Haftanın Kitapları
Biyografiden öyküye, araştırmadan romana, anıdan şiire bu hafta da pek çok kitap okurla buluştu. İşte yeni çıkan kitaplar arasından sizin için seçtiklerimiz... Keyifli okumalar...
KOLEKSİYON
(İlkay Salar)
Sanat dünyasının en temel dinamiklerinden birine ışık tutan İlkay Salar'ın Koleksiyon: Sanat Koleksiyonerliği ve Özel Sanat Müzelerinin Beş Yüz Yıllık Yolculuğu adlı kitabı Alfa Yayınları tarafından okurla buluşturuldu. İnsanlığın ilkel çağlardan beri süregelen biriktirme içgüdüsünden yola çıkarak şekillenen eser, Batı dünyasından Osmanlı'ya ve nihayetinde günümüz Türkiye'sine uzanan geniş bir tarihsel perspektif sunuyor. Kitap, iki bin beş yüz yıllık bir yolculuğu kapsayarak, sanat eserlerinin özel koleksiyonlardan çıkarak modern müzelerde nasıl kurumsallaştığını inceleyen kapsamlı bir kaynak niteliği taşıyor. Türkiye'deki koleksiyonerlik tarihine de geniş ve karşılaştırmalı bir yer ayıran kitap, Osmanlı İmparatorluğu dönemindeki halka kapalı saray merkezli koleksiyonerlik anlayışından Müze-i Hümayun'un kuruluşuna kadar olan süreci inceliyor. Atatürk'ün öncülüğünde milli kültür politikaları çerçevesinde devletin sanat hamiliğini üstlendiği erken Cumhuriyet döneminin ardından, 1980 sonrası liberalleşen ekonomiyle birlikte sanat piyasasında özel sermayenin yükselişi detaylandırılıyor.
KAFA DARBESİ
(Rita Bullwinkel)
Kafa Darbesi ABD’de, Nevada Eyaleti’nde gerçekleştirilen “Amerika’nın Kızları Boks Turnuvası” boyunca en iyi sekiz genç boksörün iki gün süren müsabakalarını konu alıyor. Bu maçlarda her bir genç kadının zihninin kıvrımlarında dolanan, bir yanda müsabaka anına hassasiyetle odaklanırken bir yanda da hem geçmişe hem geleceğe sıçramalarla ilerleyen roman, rekabetin coşku ve heyecanını hatta şiddetin çekimini çarpıcı bir sakınmazlıkla anlatıyor. Öte yandan da dinmeyen arzuları, hayat boyu süren hüsran duygusunu, gözeneklere işlemiş eşitsizliği, hırs, haset, mükemmeliyetçilik, adanmışlık, obsesyon gibi temaları da sarsıcı yüzleşmelerle, muazzam bir açıklıkla ele alıyor. Yüz yüze, göz göze mücadele eden iki insanın deneyimlerini anbean yansıtırken hem bir tüketim toplumunun anatomisini hem de insan türünün temelsiz dünyasını gözler önüne seriyor. Geçtiğimiz senenin en dikkat çekici ilk romanlarından biri olan, farklı üslubuyla, benzersiz ritmi ve yaratıcılığıyla Booker, Pulitzer, Dublin Edebiyat Ödülü gibi prestijli ödüllerin listelerinde yer alıp eleştirmenlerin büyük beğenisini kazanan Kafa Darbesi, Yapı Kredi Yayınları'ndan çıktı.
