"İstemediğim hiçbir şeyi yapmadım!"
Cem Özer, Özge Mine Sarıçam'a konuştu
ÖZGE MİNE SARIÇAM / osaricam@haberturk.com
Hayatımıza ne zaman girdi hatırlamıyorum. Ama kendimi bildim bileli Cem Özer’in kim olduğunu bilirim. “Laf Lafı Açıyor” programı 1991’de yayınlanmaya başladığından itibaren Türkiye “talk show” programıyla ilk kez tanışmış oldu. Hatta Türkiye televizyonculuğu birçok ilk’le onun sayesinde tanıştı. Konuklara laf sokma, kendini sevdirmeye çalışmama gibi samimi ve tasasız hareketlerle kısa sürede diğer meslektaşları arasından sıyrılıyordu.
Röportaja başlamadan önce oldukça gergindim; karşısındakini çok kolay avucunun içine alabilen ve zekanızın yetersiz olduğunu hissettiren biri olduğunu bildiğimden ağzımdan çıkacak her kelimeyi düşüne düşüne konuştum. Ama karşımda megaloman ve ukala birini değil de, fazlasıyla hoş sohbet ve mütevazi birini buldum. Ünlülerin yaş ortalaması ve kültür seviyesi düştükçe, onlarla muhabbet edemediğini fark edip gözünü daha ciddi programlara çevirerek “talk show”a devam etmek istemediğini fark eden ve özel bir kanalda yayın hayatına kendi istediği doğrultuda devam eden Cem Özer, gemiyi en son terk edeceğini söylüyor...
Bir 90’lı olarak “Laf Lafı Açıyor” programını hayal meyal hatırlıyorum. O zaman her şey yeni yeni görülmeye başlandığı için ünlüler çok ünlü, zenginler çok zengin oluyordu.
Cem Özer: Şimdiki ünlüler çok daha ünlü ve daha zengin oluyor.
Ama 90’ların büyülü havası şimdi yok. Ünlü olan çok fazla insan olduğu için akılda kalmıyor hiçbiri.
C.Ö. : O dönem çıkanlar daha kalıcıydı, şimdikiler daha geçici. Her 2-3 senede bir, komedide yeni bir ünlü silsilesi geliyor ve bir süre sonra unutuluyor. Paranın peşinde koştukları için çok kalıcı işler yapamıyorlar. Bir ara, “En çok benim filmim seyredildi” kavgası yapıyorlar ve sonra unutuluyor. Nitelikle niceliğin birbiriyle ters orantılı bir ilişkisi vardır. Kaliteli, nitelikli olan şey kalıcı ve yoğundur ama daha az kişiye ulaşır. Kalitesi olmayan niteliksiz bir şey ise, nicelik olarak daha yüksek bir rakamsal sayıya ulaşır ama yoğunluğu az olduğu için daha çabuk tüketilir, kalıcı olmaz.
Siz neden kalıcı oldunuz?
İstemeden oldu, bunu şimdi analiz edebiliyorum. Biraz da insanın iç dünyasıyla alakalı bir şey sanırım. Yapmak istediğim şeyi para pul hesabı yapmadan yaptığım ve bizim jenerasyonda aldığımız eğitimler gibi şimdilerde pek rağbet görmeyen formasyonlardan geçtiğimiz için, o dönem yapılan her şey kalıcı oluyordu.
Sizce hayatınızdaki en büyük dönüm noktası ne oldu?
Bir sürü var ama hiçbiri tesadüf değil. Çünkü bir yaptığım şey, diğer bir şeyin kapısını açtı. O da bir diğer şeyin kapısını açtı. En büyük noktam televizyonda talk show’a başlamam dersem, talk show’a başlama sebebim olan kabareye gelmek lazım. Onu dersem bu sefer Müjdat Gezen’le tanışarak Yeşil Kabare’ye girmemi söylemem lazım, onu dersem de Ali Poyrazoğlu’na gitmem gerek. Böyle bir silsile halinde devam eder. O yüzden hayatımdaki en büyük dönüm noktası hukuku bırakıp oyuncu olmaya karar verişim olmalı bence.
“İSTEDİĞİM HER ŞEYİ YAPTIM, İSTEMEDİĞİM HİÇBİR ŞEYİ YAPMADIM”
Peki hayatınıza dönüp baktığınızda en büyük başarınız olarak neyi görüyorsunuz?
Yaşamayı iyi becerdim. Güzel, kendi istediğim gibi ödünsüz ve özgürce yaşamayı iyi becerdim. İstediğim her şeyi yaptım, istemediğim hiçbir şeyi de yapmadım. Ama mesleki açıdan soruyorsan en iyi becerebildiğim şeyleri yapabildiğim için başarılı oldum sayılır. Bir de en iyi yaptığım diğer şey; kapıyı vurup çıkıp gitmek.
