yıldır Amerika'da dil eğitimi alan Ali Taşar, hayat hikayesini Mümin Sekman'ın İnsan İsterse isimli kitabına anlattı. Bizde onun film gibi hikayesini tüm detaylarıyla yayınlıyoruz. Bir gün İnsan İsterse dizisinde kendi öyküsünü görmek isteyenlere örnek olması için…

        5 sınıfın aynı odada eğitim gördüğü bir okulda okudu!

        “ 14.01.1984’te Osmaniye’nin kadirli ilçesine bağlı Taşköprü ismindeki bir dağ köyünde doğdum. Üçü kız biri erkek (ben) olmak üzere 4 çocuklu ailemde, annem ev kadını babamsa çiftçi. Ailenin ikinci çocuğuyum. Köylü bir ailenin tek oğlu olunca çocukken bana gösterilen ilginin fazlalığından gayet memnundum. Ama fazla ilgiye rağmen şımarık değildim. Genelde büyük biri gibi davranırdım. Daha çocukken bile her şeyi yapabilirim diye iddia ederdim. Hatta bir keresinde 8 yaşındayken 10 kg lık patates torbasını taşıyabileceğimi iddia etmiş ve taşırken de düşüp kolumu kırmıştım!

        Doğduğum yıllarda ailemin maddi durumu gayet iyiydi. 80’li yıllar gayet normal geçti. Ekim 1989’da bizim köyde okula başladım:Taşköprü ilkokulu. Okulda sadece 1 tane sınıf vardı. Sıralar 5 guruba ayrılmış. 1. sınıflar, 2. sınıflar, 3. sınıflar, 4. sınıflar ve 5. sınıflar. Hepsi bir odanın içinde okuyor. Tek sınıflı bir köy okulu işte. Normalde 3 ay olan yaz tatilleri 4 ay bazen 5 ay sürerdi. Bir öğretmenin evine gidip haftalarca okula uğramadığını hatırlıyorum. Ben üçüncü sınıftayken o okula atanan ve yıllarca da orda kalan Halis Hocanın akıl hastası olduğunu görmemek için kör olmak gerekirdi. Yıllarca bize yaptırdığı tek şey bizi okulun bahçesindeki ağaçların altında tek sıra halinde dizip bağıra bağıra ve heceleyerek kitap okutmaktı. Bir parçayı defalarca ve her gün saatlerce… Tabi bunlar belki de bir dağ köyünde olmamızdan kaynaklanıyordu.

        Ablasını kaybettiğinde şoktan bir ay üzülmedi!

        Okul dışındaki tüm vaktimi ablamla geçiriyordum. Benden iki yaş büyüktü ablam. Beni çok severdi. Bir şeylere ağlasam benimle o da ağlardı. Asla tartışmazdık.

        Ablamın elleri, yüzü, dudakları, tırnakları, vücudu hep mosmordu. Annemle babam bize hissettirmezdi ama ben onun kalp hastası olduğunu biliyordum. Kalbi delikmiş, doktorlar öyle demiş, çaresi yokmuş. Ablam sık sık anneme neden kendi ellerinin böyle mosmor olduğunu ve çevresindeki diğer çocuklar gibi normal olmadığını sorardı. ‘’ Neden herkes okula gidiyor ben gitmiyorum?’’ diye sorardı anneme. Annem ‘hastasın’ diyemezdi, cevap veremezdi. Annem sadece ağlardı. Birgün ablam hastalandı.10 yaşına girdikten 10 gün sonraydı ve ben henüz 8 yaşındayım. Akşamüstüydü. Annem: ‘ateşi yükselmiş çabuk babanı çağır.’ dedi bana. Gittim tarladan çağırdım babamı. Biraz başında bekledik sonra uyudu. İyileştiğini sandık. Sabahleyin annemin çığlıklarıyla uyandım. Ağıt yakıyordu.