UÇUP GİDEN BİR KUŞ
(Feriba Vefi)
Kalabalık sokaklar, komşuların bitmeyen gürültüsü, ülkeyi terk etmek isteyen bir kocanın sızlanmaları, çocukların istekleri ve geçmişin zihindeki süreğen uğultusu... Sel Yayıncılık'tan çıkan Uçup Giden Bir Kuş, kimsenin kulak verme zahmetine katlanmadığı bir kadının kendi sesini bulma çabasıdır. Modern İran edebiyatının en güçlü seslerinden Feriba Vefi, İran'da bir klasik haline gelen ve on bir dile çevrilen ödüllü romanı Uçup Giden Bir Kuş'ta yalnızca Tahranlı bir kadının duru ve dokunaklı hikâyesini değil; eş, anne, evlat ve kız kardeş rollerinin arasında kendini yeniden yaratmaya soyunan tüm isimsiz kadınların ortak sergüzeştini anlatıyor: "Ben hep korktum; karanlıktan, bodrum katlardan, gölgelerden, Kadir amcadan, hatta annemden ve Mahbup teyzemden. Giderek kendimden bile saklanır oldum ve bir gün, kendime kim olduğumu sormak zorunda kaldım. Ben kaybolma duygusuyla büyüdüm; derin bir şaşkınlık hissiyle, bulunma umudumu bile yitirerek."
DUVARA KOŞANLAR
(Mesut Çiftci)
Bazı insanları yaşatan nefes, kötülüktür. Tıpkı Sansar gibi... Sansar'ın cesedi gece yarısı bir balıkçı heykeli tarafından öldürülmüş halde bulunduğunda başında yedi kişi vardı. Sansar'ı öldüren gerçekten de heykel mi yoksa "tesadüfen" cesedin başında toplananlardan biri miydi? Başkomiser Ferman, karşısına çıkan en tuhaf gizemi çözmek için o yedi kişinin hayatına girmek zorundadır. Cevabı aranan asıl soru ise bambaşkaydı: sırlarla dolu balıkçı heykeli Duvar Mahallesi’ne nasıl geldi? Mesut Çiftci, Narsist Kitap'tan çıkan yeni romanı Duvara Koşanlar’da usta kalemiyle can verdiği kahramanlarıyla hem görsel bir şölen sunuyor hem de polisiye bir hikâyenin içinde yaşama dair sorular sorduruyor.
IŞIKLARA BAK CANIM
(Annie Ernaux)
2022 Nobel Edebiyat Ödülü’nün sahibi Fransız yazar Annie Ernaux’nun Işıklara Bak Canım romanı Can Yayınları etiketiyle okurla buluşuyor. Ernaux bu romanda dikkatini sıradan ve gündelik bir mekâna, bir alışveriş merkezine yönelterek Paris yakınlarındaki bir süpermarkete bir yıl boyunca yaptığı ziyaretleri kaydediyor. Bu kısa ama yoğun metin, tüketim mekânını yalnızca ekonomik bir alan olarak değil, bir temas noktası olarak ele alarak günümüz toplumunun görünmez hiyerarşilerini açığa çıkarıyor... Işıklara Bak Canım, tüketim mekânını yalnızca ekonomik bir alan olarak değil, farklı sınıfların, yaşların ve kökenlerin kesiştiği bir toplumsal temas noktası olarak ele alıyor. Böylece alışveriş pratikleri, fiyatlar, indirim reyonları, otomatik kasalar, bağış kampanyaları ve güvenlik düzenekleri üzerinden günümüz toplumunun görünmez hiyerarşilerini açığa çıkarıyor.