Özel hayatta mı, iş hayatında mı?
İş hayatında tabi. Bunların örnekleri de var. Ne paraya bakarım, ne istikbale. Kendimi rahat ve huzrlu hissetmediğim an, kapıyı vurur çıkarım. Özgür olabilmem çok önemli. Birileri benim etrafımı sarmaya başladığı an oradan giderim.
“OSMAN NEJAT MUCİT OLMAK İSTİYOR”
Bunları oğlunuza da aşılıyor musunuz?
Tabi ki. Bir de bu aşılanacak bir şey değil, DNA’daki kodlarla geçiyor zaten.
Oğlunuzun ileride hangi mesleği yapmasını istersiniz?
Hangi mesleği istiyorsa onu yapsın. Şimdilik mucit olmayı düşünüyor. Ama 3 yıldır ciddi bir şekilde istiyor bunu.
Hangi davranışları size benziyor?
Yoğun bir iç aksiyonu olmasına rağmen dışarıdan çok sakin görünüyor olması. O da tartışarak bir şeyleri değiştiremeyeceğinin farkında, o yüzden fazla uzatmıyor. Bulunduğu her yerden bir eğlence çıkartmayı becerebilmesi ve sıkılmıyor olması da bana benziyor.
“TALK SHOW YAPMAK İSTEMEDİĞİMİ SÖYLEDİM”
Talk show’culuk gibi eğlence sektörünün içinde yaşadıktan sonra siyasi bir programa geçiş süreci nasıl oldu?
Aniden oldu. Yumuşak bir geçiş olmadı. Zaten ben “talk show” dediğimiz o çalgılı, şamatalı, kahkahalı şeyleri yapmaktan artık sıkılmıştım. Benim talk show’larımda her zaman şova yönelik bir zorunluluk ve sunilik yoktu. Kimi zaman çok ciddi şeyler konuşulurdu… Ama konuk skalasının değişmesinden dolayı yaş ortalaması küçük “popcorn ünlüler”in çoğalmasıyla birlikte derinliği olmayan konuşmalar ortaya çıkmaya başladı. Bir yaşanmışlığı olmadığı için muhabbet 3 cümlede bitiyordu. “Bu filmi çekerken çok eğlendik, inşallah seyirci de çok sever”in ötesinde şeyler konuşamadıkları için muhabbet açılamaz oldu. IŞİD, Kobani gibi konularda siyasi bir şey sorduğumda “Ben bu konulara çok girmek istemiyorum” diyor sanki söyleyecek çok sözü varmış gibi. Bu gibi şeylerden dolayı çok sıkıldım. Sonra hatır için bir 10 ay kadar tekrar denedim ama kafamda hep bu vardı. Sanırım talk show’larımdaki birikimli sohbet kısmımı fark ettikleri için seyircinin de benden istediği buydu.
Burası benden program yapmamı istediğinde talk show yapmak istemediğimi söyledim. “Ne yapmak istiyorsun?” dediler ve “Bilmiyorum” dedim. Program bu şekilde kendi kendine biçimlendi. Amacım bir fikri empoze etmek değil, haberlerin gündemin üzerine konuşmak. Karşılıklı konuşalım ve diğer haber kanallarındaki gibi bağrış çağrış yapmadan birbirimizi anlayalım. O kanallardaki sesi en yüksek kişileri buradaki programa çıkarttığımda tatlı tatlı konuşuyoruz.
Anlatmaya çalıştığınız şey ne?
Birbirimizi anlamaktan vazgeçersek kutuplaşma başlar. Kutuplaşma başladığında da herkes yalnızlaşır. Erenler’de bir laf vardır; “Benim konuştuğum gibi konuşma, tersine bir şeyler söyle ki iki kişi olduğumuz anlaşılsın”. Görüyorsun, insanlar topluluklar halinde bir araya geliyorlar ama hepsi aynı şeyi söylediği için yalnızlar. Herkesin bir kutsalı, hassas noktası var ve hiç kimse o hassas noktaya dokunulmasını istemiyor. Buna rağmen karşısındakinin kutsallarına özgürce dokunuyor. Başkalarına karşı “hoşgörülü” olmalıyız diyorlar ya, hoşgörü aslında çok yukardan bakan bir kavram. Ben kimim ki sana hoşgörü göstereyim? Hoşgörülü olmak, kendine bir pozisyon sağlamaktır. Ben esasında egemenim ve seni hoş görüyorum demektir. Hayır, kabullenmeye çalışmalıyız.