        Köyde orta okul yoktu, şehirde okumak da başka türlü zordu.

        12 yaşıma geldiğimde sonunda ilkokulu pekiyi ile bitirmiştim. Ama okumam hala düzgün değildi. Her şeyi heceleyerek okuyordum. İlkokuldan sonra babam beni okula göndermek istememişti. Köyde ortaokul yoktu. Okumam için şehre bir yakınımın yanına gönderilmem gerekiyordu. Babam ise ‘emanette çocuk okutulmaz’ diye düşünüyordu. Ama ben okumayı çok istiyordum. Biliyorum babam da isterdi benim okumamı ama ona göre emanette çocuk okutmak doğru bir şey değildi.

        Bir gün bize 5. sınıf öğretmenim Ender Hoca geldi. Babama beni okula gönderip göndermeyeceğini sordu. Babam da: ‘ göndermeyeceğim’ diyince öğretmenim: ‘ o zaman Ali’yi bana ver, ben okutayım’ demişti. Babam bunu kabul etmemişti ama bunun üstüne beni Mersin’deki dayımlarım yanına okumaya göndermeye razı olmuştu.

        Babam her konuda akıl danışır fikirlerini söylerdi bana. Ben de büyük adamlar gibi davranırdım. Kendimi büyük adamlar gibi her şeyi bilen biri olarak görürdüm. Öğretmenimin karşısında büyük bir adam gibi konuşurdum. Bazen öyle sorular sorardım ki öğretmenim çıkmaza girer cevap vermezdi.

        Geceleri rüyasında orta okula başladığını görüyordu!

        Buna çok sevinmiştim. Durmadan ortaokulda geçireceğim günleri hayal edip okulun başlayacağı günü sabırsızlıkla bekliyordum. Yaz boyunca her gece rüyamda ortaokulda okuduğumu görüyordum.

        Okullar başladığında babam beni Mersin’e yolladı. Bana çanta, kitap, vs. alındıktan sonra dayımın üç kızıyla birlikte aynı okulda okula başladık. Büyük kuzenimle aynı yaşta ve aynı sınıftaydık.

        Hayalleri kabusa dönüştü. Bir garip Donkişot gibiydi.

        Okula başladıktan sonra kısa süre içinde çok şey değişti. Her şey tahmin ettiğimden çok farklıydı, öğretmenler çok sertti, dersler çok ağırdı. Herkes su gibi okuyup yazarken ben heceleyerek zor okuyabiliyordum. Teyzem okumam gelişsin diye bana bir roman almıştı: “Donkişot!”

        Ders kitapları dışında okuduğum tek kitaptı Donkişot.

        6. sınıfın bu kadar zor olabileceğini hiç düşünmemiştim. Severek başladığım ortaokul bir anda kâbusa dönüşmüştü. Ben köyde okurken ev ödevinin ne olduğunu bilmezken ortaokulda ödevlerle boğuşmak zorunda kalıyor, ödevlerimi vaktinde yapamayınca da herkesi önünde öğretmenimden azar işitiyordum.

        Şehirde özgüveni yıkıldı. Sadece köyden gelmişlerle arkadaşlık edebiliyordu.

        Kendi hakkımdaki düşüncelerim yavaş yavaş değişmeye başlamıştı. Artık kendi hakkımda her ‘şeyi biliyorum’ yerine “salağın biriyim” diye düşünmeye başlıyordum. Derslerin ağırlığından bunalıyor, artık sabahları okula istemeye istemeye gidiyordum. Okulda herkesten kötü muamele görüyordum. Sadece benim gibi köyden gelmiş çocuklarla arkadaşlık yapıyordum.

        Bir gün Türkçe öğretmenim: ‘yarın yazılınız var, iyi hazırlanın’ dedi dersten çıkarken. “Yazılı” kelimesini ilk kez duyuyordum, daha önce hiç duymamıştım. Sonra bunun bir tür sınav olduğunu, daha doğrusu sınav ya da yazılı diye bir şeylerin var olduğunu öğrendim.