AYRILIŞ(LAR)
(Julian Barnes)
Başlığının da düşündürebileceği gibi, Ayrılış(lar) her şeyden önce bir ‘vedalar’ kitabı: Julian Barnes bu ‘son’ kitabında biz okurlarına bir kez daha yazarlığının başat izlekleri olan bellek’ten, anılar’dan, geçmişi aynen ‘olduğu gibi’ yeniden kurmak için harcadığımız sonsuz çabalardan söz ediyor, ama aynı zamanda da kendi hastalığının dokunaklı hikâyesini bütün ilginç ayrıntıları ve aşamalarıyla bir-bir anlatıyor. Ama Ayrıntı Yayınları'ndan çıkan Ayrılış(lar) sadece bunlardan da ibaret değil. Bu otobiyografik anlatının tam ortasında, Oxford’da okuduğu okul yıllarından tanımış olduğu arkadaşları Stephen ile Jean’in hikâyelerini, ortasında koskoca bir ‘delik’ olan bu kırk yıllık hikâyeyi de öykülüyor. Hem bir anlatıcı-tanık, ama aynı zamanda da onların yaşamlarına derinden yön vermiş ve bunun vicdani sorumluluğunu taşımak zorunda kalmış bir kişi olarak. Seni Sevmiyorum ve Aşk vesaire başlıklı romanlarından üslup esintileri de taşıyan bu ilginç hikâyenin Ayrılış(lar)’ın metinsel bütünlüğü içinde bir köprü işlevi gördüğünü gözlemliyoruz...
YERYÜZÜ YORGUNLARI
(Neslihan Önderoğlu)
Neslihan Önderoğlu'nun Melih Cevdet Anday Edebiyat Ödülü'ne değer görülen çarpıcı romanı Yeryüzü Yorgunları Everest Yayınları'ndan çıktı. Roman, evlat acısıyla sarsılmış bir çiftin, Cihan ve Sedat'ın, şehirden ve geçmişin ağır yüklerinden kaçarak vahşi doğanın kucağına, "Mavi Dağlar"a doğru çıktıkları gerilim dolu bir kamp yolculuğunu anlatıyor. Sedat tarafından bir "kurtarma gezisi" olarak planlanan bu çileli yolculuk, karakterlerin içsel karanlıklarıyla ve doğanın affetmez gerçekliğiyle çarpıştığı, dönüşü olmayan bir hayatta kalma mücadelesine dönüşüyor. Yeryüzü Yorgunları, yalnızca vahşi doğada geçen bir hayatta kalma serüveni değil, aynı zamanda derin bir psikolojik yüzleşme romanı. Cihan’ın dağdaki yapayalnız bekleyişi sırasında zihnine doluşan anılar; oğulları Mert'in trajik intiharı, ondan da önce kaybettikleri engelli bebeklerinin sarsıcı hikâyesi ve yavaş yavaş parçalanan bir evliliğin enkazı etrafında şekilleniyor.
İTALYAN ULUSAL SİNEMASI
(Pierre Sorlin)
VakıfBank Kültür Yayınları (VBKY), Pierre Sorlin’in 'İtalyan Ulusal Sineması' adlı eserini okurlarla buluşturdu. Sorlin’in çalışması, sunduğu derinlikli sosyolojik perspektifle “Sanat Sineması” ile “Popüler Sinema” arasındaki gerilimi çok katmanlı bir biçimde inceliyor. Sinemayı yalnızca estetik bir ifade alanı olarak değil, aynı zamanda toplumsal yapılarla sürekli etkileşim hâlinde olan bir kültürel üretim biçimi olarak ele alan kitap, bu iki yaklaşım arasındaki sınırların nasıl çizildiğini ve zaman içinde nasıl dönüştüğünü ortaya koyuyor. Sinemanın ulusal kimliğin oluşumundaki belirleyici rolünü merkeze alan eser, İtalyan ulusal sineması üzerinden modern İtalya’nın geçirdiği kültürel ve toplumsal dönüşümü tarihsel bir bağlam içinde değerlendiriyor. Bu yönüyle kitap, yalnızca İtalya’ya odaklanmakla kalmayıp benzer süreçlerden geçen diğer ulusal sinemalar için de karşılaştırmalı bir okuma imkânı sunuyor. Özellikle Türk sinemasının geçirdiği dönüşümleri ve kendi iç çelişkilerini anlamlandırmak isteyen okurlar için önemli bir düşünsel çerçeve ve tarihsel perspektif sağlıyor.