Programdaki sakinliği nasıl sağlıyorsunuz?
Ben sakin olduğum için karşımdaki de sakinleşiyor. Diyelim ki adam top atıyor; o top duvara çarparsa aynı şiddette geri seker. Ama süngere çarparsa dibine düşer. Dolayısıyla o enerjiyi ben alıp soğurunca enerji düşüyor ve sohbet daha keyifli bir hale geliyor. Çünkü anlıyor ki, ben aslında kendi fikrimi ona empoze etmek için değil, onu anlamak için sohbet ediyorum. İnsanlar kendi doğrularını gerçekmiş gibi savundukları için anlaşamıyorlar. Ben tartışmaya empati kurarak giriyorum.
“ORTALIK ÇIRAKLIK YAPMADAN KENDİNİ USTA ZANNEDEN ACEMİ TAMİRCİLERLE DOLU”
Şimdiki ünlülerin yaşları küçük olduğu için, konuşacak çok şeyleri de yok dediniz. Ama gençlerin önünü açmak gerekmiyor mu?
Gençlerin kendi önlerini açması gerek. Mutlaka bir ustanın yakasına yapışıp, çıraklık dönemini doğru yaşaması gerekiyor. Henüz çırakken, ustaymış gibi davranmaması gerekiyor. Ortalık çıraklık yapmadan kendini usta zanneden acemi tamircilerle dolu. Ne tuhaftır ki Türk insanı doktora gideceği veya evini tamir ettireceği zaman yaşlı, deneyimli birini tercih eder ama iş eğlence sektörüne gelince genç fetişizmi başlar. Genç, enerji olarak üretmeye hazırdır ama zihin olarak henüz hamdır. Allahtan benim çok ustam vardı ki beni bastırarak zamanında daha olgun şeyler üretmemi sağladı. Çünkü gençken aklımıza gelen her fikrin mükemmel bir fikir olduğunu ve bunun ilk defa bizim aklımıza geldiğini zannederiz. Ve gitarı elimize aldığımızda çıkan ilk melodiyi çok beğeniriz. Oysaki onun bir sürü hatası vardır. Bunlar piyasada çoğaldığı zaman görece olarak yanlış olan çok’lar, doğru olan az’ları bastırdığı için tüketici de yanlış olan çok’u doğru zanneder ve onun peşinden gitmeye başlar. Bir süre sonra kalıcı olmayan, çiğnenip atılan sanatsal ürünler ortaya çıkmaya başlar.
Buradan filmlerinize geçelim. Benim bir tane favorim var. Sizinki hangisi?
Klasik bir cevap olacak ama insan evlatlarını ayırt edemiyor. Beğenmediğim bir tane var; “Sıcak”.
Peki “Karışık Pizza”?
O benim performans olarak en sevdiğim filmdir. O film, aslında hiç inandırıcı olmayan dış görünümde bir karakteri inandırıcı kılmış ve sokaktaki mafyanın tipini değiştirmiştir. Türk sinemasında dili, müziği, anlatımı, oyunculuğu açısından oldukça farklı bir filmdir. “Berlin in Berlin” kadar önemli bir filmdir. Onun altında Umur Turagay değil de Quentin Tarantino yazıyor olsaydı o film başka bir film olurdu.
Tam onu söyleyecektim. Gerçekten bazı sahneler Tarantino filminden fırlamış gibi. Özellikle Erkan Taşdöğen’le birlikte birine ateş ettiğiniz sahne, Pulp Fiction’daki sahnenin aynısı gibi…
Karışık Pizza, Pulp Fiction’dan önce çekildi. Benim canlandırdığım karakter de John Travolta’yı andırıyor. Önce çekilmiş olmasa, bizi kopyacılıkla suçlarlardı.
“BENİ SİZ YARATMADINIZ!”
Sizce neden insanlar size megaloman diyor?