        Yarıyıl tatili bittikten sonra okula yeniden döndüm. Ağır bir çalışmanın ardından ikinci dönem de bittiğinde karnemde 2 zayıfım vardı. Bu durumda sınıfı geçemiyordum. Öğretmenler kurulunun verdiği kararla sınıfı geçtim. Yaz tatili için köye döndüğümde babamın hastalığının ciddi olduğunu öğrendim. Artık pek fazla çalışamıyordu. Bu yüzdende yaz boyu arılara annemle ben baktık. Babamın mesleği arıcılıktı.

        Tatil bittikten sonra 7. sınıfa başlarken babamın hastalığından dolayı ailemin bazı sorunlar yaşayacağını tahmin edebiliyordum. 7. sınıfta her ne kadar dersleri biraz düzeltmiş ve artık notlarım arasında 4 ve 5’leri görmeye başladıysam da, babamın ağır hasta olduğu haberiyle okulu yarıda bırakıp köye dönmek zorunda kaldım. O günlerde ‘birkaç gün içinde babam iyileşir ve okula dönerim’ diye düşünüyordum. Oysa köye vardığımda durumun hiçte o kadar basit olmadığını gördüm.

        Doktorlar babamın bağırsak ve mide ülseri olduğunu ve hastalığın çok ilerlediğini söylemişler. Hastalığın kansere çevirmesinden korkuyorlarmış. Babam bu korkuyla ve hastalığının ağırlığıyla aylarca yataktan hiç kalkamamıştı. Bir süre sonra diğer 3 kardeşimde okuldan alındı. Kısa zaman içinde elde avuçta ne varsa hepsi bitti. Her şey öylesine değişmişti ki…

        Artık okuyup büyük adam olma hayalleri bitmişti. Hayattan payına düşen gizli gizli ağlamaktı.

        Artık bir okulum yoktu. Artık öğrenci değildim. Okuyup adam olamayacaktım. Bütün hayallerim ölmüştü. Yürüyebildiğim yolun sonuna gelmiştim artık yapabildiğim tek şey gizli gizli ağlamaktı. Babam hasta ve yataktaydı ve evin büyük oğlu bendim. Çalışıp evi geçindirme görevi artık benimdi. Ne yapıp edip kardeşlerimin yeniden okula başlaması için bir çare bulmalıydım.

        13 yaşındaydım ve o günden sonra durmadan çalıştım. Annem de sürekli yanımdaydı, hep beraber çalıştık. Tarlada, bahçede, yaylada arılarımıza bakarken çok çalıştık. Durmadan çalıştık. Babam yataktan kalkamıyordu ama bizi yönlendirebiliyordu. Biz de durmadan çalışıyorduk. Annem, o azimli ve çalışkan kadın, hep yanımda oldu. Hep işlerin bir ucundan tutmaya çalıştı.

        Bütün aile birlik olmasına rağmen yetmiyordu, borca batıyorlardı.

        Ama olmuyordu, bir türlü olmuyordu. Sadece ailenin geçimini sağlamak yetmiyordu, bir de babamın doktor masrafları vardı. Bu kadar yükün altından kalkamıyordum. 13 yaşındaydım ve bu yük benim için çok ağırdı. Her geçen gün daha da borçlanıyorduk.

        Babamın hastalanmadan önceki durumunu bilenler hiç çekinmeden borç para verebiliyorlardı. Günler, haftalar, aylar hep çalışmama rağmen daha fazla borçlanmakla geçiyordu. 2 yıl sonra, 15 yaşıma geldiğimde, gırtlağa kadar borç batağında olduğumuzu fark ettim. Artık alacaklılar borcumuzu ödememizi istemeye başlamışlardı.

