Washington’da İran senaryoları sınıyor
ABD ile İran arasındaki gerilim sürerken, olası saldırıya ilişkin senaryolar gündeme geliyor. ABD Başkanı Donald Trump'a yakın bazı üst düzey danışmanlar, doğrudan bir Amerikan saldırısından önce İsrail'in tek taraflı bir adım atmasının siyasi açıdan daha "yönetilebilir" olacağı görüşünü savunuyor. Habertürk TV Güvenlik Politikaları Koordinatörü Çetiner Çetin'in haberi...
ABD yönetimi içinde İran’a yönelik olası bir askeri operasyonun zamanlaması ve biçimine dair tartışmaların derinleştiği belirtiliyor. Diplomatik kaynaklardan edinilen bilgilere göre, ABD Başkanı Donald Trump’a yakın bazı üst düzey danışmanlar, doğrudan bir Amerikan saldırısından önce İsrail’in tek taraflı bir adım atmasının siyasi açıdan daha “yönetilebilir” olacağı görüşünü savunuyor.
Kaynaklara göre, bu yaklaşımın arkasında askeri hesaplardan ziyade iç politika dengeleri bulunuyor. Değerlendirmelerde, “İsrail’in başlatacağı bir operasyonun İran tarafından verilecek karşılıkla genişlemesi halinde, ABD’nin müdahalesinin Amerikan kamuoyuna daha kolay anlatılabileceği” düşüncesi öne çıkıyor. Yönetim içindeki bazı çevrelerde, “siyasi maliyetin İsrail ilk hamleyi yaparsa daha düşük olacağı” yönünde bir kanaatin oluştuğu ifade ediliyor.
Kamuoyu desteği var, Amerikan kaybına tolerans yok
ABD’de son dönemde yayımlanan kamuoyu araştırmaları da bu hesapların temelini oluşturuyor. Pew Research Center ve Chicago Council on Global Affairs tarafından yayımlanan raporlar, özellikle Cumhuriyetçi seçmen tabanında İran’a karşı sert tutuma destek bulunduğunu, ancak Amerikan askerlerinin hayatını riske atacak uzun süreli bir savaşa desteğin sınırlı olduğunu ortaya koyuyor.
Yine RAND Corporation tarafından yayımlanan son analizlerde, İran’a yönelik geniş çaplı bir hava harekâtının “öngörülemez asimetrik karşılıklar” doğurabileceği ve ABD’nin bölgedeki üsleri ile personelinin doğrudan hedef haline gelebileceği vurgulandı. Raporda, İran’ın misilleme kapasitesinin sadece balistik füze saldırılarıyla sınırlı olmadığı; vekil unsurlar ve siber operasyonlar üzerinden Avrupa’yı da kapsayacak geniş bir alana yayılabileceği belirtiliyor.
Diplomasi Masada, Ama Güven Azalıyor
Geçtiğimiz hafta İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun Beyaz Saray’da yaptığı görüşmede, İran’ın nükleer programı ve balistik füze altyapısına karşı daha kararlı adımlar atılması yönünde baskı yaptığı bildiriliyor. Tel Aviv’in özellikle Haziran ayında düzenlenen sınırlı operasyonların ardından İran’ın bazı kapasite unsurlarını yeniden toparlamaya başladığına dair değerlendirmeleri Washington’a aktardığı ifade ediliyor.
Öte yandan, Trump’a yakın müzakere kanadının aralarında özel temsilci Steve Witkoff ve danışman Jared Kushner’ın da bulunduğu isimlerin Cenevre’de İranlı yetkililerle temaslarını sürdürme taraftarı olduğu belirtiliyor. Diplomatik kaynaklar, bu temasların “ciddi” olarak nitelendirildiğini ancak Washington’daki genel havanın diplomatik çözüm ihtimaline dair iyimserliğini kaybettiğini aktarıyor. Diplomatik kaynaklar, “Artık soru ‘vuracak mıyız’ değil, ‘ne zaman ve hangi ölçekte’ vuracağız noktasına kaymış durumda” değerlendirmesinde bulundu.
Ortak Operasyon mu, İsrail’e Öncü Rol mü?
