Fevzi Çakmak'ın kemikleri sızlıyordur
Mareşal Fevzi Çakmak'ın torununun Atatürk ile ilgili sözleri İnan Kıraç ve Ali Koç'u çileden çıkardı
Suna ve İnan Kıraç Vakfı'nın kurduğu İstanbul Araştırmaları Enstitüsü, 1 Mart'ta açıldı. Vakfın başkanı İnan Kıraç: "Vehbi beyin çocuklarına bıraktığı servete ve bu servetin şimdiki harcanma şekline bakın. Bana göre bu model çoğalacak."
Binlerce kitap, resim, el yazması, fotoğraf ve bir de aşk. Hepsi Tepebaşı'nda 1 Mart'ta açılan İstanbul Araştırmaları Enstitüsü'nde (İAE). Bu enstitü, Suna ve İnan Kıraç Vakfı'nın Pera Müzesi'yle başlattığı kültür kompleksinin ikinci ve en önemli adımı. Kentin tarihi, kültürel yapısı, insan profili bu enstitüde araştırılacak. Projeler geliştirilecek. Uluslararası bilim çevreleriyle ilişkiye geçilip Türkiye'nin bilgi birikimi dünyaya açılacak. Enstitü, İstanbul'un romanını yazmak isteyen yazarlara ev sahipliği yapacak belki. Belki de kentin bilinmeyen hikayelerini ortaya çıkaracak.
Bu enstitü, efsanevi bir aşk hikayesinin gelişme bölümü aynı zamanda. İnan Kıraç'ın aşık olduğu kadının, gerçekleşme aşamasında gözleriyle her karesini takip ettiği bir düş.
Suna Kıraç'ın görüp İstanbul'a hediye ettiği düşü İnan Kıraç ile konuştuk.
"Bize yaşama sanatını öğreten İstanbul'a şükran borçluyuz" dediniz. Nasıl oldu yaşama sanatını size öğretmesi?
Ben Galatasaray Lisesi'ne 1948'de girdim. Cumartesi-pazar da orada kalıyordum. Yemesini, içmesini, kadına nasıl muamele edileceğini, mesela Markiz'e girdiğim vakit oradaki oturma tarzını, pek çok şeyi burada öğrendim. "Balık bıçağı nasıl kullanılır"a varıncaya kadar, yaşama sanatına dair her şeyi o günlerde İstanbul'un güzelliği içinde öğrendik. Tabii hocalarımız da pek çok şeyi öğretti ama o semtin çocuklarıydık biz. Her şeyi o yapı içinde öğrendik.
Şimdi böyle bir şey kalmadı. Kimse ne sokağına sahip çıkıyor ne mektebine... Biz İstanbul Araştırmaları Enstitüsü'nde üniversitelilerimize, araştırmacılarımıza istedikleri okuma konforunu verebilirsek, gereken imkanları sağlayabilirsek ve bunu doğru bir sistem içinde yapabilirsek, İstanbul'a yeni kadrolar kazandırırız.
İstanbul Araştırmaları Enstitüsü, kentin hafızası olacak bir anlamda...
Bir süre sonra. Yüzde 100! 15 sene sonra, pek çok envanterin neticesini burada bulabileceksiniz. Burası pek çok yeni eser kazandırmış olacak. Bu işi seven, takip eden kadrolar yetişecek.
"Çok da yanlışlar yaptım!"
İAE'de yazma eserleri bulunan Şevket Rado, 80'li yılların sonuna doğru bir yazısında "İstanbul efendisini görenler varsa, İstanbul Belediye Başkanı'na bildirmelerini rica ederim" der. Siz onun nerede olduğunu biliyor musunuz?
Mumla aranacak kadar azaldılar... Ama çoğalacağız... Çoğalmak mecburiyetindeyiz. Bir noktayı doğru anlamak lazım. Vehbi beyin çocuklarına bıraktığı servet ve bu servetin şimdi harcanma şekline bakın. Bana göre bu model çoğalacak. Biz bunu çarçur edebilirdik ama kendi toplumumuzla paylaşma yolunu aradık. Dolayısıyla bir müddet sonra öyle zannediyorum ki imkanı olan zengin aileler, bu modeli kopya edecek. Tabii doğrusunu kopya etmeliler. Verdiğiniz şeyin karşılıksız olduğunu bilmeniz lazım ama verdiğiniz de kendi toplumunuz. Sizden sonra yaşayacak toplum.