        Bir gün işten eve döndüğümde kapıdan içeri girerken bir yakınımızın bizde olduğunu fark ettim. Sesini duyuyordum, babama bir şeyler söylüyordu, kapıda durdum ve sessizce dinledim. Babamdan, yataktaki hasta adamdan, borcunu ödemesini istiyordu.

        Babasına yapılan zoruna gitti ve öyle bir yemin etti ki…

        Çok yakın akrabam olan ve o zamanlar çok sevdiğim bu insan, babama ‘ben parayı sokaktan mı topladım, ne zaman vereceksin paramı’ diyordu. Çok zoruma gitmişti.

        Tabiî ki parasını istemek hakkıydı ama para istenilmesi gereken doğru insan yataktan bile kalkamayacak kadar hasta olan babam değildi, bendim. Evden çıktım ve hızla evden uzaklaştım. O olayın üstüne, o gün, 16 yaşımda BİR YEMİN ETTİM.

        Her şeyin üstesinden geleceğime, ailemi eski mutluluğuna eski durumuna kavuşturacağıma, çevresindekilerin küçümseyerek baktığı o köylü çocuğu yerine herkesin hayranlık duyacağı bir seviyeye yükseleceğime, çok ağır da olsa bu yükün altında ezilmeyeceğime ve birgün göğsümü gererek dimdik ayakta duracağıma YEMİN ETTİM.

        Yeminine sadık kalarak, gece gündüz çalıştı.

        O günden sonra daha da çok çalıştım. Artık benim için gece ya da gündüz fark etmezdi. Gece ya da gündüz demeden durmadan çalışıyordum. Bir süre bu tempoda çalışmaya devam ettikten sonra bir şeylerin yoluna girdiğini gördüm. Artık babamda yavaş yavaş düzelmeye başlamıştı. Babamın hastalığının doktorların beklediğinin aksine gelişmesi ve babamın iyileşmeye başlaması aileye farklı bir mutluluk kattı.

        Bir şeyler yoluna giriyordu. Yavaş yavaş borçlarda ödeniyor ailenin maddi durumu da iyiye doğru gidiyordu. Ama bir eksik vardı, evet büyük bir eksik: kız kardeşimle benim eğitimim.

        Benden iki yaş küçük olan kız kardeşim ve ben okuyamıyorduk. O 5. sınıftan terk etmişti okulu ben de 7. sınıftan. Biz ikimiz henüz okullu olamamıştık, bu bence büyük bir eksiklikti. Ama ben okulla uğraşamazdım, okuyamazdım ki. Belki kardeşim için olurdu ama ben işlerle ilgilenmek zorundaydım.

        Açık lisenin varlığını öğrendi, içindeki okuma isteği tekrar harekete geçti.

        Bir gün yeni tanıştığım ve öğretmen olduğunu öğrendiğim birine okumayı çok istediğimi ama okulu bırakmak zorunda kaldığımı anlattım. Hayatımı etkileyen o insan bana, açıköğretim diye bir eğitimin olduğunu ve okula gitmeden sadece sınavlar girerek okuyabileceğimi söyledi.

        Önce inanmak istemedim. Böyle bir şey benim yeniden hayallerime kavuşmam anlamına gelirdi. Hemen araştırdım ve ertesi gün gerçekten böyle bir okulun olduğunu öğrendim. Hiç zaman kaybetmeden hem kardeşimin hem de kendi kaydımı yaptırdım açık ilköğretim okuluna. Bizim de okula dönmemizle artık dört kardeş de okullu olmuştuk.

        Gündüz tarlada çalışıyor, gece de ders çalışıyordu.

        Bazen ‘acaba üniversiteli olabilir miyim?’ diye düşünüyor, sonra da ‘bu yaştan sonra üniversite mi kazanacağım?’ diyordum. Okula başlamanın sevinciyle artık işlere de daha sıkı sarılmıştım. Artık gündüzleri tarla, bahçe ve arıcılık işleriyle uğraşırken geceleri de ders çalışıyordum. Bu tempoyla devam ettikten bir süre sonra artık borçlar da neredeyse bitmek üzereydi.