Yönetim içindeki değerlendirmelerde iki senaryo öne çıkıyor:
(1) İsrail’in tek taraflı bir “ilk darbe” ile sahayı açması; İran’ın buna misilleme vermesi ve Washington’un, “müttefik savunması / bölgedeki Amerikan unsurlarının korunması” gerekçesiyle zorunlu biçimde devreye girmesi. (2) Hedef seti, zamanlama ve angajman kuralları önceden netleştirilmiş, ABD–İsrail koordineli ortak operasyonu.
ABD’li askerî ve siyasî kaynaklar, saf askerî planlama açısından ikinci seçeneğin daha “kontrol edilebilir” olduğunu vurguluyor: Ortak harekât, istihbarat–keşif–gözetleme (ISR), elektronik harp, hava savunma bastırma, arama-kurtarma ve bölgedeki üs/hat güvenliği gibi kritik başlıklarda “parça parça” değil, bütünlüklü bir mimari kurmayı kolaylaştırıyor. Buna karşın siyasî anlatı cephesinde bazı çevreler birinci senaryoyu daha “avantajlı” görüyor: İsrail’in başlatması, İran’ın vereceği karşılık üzerinden Washington’a “meşru müdafaa/yanıt verme” çerçevesi sunarak iç kamuoyunda maliyeti düşürebilir; ancak aynı kaynaklar, bu modelin kontrolsüz tırmanma riskini büyütebileceğini ve İran’ın misillemeyi yalnız İsrail’le sınırlamayarak ABD hedeflerini de kapsayacak şekilde genişletme ihtimalini hesaba katmak gerektiğini belirtiyor.
En büyük endişe: Çin ve cephane stokları
ABD Savunma Bakanlığı’na yakın çevreler, İran dosyasında “saha” kadar Pasifik takviminin de belirleyici bir değişkene dönüştüğünü vurguluyor. Pentagon içinde yapılan değerlendirmelerde, İran’a karşı haftalar sürebilecek bir hava kampanyasının; hassas güdümlü mühimmat, hava savunma önleyicileri ve deniz platformlarının kullandığı kritik füzeler dâhil olmak üzere stokları hızla eritebileceği konuşuluyor. Bu kaygının temelinde, ABD’nin son dönemde hem İsrail’e hem de Ukrayna’ya dönük destek kalemleri nedeniyle zaten baskı altında olan mühimmat havuzunun “uzun bir Ortadoğu kampanyası”yla daha da zorlanması ihtimali yatıyor; üst düzey askerî toplantılarda da bu riskin açık biçimde gündeme geldiği aktarılıyor.
Aynı çevrelere göre mesele yalnız “stokların azalması” değil; bunun, Çin’e karşı caydırıcılık denkleminde yaratacağı boşluk. Özellikle Tayvan senaryosuna hazırlık bağlamında, ABD’nin Pasifik’te sürdürülebilir bir tempoyla operasyon yürütebilmesi için gereken mühimmatın “önceden” hazır olması gerektiği; bu yüzden Ortadoğu’da uzayan bir operasyonun stratejik öncelik tartışmasını tetiklediği belirtiliyor. Bu yaklaşım, Pentagon’un Çin’in askerî kapasitesindeki artışı ve Indo-Pasifik’teki risk başlıklarını yakından izlediğini ortaya koyan resmî değerlendirmelerle de örtüşüyor.
savunma önleyicileri ve deniz platformlarının kullandığı kritik füzeler dâhil olmak üzere stokları hızla eritebileceği konuşuluyor. Bu kaygının temelinde, ABD’nin son dönemde hem İsrail’e hem de Ukrayna’ya dönük destek kalemleri nedeniyle zaten baskı altında olan mühimmat havuzunun “uzun bir Ortadoğu kampanyası”yla daha da zorlanması ihtimali yatıyor; üst düzey askerî toplantılarda da bu riskin açık biçimde gündeme geldiği aktarılıyor.