Kültür sanat alanında yaptığınız çalışmalardan aldığınız tatla, iş hayatınızdaki başarılarınızın tadı arasında keskin bir fark var mı?
Başka başka şeyler yaşadım. Heyecanlı devreler, mücadeleler; işçiyle mücadele, devletle mücadele, ortakla mücadele... Çok da yanlışlar yaptım. Öte yandan para kazanmak, yatırım yapmak, büyümek, dünya normlarına ulaşmak istiyordunuz. O öyle bir heyecandı. Ama kültür-sanatta hadise daha değişik. Aslında diğeri kadar mühim. İnsanınıza bir şeyler veriyor, öğretiyor, bir kaliteyi gösteriyorsunuz. Şehrinize sahip çıkıyorsunuz. Envanterinizi ortaya koyuyorsunuz. Burada kazandıklarınızı doğru bir şekilde insanlarınızla paylaşıyorsunuz. İkinci tat daha tatlı.
Geçen yıl İstanbul, 2010 Avrupa başkenti olacak 3 kent arasında yerini aldı. Sizin İAE'yi kurma kararınız ise 2000'lerin başına denk düşüyor. Bu bir tesadüf mü, öngörü mü?
Biz çalışmalarımıza 2010 yılını, Avrupa başkenti seçilme ihtimalini hiç düşünmeden başladık. İstanbul'da neler yapılamaz, kim, niçin yapamaz; devletle olan yapılanma içinde ömrümüz geçtiği için çok iyi biliyoruz. Koç Grubu Atatürk Kütüphanesi yaptı İstanbul'a. Mimarı Sedad Hakkı Eldem'di. Bir sürü sorun çıktığını hatırlıyorum, siyasiler efendim işte biz bunu Koç'a peşkeş mi çekelim dediler.
Şu an kütüphanenin nasıl bir fonksiyonu var, bilmiyorum; gitmek bile istemiyorum. Zavallı Suna'nın orada verdiği mücadeleyi biliyorum. Dolayısıyla bazı şeyleri devlet sistemi içinde yapamayız. Birinin yaptığını diğeri bozuyor. İstanbul'da yapılması gerekli fakat devlet yaptığı takdirde sorunlarını halledemeyeceği bir kurumu biz yapalım dedik.
Ki bu kurum İstanbul 2010 çalışmalarına altyapı sağlayabilir. Size başvuruda bulunan oldu mu?
Henüz olmadı ama olacaktır. Şu an İAE çok yeni olduğu için belki farkında değillerdir. Artık böyle bir kurum var ama bu kurum ha dediğiniz vakit koşuya hemen başlayamayacaktır. Kendi iç kurumlarını oluşturduktan sonra hazırlayacakları projelerin bir koordinasyon içinde 2010'a bağlantısı olacaktır. Zannediyorum bir gün gelecek İstanbul'u İAE'den takip edecekler.
"Şu iş bitsin, Gehry ve ben birer deve keseriz"
Pera'daki kültür kompleksinin son ayağı Suna Kıraç Kültür Merkezi. Bu merkez için almak istediğiniz TRT binası ile ilgili son durum nedir?
TRT Genel Müdürlüğü bazı şartlar koyarak binayı belediyeye satma kararını oluşturdu. Belediye de bu şartlarla bunu satın alma şeklini araştırıyor. TRT binayı verdiği takdirde kullanabileceği bir salon arıyor. İstanbul'un bütün salonları maalesef dolu. Mydonose'un şişme salonları vardır. Acaba oraya gidebilirler mi diye imkanları araştırıyorlar.
Ünlü mimar Frank Gehry'ye bu işi verdik. Ama bu şansımızı da tehlikeye soktuk. Çünkü geçen yıl eylül ayında yeni bir projeye imza attı; Louis Vuitton'un müzesini yapıyor Gehry.
Kendisiyle görüşüyor musunuz?
Üç gün önce telefonla konuştum, "Heyecan devam ediyor mu?" dedim. "Sen ölmedin mi?" dedi. "Yaşıyorum" dedim. "Sen yaşıyorsan ben de yaşıyorum, heyecanım devam ediyor" dedi. Gehry 25 kez İstanbul'a gelmiş. Mimar Sinan ve Ayasofya hayranı.