        Bir an önce askerliğimi yapıp işe atılmalıyım diye düşünüyordum. Bir süre sonrada askere çağrıldım zaten. Acemi er olarak Manisa Kırkağaç’ta başladığım askerliğimde, çok güzel başarılara imza attım. Askerdeki başarılarımdan dolayı almış olduğum taktir belgeleriyle, çocukken kaybetmiş olduğum özgüvenim yeniden oluşmaya başladı. Askerde başarılı olmanın tadına vardım.

        Şehirde kaybettiği özgüvenini, askerde yeniden kazandı!

        Öylesine hoş bir şeydi ki başarılı olmak, takdir edilmek. Başkalarından daha iyi olmak, daha başarılı olmak bana özgüven kazandırdı. Belki de oradaki üst üste başarılarımdan dolayı, galiba başarıya alışmıştım. Bu başarıları sivil hayatta da devam ettirmek gibi bir bağımlılığa yakalandım sanırım.

        Başarılı bir acemi birliğinin sonucunda özel tim personeli olarak(özel asayiş timi) Urfa’ya usta birliğine gönderildim. Bu arada bir taraftan vatani görevimi yerine getirirken bir taraftan da açıköğretimde liseyi okuyordum. Askerde her ne kadar başarılar gösterip komutanlarca takdir belgesi kazanmaya hak gösterilip sık sık takdir belgeleri alsam da, henüz lise mezunu olamadığım için bazı sorunlar yaşıyor, askerliğime er olarak devam etmek zorunda kalıyordum.

        Askerliği - yoğunluklardan dolayı derslere pek vakit ayıramasam da- 15 ayda bitirdim. Terhis gününde düzenlenen törende, birliğimde kendi devrelerim arasından “takdir” belgesinin yanında “üstün hizmet belgesi”ne de aday gösterilen tek asker olmuştum. İşi ne olursa olsun, görevini iyi yapmanın bir insanın diğerlerinden ayıran en önemli fark olduğunu bir kez daha gördüm.

        Artık askerlik de bitmişti. Askere gitmeden önce askerdeyken aileme yük olacağımdan korkuyordum. Ve hep Allah’ yalvarıyordum: “Allah’ım beni askerdeyken ailemden para istemek zorunda bırakma” diye. Sanırım kabul olmuş ki birgün dahi olsa telefon açıp ailemden para istemedim, yük olmadım. Tabi bu bana haçlık göndermedikleri anlamına gelmesin, gönderdiler tabi ki ama hep ben istemeden gönderdiler. Ellerinde oldukça, gönderebildikçe gönderdiler. Ellerinden geleni yaptılar.

        Ben askerdeyken babam bayağı iyileşmişti. Ama işler bıraktığım kadar düzende değildi. İşler bayağı bozulmuştu ama bunun bir önemi yoktu benim gözümde. Ailece kısa zamanda halledeceğimizi biliyordum. Hemen de işe koyulmuştum zaten. Benim için gündüzleri iş, geceleri de derslerle doluydu.

        İnsanda görünenin ötesindeki potansiyeli görebilen Aysan öğretmen onun hayatını değiştirdi!

        Henüz liseyi okuyordum ama üniversite hazırlık kitaplarına da bakıyordum. O kitaplardan da ders çalışıyordum. ÖSS sorularını bulup çözmeye çalışıyordum. 10 sorudan 2-3 tanesini çözebilince de kendimi başarılı sayıyordum. Aslında bir üniversite hayalim yoktu, neden üniversite hazırlık kitaplarına çalıştığımı da bilmiyordum. Beklide lise derslerini daha kolay geçmek içindi.