Aynı çevrelere göre mesele yalnız “stokların azalması” değil; bunun, Çin’e karşı caydırıcılık denkleminde yaratacağı boşluk. Özellikle Tayvan senaryosuna hazırlık bağlamında, ABD’nin Pasifik’te sürdürülebilir bir tempoyla operasyon yürütebilmesi için gereken mühimmatın “önceden” hazır olması gerektiği; bu yüzden Ortadoğu’da uzayan bir operasyonun stratejik öncelik tartışmasını tetiklediği belirtiliyor. Bu yaklaşım, Pentagon’un Çin’in askerî kapasitesindeki artışı ve Indo-Pasifik’teki risk başlıklarını yakından izlediğini ortaya koyan resmî değerlendirmelerle de örtüşüyor.
“Baş Kesme” seçeneği masada mı?
Diplomatik kaynaklar, operasyonel seçenekler arasında İran’ın dini lideri Ali Hamaney’i doğrudan hedef alabilecek bir “baş kesme” (decapitation strike) senaryosunun da teorik düzlemde değerlendirildiğini aktarıyor. Ancak aynı kaynaklar, bu başlığın “saha için cezbedici ama stratejik sonuçları öngörülmesi en zor” seçeneklerden biri olarak görüldüğünü vurguluyor: Böyle bir hamle, nükleer tesisler ya da füze altyapısı gibi somut hedeflere yönelik operasyondan farklı olarak, doğrudan rejimin tepe noktasına dokunduğu için tırmanma çıtasını bir anda yükseltebilir; İran’ın misillemeyi yalnız bölgeyle sınırlamayarak ABD/İsrail hedefleri, enerji hatları ve küresel deniz trafiği gibi alanlara yayma ihtimalini artırabilir. Ayrıca Washington’da bu tür bir “lider hedefleme” yaklaşımının, uluslararası hukuk ve meşruiyet tartışmalarını büyüteceği; müttefiklerin desteğini zorlaştırabileceği ve ABD iç siyasetinde “savaşın ölçeği” tartışmasını alevlendirebileceği de dile getiriliyor.
ABD istihbarat çevreleri ise, İran siyasal sisteminin tek bir kişiye bağlı olmadığını ve böyle bir hamlenin rejimi otomatik olarak çökertmeyeceğini özellikle not ediyor. Tahran’ın karar alma mimarisi; dini liderlik makamı, güvenlik-bürokrasisi ve Devrim Muhafızları (IRGC) ekseninde katmanlı ve yedekli biçimde tasarlandığı için, “tepeyi hedeflemek” kısa vadede şok etkisi yaratsa bile, devlet aygıtının işlev görmeye devam etmesi ve hattâ “intikam/direnç” refleksiyle daha sert bir çizgiye evrilmesi olasılığı masada tutuluyor.
Üst düzey bir istihbarat yetkilisinin değerlendirmesine göre İran’ın geniş bir komuta-kontrol zinciri var; kritik bir darbe alsa bile emir-komuta sürekliliğini korumak üzere alternatif iletişim kanalları ve farklı karar merkezleri devreye sokulabiliyor. Özellikle Devrim Muhafızları hiyerarşisinin, kriz anlarında liderlik boşluğunu hızla doldurabilecek şekilde yapılandırıldığı; güvenlik aygıtının “kişiye değil kuruma” dayalı işleyişle süreklilik üretmeyi hedeflediği belirtiliyor. Bu nedenle “baş kesme” senaryosunun, beklendiği gibi “düğmeye bas ve sistem çöksün” türü bir sonuç üretmesinden ziyade, öngörülemez bir tırmanma ve dağınık ama geniş misilleme dalgası doğurabileceği; dolayısıyla askeri değeri kadar siyasi ve stratejik maliyetinin de ayrı bir dosya olarak tartıldığı ifade ediliyor.
2003'ten bu yana bölgedeki en büyük yığınak
Trump yönetimi, son haftalarda Orta Doğu’daki askerî varlığını gözle görülür biçimde artırdı. Sahaya yansıyan tablo; iki uçak gemisi taarruz grubu, bunlara eşlik eden kruvazör ve güdümlü füze destroyerleri, ilave savaş uçakları (hava üstünlüğü ve taarruz unsurları), keşif–istihbarat platformları ile havada yakıt ikmali kapasitesinin güçlendirilmesi şeklinde okunuyor. Bazı değerlendirmeler, bu yoğunlaşmanın “2003 Irak işgali döneminden bu yana” bölgede görülen en büyük Amerikan ateş gücü ve harekât hazırlığı olduğuna dikkat çekiyor; üstelik bu sefer yalnız deniz gücü değil, geniş bir hava harekâtı için gerekli “destek omurgası” (ISR, tanker, elektronik harp, komuta-kontrol) da eşzamanlı biçimde büyütülüyor.