Bir tarih var mı aklınızda?
Yarın bana desinler ki bitti işin, Suna'nın iyi olması şartıyla, Los Angeles'a uçarım ve derim ki bitti. Sonra Gehry ile birer deve keseriz (!) günün anlam ve önemini vurgulamak için. Çünkü deve kesmeden basına çıkmak mümkün olmuyor (!)
Bina ne zaman boşaltılacak?
Tapusu bana geçtikten sonra dört ay falan kalabilirler çünkü projelendirme için sekiz ay gibi bir süre lazım. Ayrıca tabii belediye geç kaldı. 2010 yılı hedef olduğu için bana bir özel müsaade verecekler. Burada en büyük hadise yıkma saati. Çünkü burayı istediğiniz saatte yıkamazsınız. Yalnız Belediye Başkanı "Bir gecede bu binayı yıkarız" dedi.
Bu projeler gerçekleşirken Suna hanımın tepkisi ne oluyor? Projenin mimarından takdir görüyor musunuz?
Zaman zaman takdir görüyorum. Suna, Vehbi Koç gibi, vakit kaybedilmesini hiç sevmeyen bir insandır. O nedenle "Benimle uğraşacağına, bana bakacağına git Ankara'da takip et, başbakanla konuş, vereceklerse versinler" gibi tepkileri oluşuyor zaman zaman.
İAE'den yazarlar da faydalanabilir; buradaki kaynaklar birçok yeni İstanbul romanına ilham verebilir...
Tabii... Bu arada, Türkiye'nin konuk ülke olacağı 2008 yılındaki Frankfurt Kitap Fuarı için Kültür Bakanlığı Müsteşarı Prof. Dr. Mustafa İsen'e dedim ki, "Bütçesi bizden olmak kaydıyla oraya bir sergi götürelim". Pera Müzesi'nde sergilediğimiz "Millet Yazma Eser Kütüphanesi'nden Bir Seçme; Ali Emiri Efendi ve Dünyası, Fermanlar, Beratlar, Hatlar, Kitaplar" sergisindeki eserleri götürsek yeter.
Ne dediler bu teklife?
İsen "Çok memnun oldum; sizinle her şeyi paylaşabiliriz" dedi. Bakın, devlette de mühim bir değişme oluyor; hangi iktidar olursa olsun, sizi güvenilir bulursa bürokrat açılıyor. Bugün sergilenmek üzere bize verdikleri eserlerin değeri çok büyük. Bunları rahatlıkla verebiliyorlar çünkü onlardan daha iyi koruması olan, onlardan daha iyi bakım yapabilen, sergileyebilen bir yer olduğumuzu kanıtladık. Kültür Bakanlığı'ndan ve oradaki bürokrasiden tam destek alıyoruz. "Neyi istiyorsanız alın teşhir edin" açılımı içindeler.
"Semavi hoca ne isterse..."
Semavi Eyice'nin kütüphanesi de İAE'de. Eyice bu kütüphaneyi, geçim sıkıntısı nedeniyle satışa çıkarmıştı. Nasıl karar verdiniz almaya?
Semavi Eyice Galatasaraylıdır; sevdiğim bir hoca. Bir abi-kardeşliğimiz vardır. Bir yakın dostum, Eyice'nin kütüphanesini satmak istediğini söyledi. Dedim ki "Tamam, hoca ne istiyorsa..."
Ki 1,5 milyon dolar istiyordu...
Yok, onun biraz altındaki bir rakama el sıkıştık. Evinin yanında garajdan bozma bir kütüphane yapmıştı; bütün kitapları oradaydı. Herhangi bir sayım yapmadım. Hoca artık bizim bir parçamız. İAE'de bir oda tahsis ettik; gelecek, çalışacak, kitaplarıyla birlikte olacak.
Kitapla özel bir ilişkiniz var. Neler okursunuz? Başucu kitaplarınız hangileri?
Yiğit Okur'un kitaplarını çok severim.
"Rusya aczini saklamak için günlüğün dört sayfasını yırttı!"
O yakın arkadaşınız, sayılmaz! Başka?