        Bir gün Mersinde oturan öğretmen bir tanıdığımı aradım ve hafta sonu gireceğim açıköğretim lisesi sınavı için yardım istedim. Bana sınavdan bir gün önce evine gelmemi ve o gün bana yardım edebileceğini söyledi. Sınavdan bir gün önce gittim evine ve geç saatlere kadar bana ders anlattı. O gün çok şey öğrenmiştim. Dersten sonra bana liseden sonra üniversite düşünüp düşünmediğimi sordu. Henüz bir karar vermediğimi söyledim. “Ama denesem bile kazanamayacağımı biliyorum” dedim.

        O akşam bana orada bana hayatımı yönlendirecek bir şeyler söyledi. “Anlattığım her şeyi anladın, bu senin bir yerlerden ders aldığım takdirde üniversiteyi çok rahat kazanacağını gösterir” dedi. Bu söze inandım. Hep düşündüm, günlerce aklımdan çıkmadı. Her gün kendime “başarabilir miyim?” diye sordum. Bu sözüyle hayatıma yön verdiği için Aysan hocama (aysan ağabeyime) minnettarım.

        Beni dershanenin rehber hocasıyla görüştürdüler. Rehber hocaya durumumu anlattım. Yıllar önce mecburen okulu bıraktığımı, sonra ilköğretimi açıköğretimden bitirdiğimi, şimdide açıköğretim lisesini okumakta olduğumu söyledim. Bir öğretmenimin bana üniversiteyi kazanabileceğimi söylediğini anlattım ve gerçekten başarıp başaramayacağımı sordum.

        İsmini dahi bilmediğim o rehber hoca bana “MÜMİN SEKMAN’ı tanıyor musun?” diye sordu. Bu isim bana yabancıydı, hiç duymamıştım daha önce. Duymamam da normaldi zaten, çünkü o zamanlar kitap okumaya ayıracak vaktim bile yoktu. Rehber hocama Mümin Sekman ismini hiç duymadığımı söyledim.

        Bana Mümin Sekman’ın “HERŞEY SENİNLE BAŞLAR” isimli bir kitabı olduğunu ve o kitabı okumam gerektiğini, kitabı okuduktan sonra başarıp başaramayacağımı anlayacağımı söyledi. Hemen o gün gidip kitabı aldım. Kitapta ne yazdığını merak ediyordum. Aklıma birkaç şey geliyordu ama hayatıma bu kadar yön vereceği hiç gelmemişti.

        Sabah hiç vakit kaybetmeden çalışmaya koyuldum. Artık daha da yoğun çalışmalıydım. Artık bir hayalim vardı. Ben üniversitede okuyacaktım. Evet ben “üniversiteli” olacaktım. Artık benim de herkes gibi üniversite hayallerim vardı, başarabilirdim; çünkü Mümin Sekman öyle diyordu.

        Ve Mümin Sekman kitabının sonunda okurlarına bir şey daha diyordu: “Öyle bir şeyler başar ki sana da kitaplarımda yer vereyim.” O gün kendime söz verdim: “Öyle bir şeyler başaracağım ki, bununla Mümin Sekman’ın kitabında yer alacağım”. Ve bunun için de çok çalışmam gerekiyordu.

        2006’nın son ayları ilçemizdeki bir dershanede ÖSS deneme sınavının yapılacağını öğreniyorum. Kayıt yaptırıp sınava katılıyorum. Birkaç gün sonra sonucu öğreniyorum. Ea-1 puanı 167, Ea-2 puanı “0” . Sonuç ortada “0” puan, henüz barajı aşmak bile hayal. Ama sonuç her ne kadar kötü olursa olsun pes etmemeliydim, yenilmemeliydim. Çünkü Mümin Sekman öyle diyordu. ..

        Bu arada liseden yeni mezun olmuş kız kardeşim Aysun’u da ÖSS ye hazırlanması için ilçedeki bir dershaneye kaydettirdim. İşin açıkçası bende dershaneye kaydolmayı düşünüyordum ama bunu aileme açamıyordum. Çünkü ailemin maddi durumu hem kız kardeşimin hem de benim dershane masraflarımızı kaldıracak kadar güçlü değildi.