#quato1#pull-right#Beni siz yaratmadınız. Yaratabiliyorsanız gidin amcanızın oğlunu yaratın, neden beni yaratıyorsunuz!# Beni var eden halk, ben çocuğuma mama alamazken neredeydi? #
Bu benim Laf Lafı Açıyor’dan önce bir eğlence programının içinde yaptığım “Alo Cem Özer” adlı 8-10 dakikalık skeçlerde oluşturduğum bir şeydi. Megaloman bir adam oluşturmuştum. Sürekli kendini övüyordu, gelen telefonlarda karşı tarafı övermiş gibi yapıp ancak gerçekte aşağılayarak telefonu kapatıyordu. Amerikalıların “insult joke” dedikleri hakaret üzerinden giden espri şeklini kullanmıştık. Öyle üzerime yapıştı. Gördüğün gibi asla kendini beğenmiş veya kibirli biri değilim. Megaloman değil de, popo yalamayı seven bir insan olmadığım için insanlara garip gelmiş olabilir. Bizde sanatçı dediğin, halkın duymaktan hoşlandığı lafları söyler; “Beni siz yarattınız” gibi. Halbuki beni siz yaratmadınız. Yaratabiliyorsanız gidin amcanızın oğlunu yaratın, neden beni yaratıyorsunuz. Bir gün bir magazinci “Sizleri biz yaratıyoruz” demişti. Ona; “Deli misin niye beni yaratıyorsun, git akrabanı yarat, onu meşhur et! Niye hiç tanımadığın bir adamı meşhur ediyorsun?” dedim. Biz çok büyük bedeller ödeyerek, didine didine bu yerlere geliyoruz. Halk birdenbire seçip, göklere çıkartmıyor. Bir şey yapıyorsun ve onlara “Bakın ben buradayım” diyorsun. Onlar da önce burun kıvırıyor, biraz sürünüyorsun. Beni var eden halk, ben çocuğuma mama alamazken neredeydi? Bunları söylediğim için megaloman oldum. Asıl magazinciler bizim üzerimizden ekmek yiyor. Zeki Müren’in star olduğu dönemde magazin mi vardı? Bak, ben 55 yaşındayım. Sen Laf Lafı Açıyor’un yayınlandığı dönemi, ne kadar küçük de olsan hatırlıyorsun. Demek ki bir iz bırakmış. Şimdiki ünlüleri 15 yıl sonra hatırlayabilir misin? Sanmıyorum.
“BEYAZ’LA OKAN’IN KANAL D’YE GEÇMESİNDE EMEĞİM OLDU”
Peki 90’ların ünlülerinden yani sizin ekipten hala görüştüğünüz kimler var?
Ben hep kendi kuşağımdan üstteki kuşaklarla ahbaplık ettim. Sadece Okan Bayülgen’le onun liseyi bitirdiği dönemde kısa bir süre ev arkadaşlığı yaptım. Onu konservatuara yönelttim, başka hayallerin peşindeydi hayalini değiştirdim. Sonra onun Kanal D’ye transfer olmasında emeğim geçti, sonra Beyazıt Öztürk’ün Kanal D’ye geçmesine emeğim oldu. Okan’la birkaç ay ev arkadaşlığı yapmışsam da ondan sonra birbirimizi pek aramadık. Ben çok az insanla görüşürüm. Çok insana az vakit ayırmaktansa, az insana çok vakit ayırmayı tercih ediyorum. Yalnız kalmayı da çok severim. Sıkı fıkı dostluklarım hiç olmadı. Belki de beceremediğim bir şeydir.
4 evlilik geçirdiniz. Evlilikle ilgili genel düşünceniz nedir?
Beceremediğim bir şey işte.
“SENİ ALDATTIYSAM PARAMI NE YAPACAKSIN?”
Biraz daha açar mısınız?
İki insanın aynı evin içinde kayıtsız şartsız birbirine bağlı kalması, günümüze uygun bir şey değil diye düşünüyorum. Günümüz demeyeyim de, İstanbul’da yaşadığımız zaman-mekan ilişkisi içinde tuhaf bir durum. Evlilik daha küçük yerlerde, daha sakin hayatlarda, zamanın bu kadar hızlı akmadığı bir yerde çok hoş olabilir. İki kişinin birbirine ait olduğunu ikrar ve beyan eğlemesi bence yeterlidir. Resmi nikah dediğimiz şey, sosyal hak dediğimiz maddi hakları düzenler. Ama günümüz yasalarında bir baba evlenmeden de bir çocuğu nüfusuna alabiliyor. Bir servetim varsa onu doğal olarak çocuğuma bırakacağım. Bunun için onu nüfusuma almam yeterli. Neden annesine de miras bırakayım? Çocuğun mirasından annesi de yararlanabilir. Doğru düzgün çocuk yetiştirdiyse, çocuk da ona bakar.