İŞTE GİDİYORUM
(Feyza Hepçilingirler)
Âşık Mahzuni Şerif'in dediği gibi, "İşte gidiyorum" deyip gitmek sanıldığı kadar kolay mı? Neden doğduğu ve doyduğu yerde kalmaz da yollara düşer insan? Kimi zaman gördüğü zulümden, öldürülmekten, korku içinde yaşamaktan kaçar; kimi zaman istenmediği ve gitmek zorunda kaldığı için yerinden yurdundan ayrılmak zorunda kalır. Hem yalnız bir ülkeden başka ülkeye; bir kentten, bir köyden başka yere göç etmez ki insan! Kimi zaman yıpranmış birlikteliklerden, eski aşklardan, kimi zaman kendisinden kaçar. Her gidiş dengeleri yok eder, kırılıp dökülenleri ayırıp yaşamı yeniden kurmayı gerektirir; geride yeniden kurulabilecek bir yaşam kalmışsa eğer... Usta yazar Feyza Hepçilingirler'in Totem Yayınları'ndan çıkan öyküleri gerçek olaylara, yaşanmış acılara, farklı dünyalara yapılacak hüzünlü bir yolculuk...
YILDIZ'IN CASUSLARI
(Emre Gör)
Sultan II. Abdülhamid ve dönemi söz konusu olduğunda akla ilk gelen istihbarat, hafiyelik ve jurnalcilik kavramları, elinizdeki bu eserde ezber bozan bir yaklaşımla yeniden masaya yatırılıyor. O dönemin devasa haber alma ağını basit ve paranoyak bir ispiyon sistemi olarak görmek, gerçeğin üzerini örtmektir. Avrupa’yı sarsan anarşist eylemlerin, Balkanlar’da şiddetlenen milliyetçilik isyanlarının ve imparatorluğu çember içine alan dış baskıların gölgesinde, istihbarat aslında devlet aygıtının en hayati savunma kalkanıydı... Araştırmacı yazar Dr. Emre Gör, sayısız kaynağı ve tozlu arşiv belgesini titizlikle tarayarak hazırladığı bu çalışmasında okuru, Yıldız Sarayı’nın gizli koridorlarında soluksuz bir tarihiî yolculuğa çıkarıyor. Kronik Kitap'tan çıkan Yıldız’ın Casusları, hem bir dönemin karanlıkta kalmış istihbarat faaliyetlerini aydınlatıyor hem de 19. yüzyıl dünyasının tehlikeli arka planını, büyük devletlerin amansız rekabetini ve bir imparatorluğun çöküşü durdurma hamlelerini son derece çarpıcı bir dille okura sunuyor.
EPOKHE VE DELİLİK: DÜNYAYI KAPLAYAN GECE ÜZERİNE
(Mehmet Çağrı Uluğer)
Felsefe, delilikle yüzleşmeden ne kadar ileri gidebilir? Delilik tehlikesini göğüsleyemeyen bir düşüncenin felsefi olarak rüştünü ispat ettiği söylenebilir mi? Felsefenin olanağı ile delilik tehlikesinin ayırt edilemezliğini ima eden bu sorular, düşünceyi hem tehdit eden hem de delice cesaretlendiren bir uçurumun eşiğinde sorulur. Beyoğlu Kitapevi'nden çıkan Epokhé ve Delilik: Dünyayı Kaplayan Gece Üzerine, Husserlci epokhé'yi bilincin kurulumuna içkin aşırı bir hareket, hatta bir delilik uğrağı olarak yeniden düşünmeye çağırıyor. Mehmet Çağrı Uluğer, Descartes'tan Hegel'e, Derrida'dan Žižek'e uzanan bir yolda, bilince, özgürlüğe ve olumsuza dair muammaların izini sürüyor. Uluğer'in epokhé'ye odaklanan içgörülü analizi, felsefenin delilikle gizli akrabalığını açığa çıkardığı gibi, özgürlüğü de bu tehlikeli ilişkinin merkezine yerleştirmekten geri durmuyor...