        Kendisi ailesine yük olmamak için dershaneye gitmiyor, kız kardeşlerini okutuyordu.

        Ben bunları düşünürken diğer kardeşim( açıköğretimde okuyan kardeşim Dilek) bir akşam yemeğinde “abi sen niye dershaneye gitmiyorsun?” diye sordu. Ben her ne kadar çalışmam gerektiğini ve ailemin benim çalışmama ihtiyacı olduğunu söylediysem de, annem ve babamın da kardeşime destek vermesiyle kabul ettim. Bu durumdayken dershaneye gidebileceğim için sevinirken, aileme yük olacağım için de üzülüyordum.

        Durumdan haberdar olan bir yakınım bana Adana’daki bir dershaneyi(Adana Final Dershanesi) önerdi ve o dershanenin beni ücretsiz kabul edebileceğini söyledi. Hemen Adana’ya gidip o dershaneyle konuştum. Dershane beni ücretsiz kabul etti ve ilerleyen günlerde deneme sınavlarında gösterdiğim başarıdan dolayı da burs bağladı.

        Ücretsiz dershane bulmuştu ama bu defa kalacak yeri yoktu.

        Artık tek bir sıkıntım kalmıştı: Adana’da dershaneye giderken kalacak bir yer. Ben kalacak yer arayışındayken, bazı tanıdıklarımın önerisiyle TED’in Adana’daki ‘Bekir Sapmaz öğrenci yurdu’na başvurdum. Bir hafta bekledikten sonra yurt beni kabul etti. Artık hiçbir sorunum kalmamıştı. Tek yapmam gereken şey çalışmaktı. Çok çalışarak kısa zamanda dersleri de bir düzene soktum.

        Ve o gün gelip çatar. Sınavı kazanabilecek midir?

        15 Haziran Pazar günü(2008) sabah saat 08:00’a doğru, sınava gireceğim Mersin Üniversitesinin kapısındayım. Yanımda annem var. Babam sınava girecek olan diğer kardeşimle beraber. Saat 09:00’a doğru üniversitenin kapısından giriyorum. Biraz sonra da sınıfa alınıyoruz.

        Yıllarca süren uzun bir uğraştan sonra, sonunda hayatımı belirleyeceğim günde hayatımı belirleyeceğim sıralardayım. Her ne kadar kendimi sakinleştirmeye çalışsam da heyecandan titrememi engelleyemiyorum.

        Ve evet başlama zili çalıyor. 195 dakika nasıl geçiyor farkında bile değilim. Sınava öylesine dalmışım ki sınıfta olup biten hiçbir şeyin farkında bile değilim. Sadece terliyorum ve gözetmenin sesi geliyor kulağıma. “Son 5 Dakika”. “Kahretsin yine zaman yetmedi” diyorum kendi içimden.

        5 dakikada 11 fen sorusuna bakabiliyorum. Normalde eşit-ağırlıkçıyım ama az da olsa fen soruları da puan getiriyor. Farkı ancak onlarla atabilirdim. 19 tane fen sorusuna bakamadan bitiş zili çalıyor. “Kısmet” diyorum. Dışarı çıkıyorum, kapıda bekleyen annem boynuma sarılıyor, öpüyor ve soruyor: “nasıldı?” “İdare eder” diyorum.

        Sınav sonucunu beklemek, çok zorlu geçiyor.

        Aslında sınavdan hiç memnun değilim. Derece falan da beklemiyorum. Ama her şeye rağmen bir hukuk fakültesi gelir diye umuyorum. Beklemiyorum ama umuyorum. Akşam üzeri televizyonda soruların çözümünü seyrediyorum. Çok yanlışım çıkıyor. Moralim bozuluyor.