Görüyoruz, boşanmalarda herkes ev ve mal paylaşımı derdine düşüyor. Ama evlenirken hiç öyle konuşulmuyor; “Ben senin paranı değil, karakterini seviyorum. Sen beş kuruşsuz olsan da ben seninle olurum” diyor. Ama birkaç yıl sonra onu da isterim, bunu da isterimler başlıyor. “Ne oldu?” diyorsun, “Beni aldattın” diyor. Seni aldattıysam paramı ne yapacaksın, benden nefret etmen lazım. “O da sana verdiğim yılların bedeli”. Bütün bunları düşündüğümde, günümüz evlilikleri bana saçma ve gereksiz geliyor. Diyorlar ki, bundan sonra bir elmanın iki yarısı olacağız. Ben zaten bütün bir elmayım, ikinci bir yarıya ihtiyacım yok. İkinci bir yarıya ihtiyacı olanlar yarım insanlardır. İki ayrı elma olarak bir tabakta durabiliriz, iç içe geçmeye gerek yok. İç içe geçme dayatması, insanları yanlışa sürüklüyor.
Ama kadınların kafası karışıktır bu konularda…
Çünkü “kadın dediğin”, “erkek dediğin” şöyle olur diye diye biz karıştırıyoruz. Bir sürü ukala, ahkam kesip duruyor. Tanıdığım bir kadın var; aşk, sevgi, mutluluk diye vaktiyle kitaplar yazıp çok meşhur oldu. İnsanların okuyup “Aşk bu işte” dediği kadın, günübirlik ilişkilerin kraliçesi! Aşkla ilgisi olmayan skorcu biri. Aşk üzerinden para kazanıyor çünkü aşk da her şey gibi bir tüketim malzemesi haline geldi. Pratikte öyle bir şey yok.
"O, AŞK DEĞİL FEROMON HORMONU!"
Ama aşık olunca fiziksel olarak da bazı tepkimeler veriyoruz. İştahımız kesiliyor, uyuyamıyoruz…
O aşk değil; o feromon hormonu! O da, cinsellikle alakalı. Ruhlar bir olmaz ama tek vücut olabilirsin. Bize aşk diye dayatılan şey aslında yoğun cinsel çekimdir. İnsan aşk içgüdüsüyle doğmaz, üreme içgüdüsüyle doğar. İçgüdüler karşındaki kişinin, çocuğun için en doğru baba veya anne olabileceği konusunda sana sinyal verir ve karnına ağrılar girmeye başlar. Erkekler Ortaçağlarda kadını yönetmek için cinselliğini yok etmek istemiş. Kadınlar bile; “ayıp, ben ucuz biri miyim, ben kolay kız mıyım” gibi şeylerle kendilerini engellemeye alıştırılmış. Şimdi sana bir şey soracağım, sen hiç kalp gördün mü?
Evet.
Kalp, yumruğa benzeyen aortlu çirkin bir şey. Hiçbir şey üretmez, sadece kanı pompalar. Kalp, duygu üretmez. Duyguyu beyin üretir. Bizim kullandığımız kalp işaretine bakarsan organ olan kalbe değil de kadın göğsüne veya kalçasına benzediğini görürsün. Bir kadının çocuk doğurmaya uygun olup olmadığını kalçasından anlarız, o yüzden kalçaya bu kadar önem veririz. Dar kalçalı demek, doğurganlığı az demektir. O nedenle erkekler geniş kalçalı kadınlardan hoşlanır. Günümüz post modern insanını çözümlemeye çalışırken biraz da ilkel insandan faydalansak, o zaman her şey daha kolay olur.
“KADINDA ZEKAYA BAKARIM”
Kadınlarda size çekici gelen şeyler ne?
Zeki olması. Kültürlü olması gerekmiyor ama zeki olması şart. Yeni karşılaştığı herhangi bir şeyi anlayabilme kapasitesi olabilmeli. Ondan sonra o kadın benim gözümde güzelleşmeye başlar. Fiziksel kıstaslarım çok fazla yok ama döndüğümde güzel bir şey görmek isterim. Bakışlar ve gülüşü önemli. Ama bakışında bir anlam olması gerek. Çirkin insan eğer çirkinliğiyle başa çıkamamışsa mutlaka o çirkinliğin kompleksini yaşar ve içinde de o çirkinliği besler. Onların iyi kalpli görünüyor olmasının içten olduğuna inanmam, kendilerini kabullendirmek için rol yaptığına inanırım. Ama insan, kendine bir ışık edinerek çirkinliğini kapatabilir. Bunu da yüzüne yapacağı estetik operasyonlardan çok, zihnine yapacağı kültürel operasyonlarla sağlayabilir. Mesela Yılmaz Güney; lakabı çirkin kraldı ama bir ışığı vardı. Bir de eğlenceli biri olması çok önemli.
Bu kanalda devam edecek misiniz? Herkes gitse de siz burada mısınız?
Ben genellikle gemiyi en son terk edenlerden oldum. Zaten herkes gitti, ben kaldım. Butik bir kanal halinde devam ediyoruz.