Kryon diye bir yazar var. Son iki aydır onun kitaplarını okuyorum. Carl Johan Calleman'ın "Maya Takvimi ve Bilincin Dönüşümü"nü okudum mesela. Çok etkilendim. "28 Ekim 2011 sonumuz mu?" sorusunu işliyor. Korkuyorum, sona da yaklaşıyoruz. Çünkü insanlık son devrede dünyanın canına okudu.
Ayrıca içinde çok nadide eserlerin olduğu bir kişisel kütüphaneniz var sizin...
Önce şunu söylemeliyim. Suna'nın hastalığı dokuzuncu senesine girdi. ALS adlı hastalığa yakalandığını Houston'da öğrendim. Amerikalı doktorun söylediği şey aynen şuydu: "Öyle bir hastalık ki ilacı yok, tedavisi yok ve hasta bir ile yedi sene arasında yaşayabiliyor."
Büyük bir bağlılığım vardır Suna'ya. Böyle bir tanıyla karşılaşınca bütün dünyanız yıkılıyor. O dünyanın içinde mücadele ediyorsunuz. Bir ışık bulmanız lazım. O ışığın bir tanesi "Suna iyi olacak!" İkincisi de, Suna'nın ideallerini gerçekleştirmek. Niye bunları anlatıyorum? Bütün bu süreçte bir kopukluğum oldu. 10 yıldır kütüphaneme iyi kitap alamıyorum. Kütüphanem umumiyetle Osmanlı devrine ait 3 bin 500-4 bin kitaplık iyi bir kütüphane.
Onu da İAE'ye bağışlayacak mısınız?
Evet. Haydi resimlerimizden vazgeçtik ama kitaplarımı bir müddet daha saklı tutmak istiyorum. Tabii vakfın elinde envanter olduğu için beni yakalayıp "Şunları, şunları gönderin" diyorlar. Bugün mesela Prut Savaşı ile ilgili günlüğü getirdim. Dünyada iki örneği var. Biri Rusya'da, diğeri bizde. Yalnız Rusya'daki kitabın içinde dört sayfa yok.
Kopmuş mu? Sansür mü?
O bildiğimiz büyük aşk hadisesi falan yok. Fakat kadıncağız kocasına "Rusya'yı kurtarmamız ve çöküntüye mani olabilmemiz için bütün mücevherlerimizi vereceğim; yoksa Rusya bitecek" diyor. Rusya bu kadar aciz hale düştüğünün kanıtı olmasın diye bu günlüğün o sayfalarını yok ediyor.
Aralık ayında çıkan "Galata Saraya" kitabı GS Lisesi'nin romanı gibi... Sizin 25 yıllık inanılmaz mücadelenizi de anlatıyor. Hiç eğilmez, bükülmez, kırılmaz mısınız siz?
Türk gençliği enteresan. O çocuklarla beraber olmak, onlarla beraber yaşamak, orada aldığım huzur, keyif bambaşka. Bütün o süreçte harcadığım, para, zaman, hepsini unuttum. Mücadele etmeniz lazım. Aksi takdirde başarılı olamazsınız. Neticesine bakın. Geçen sene GS Lisesi üniversite sınavlarında ilk yüze 30 talebe yerleştirdi. Yedi birinciliğin dördünü aldı. Öte yandan Galatasaray Üniversitesi'nden mezun olup da işşsiz kalan talebe yok.
GS'dan açılmışken Sakallı Celal'i anmadan geçmesek... Türkiye hâlâ insanlarının batıya koştuğu doğuya giden bir gemi mi?
Geıen sene Houston'da Ali Koç ile birlikte bir yemeğe davet edildik. Orada Mareşal Fevzi Çakmak'ın torunuyla karşılaştık. Dedi ki "Atatürk'ün en büyük hatası Türkiye demek oldu. Eğer Anadolu Türk devleti ya da Anadolu devleti deseydi hiçbir problemimiz olmazdı. Ali'yi tutabilmek ve kendimi sakinleştirebilmek için büyük gayret sarf ettim. Sonunda adama biraz da hakaret ederek hadiseyi noktaladık.