        Telefon susmuyor, arayan arayana ama kimseye cevap vermek istemiyorum. Kimseyle konuşmak gelmiyor içimden.”Olmadı” diyorum kendi kendime, “galiba istediğimi alamayacağım, hukuku da kazanamayacağım” diye düşünüyorum.

        Düşünmesi bile korkutuyor insanı. Ne kadarda kötü bir duyguymuş kazanamamak. Sonuçlar 1 ay sonra açıklanacak diyorlar. Bir ay çok kötü geçiyor, adeta zindan oluyor bana.

        Ve sınav sonuçları açıklanıyor!

        12 temmuz da saat 10:00’da (yani sonuçların açıklanmasına yarım saat kala) internet kafede bilgisayarın başındayım. Yarım saat öylece bekliyorum. Ve bir taraftan da Allah’a yalvarıyorum: “ Allah’ım ne olur iyi bir puan gelsin” diye. Sonunda saat 10:30 oluyor ve kimlik numaramı giriyorum. Sayfa açılmıyor, çok yoğun, yarım saatte ancak alabiliyorum sonucumu. 343.812 toplam puan.

        Bu puanla dereceye giremiyorum ve ilk 1000’in dışında kalıyorum diye üzülüyorum. Kendimi teselli edebilmek için kendime : “bu puanla hukuka gidersin, zaten istediğin buydu, dereceyi ne yapacaksın” diyorum ama olmuyor. Sonucumu alıp hemen eve gidiyorum. Aileme karşı biraz mahcup gibiyim.

        Babam bakıyor sonucuma ve hemen sarılıp öpüyor. “Derece yok” diyorum kısık bir sesle. Babam: “Ne derecesi oğlum, sen harika bir şey başardın, sen başarılamayacak olanı başardın, dereceyi ne yapalım” diyor.

        Dereceye girdiğini sonradan öğrendi!

        Herkes mutlu, herkes çok sevinçli. Bayram havası esiyor adeta bizim evde. Sonucuma tekrar bakıyorum ve 273.404 ham puanımın olduğunu, ortaöğretimimin düşük olduğunu görüyorum. Telefonla rehber hocamı arıyorum. “hocam benim ortaöğretimim düşük, ham puanda derecem olabilir mi?” diyorum. “Öğreniriz” diyor.

        Rehber hocam birkaç gün sonra beni arıyor: “Ali müjde, ham puanda Türkiye’de derece yapmışın, Türkiye 866. Mersin il genelinde de 21. olmuşsun” diyor. Dünyalar benim oluyor, hayatımın en mutlu günlerinden birini yaşıyorum. Rehber hocama soruyorum: “Bu puanla nereye gidebilirim?” “Neredeyse bütün üniversitelere gidebilirsin Ali” diyor. Daha ne isterim ki?

        Bir arkadaşım ÖSS’de yaptığım dereceyi haber ajanslarına bildireceğini söylüyor. “ bu çok büyük bir başarı değil, kimse haber yapmaz” diyorum ama dinletemiyorum. Ertesi gün haber muhabirleri bizim evde…

        Kamera ve fotoğraf çekimleri yapılıyor. Ailemin gözlerinde gurur görüyorum, benimle gurur duydukları nasıl da belli. Ve ertesi gün gazete (Posta, Sabah, Zaman, Türkiye, Güneş, Radikal, ….) sayfalarında ve televizyon(TRT, ATV, STV, …) kanallarında görüyorum kendimi. “ Sanırım bu başarılı olduğumun teminatı” diye düşünüyorum. Gazete sayfalarındaki manşetler dikkatimi çekiyor, gerçekten etkileyici başlıklar: “ÖSS’nin gerçek şampiyonu Ali”, “Helal sana”, “Gönüllerin şampiyonu Ali”, “İnadına başarı”, “Ayakta alkışlanması gereken genç bir adam”, …

        GÜNÜN ÖNEMLİ MANŞETLERİ