"Herhalde Mareşal Fevzi Çakmak'ın kemikleri sizin gibi bir torunu olduğu için şu an sızlıyordur" dedim. Çıktık geldik. Atatürk aşağı yukarı 4 bin 700 kitap okumuş. 1950'den sonra durumu biraz sulandırmasaydık çok daha medeni bir toplum olurduk. Ondan sonra kademe kademe düştük. Bugün bir karşı devrimle karşı karşıyayız. Ama bunu yaptırmayacak bir toplum olduğumuza da inanıyorum.
"Son üç yıldır hapishanelere kitap yolluyorum"
Haziran 2006'da Rıdvan Akar'ın hazırladığı Suna Kıraç kitabı çıktı. Tüm geliri Eğitim Gönüllüleri Vakfı'na bağışlandı. Kitap ne kadar sattı?
120-130 bin kadar sattı ama Migros'larda satılan 55 bin kitap sayıma girmedi. Girseydi yılın en çok satan kitaplarından biri olacaktı. Sonuç olarak 850 bin dolarlık bir gelir elde edildi. Kitap tekrar elden geçiriliyor. Yeni baskı daha kapsamlı olacak; eklemeler yapılacak. İçine de belgeselin DVD'si konacak. İki aya kadar çıkacak.
Kitabı yabancı dillere çevirtmeyi düşünüyor musunuz?
Ben ABD'de ALS Association'a gittim. Mutsuz ve umutsuz insanların bir araya gelip hep menfi konuştukları toplantılar oluyordu. Kitabı göndermeyi düşündüm onlara, umut olsun diye... Sonra bana dediler ki, "Eğer bir şey yapmak istiyorsan hapishanelere kitap yolla". Oturdum Adalet Bakanlığı'na mektup yazdım. Ben kitap yollamak istiyorum dedim. 447 tane hapishane varmış Türkiye'de. Son üç yıldır hapishanelere kitap yolluyorum. Çok da enteresan mektuplar geliyor. İyileşmek istiyorlar, pişmanlık duyuyorlar, üzgün olanlar var içlerinde, yanlış yaptığının farkındalar.
En önemli işim kızım İpek'in servetinin düzenlenmesi"
Sabah uyandığınızda, ilk aklınıza gelen İAE, Pera Müzesi mi oluyor, yoksa işlerin nasıl gittiği, neler yapılması gerektiği fikri mi?
İşlerimi bir takıma teslim ettim. Bu arada güncelleştim. Bu çok iyi bir reçete. Bir eskim var, 1 gün. Bütün eskimi o tek günün içine soktum. Onun içindeki iyi günleri hatırlamaya çalışıyorum. Kötüleri ve yanlışları hatırlamamaya gayret ediyorum. Bana öğreteceğini öğretti zaten. Günümü yaşıyorum, ertesi günü de düşünmüyorum.
Bir gün geçmişten, bir de bugün; yani ikişer gün halinde yaşıyorsunuz hayatı...
Mümkün olduğu takdirde an'ı yaşayabilirseniz daima mutlusunuz. Hep bir umut ışığı görürüm tünelin ucunda. Mesela Suna'nın iyi olacağına inanıyorum ve iyi olacak. Halen iki büyük işim var. Biri kızım İpek'e kalacak servetin doğru şekilde bırakılması.
İpek, bugün Koç Grubu'nun yüzde 25 sahibi durumundadır. Bir genç kızdır ve onun öyle bir şekilde kalması lazımdır ki hem çarçur edilmesin hem ona, doğru bir gelir gelsin hem de onu istediği şekilde kontrol edebilecek imkana sahip olsun.
İkincisi, Suna ve İnan Kıraç Vakfı çok geç doğdu. Şu an ikinci yaşını tamamlıyor. O nedenle vakfın hızlı bir şekilde yapılanması, yapmak istediklerini realize etmesi lazım. Ki İpek'e bir problem kalmasın.
"Şimdi bir de tıp okuyacağız"
Yani aslında siz gününüzün büyük bir bölümünü baba olarak geçiriyorsunuz...
Evet öyle. Tabii bir de İpek'in tahsili var. Annesinin hastalığı nedeniyle biyoloji okumaya karar verdi. Bu yıl bitiriyor fakülteyi. "İpek ne yapacaksın?" dedim. "Doktor olmak istiyorum" dedi. Yani şimdi bir de tıp okuyacağız.