Ancak aynı kaynaklar, bu yığınağın otomatik olarak “savaş kararı” anlamına gelmediğini; diplomasiyi zorlamak için caydırıcılık gösterisi olarak da kurgulanabileceğini vurguluyor. Ne var ki Pentagon kulislerine yansıyan uyarılarda, olası bir kampanyanın kısa ve sınırlı kalmaması hâlinde, bölgedeki ABD unsurlarının (Körfez’deki üsler, deniz unsurları, Irak-Suriye hattındaki noktalar) İran’ın asimetrik misilleme havuzuna girebileceği; dolayısıyla harekâtın “ilk günlerinden” itibaren kuvvet koruma ve hava savunmasının ayrı bir cephe hâline gelebileceği not ediliyor.
Kongre cephesinde ise tartışma iki başlıkta yoğunlaşıyor: Birincisi, uzayan bir operasyonun ABD’nin mühimmat ve hava savunma stoklarına bindireceği yük; ikincisi ise Amerikan kayıpları yaşanması hâlinde iç kamuoyunda oluşabilecek hızlı geri tepme. Özellikle “başlatan taraf” algısının siyasî maliyeti büyüteceği, bu nedenle yönetimin gerekçelendirme ve zamanlama hesabını çok daha hassas kurmak zorunda kalacağı dile getiriliyor.
Belirsiz bir savaşın eşiğinde
Masadaki seçenekler, sınırlı bir “ilk darbe” ile İran’ı masaya geri itmeye çalışan kontrollü baskı senaryosundan; nükleer altyapı, balistik kapasite, komuta-kontrol ağı ve hatta rejimin üst katmanlarını hedef alabilecek daha geniş ölçekli bir kampanyaya kadar uzanıyor. Ancak Washington’daki genel değerlendirme, böyle bir harekâtın “tek gecelik” bir operasyon olmayabileceği yönünde: İran’ın derinliğe yayılmış tesisleri, dağların içine gömülü altyapısı, mobil füze unsurları ve misilleme kapasitesi; çatışmayı zaman içinde büyüyen bir tırmanma döngüsüne sokabilir. Bu yüzden bazı diplomatlar ve savunma çevreleri, “ilk darbe”nin başarı ölçüsünü yalnızca vurulan hedeflerle değil, ertesi günün nasıl yönetileceğiyle tarif ediyor: Körfez’de deniz trafiği, Irak-Suriye hattındaki Amerikan varlığı, İsrail şehirleri üzerindeki füze/İHA tehdidi, enerji piyasalarında şok dalgası ve Washington’da hızla sertleşebilecek iç siyaset iklimi aynı anda masaya geliyor.
Diplomatik kulislerde altı çizilen bir diğer nokta da şu: Planlama ne kadar ayrıntılı olursa olsun, savaşın mantığı çoğu kez planlamayı geride bırakıyor. Birkaç gün içinde “kontrollü” başlayan bir hava kampanyası; yanlış hedefleme, yüksek sivil kayıp, İran’ın asimetrik cevapları ya da bölgedeki müttefiklerin sahaya sürülmesiyle haftalara yayılan ve sonuçları öngörülemeyen bir sürece dönüşebilir. Bu nedenle Washington’da konuşulan en kritik soru, “vurur muyuz?”dan çok “vurursak, tırmanmayı kim ve nasıl frenleyecek?” sorusu.
Diplomatik çevrelerde sıkça dile getirilen cümle ise ironik bir özeti barındırıyor:
“Kim başlatırsa başlatsın, sonunu kimse hesaplayamıyor.”
Bu cümlenin alt metni açık: Başlangıcı senaryolaştırmak mümkün; fakat sonrasını, yani misillemenin çapını, çatışmanın bölgeye yayılmasını ve iç siyasette yaratacağı sarsıntıyı tam olarak kontrol etmek neredeyse imkânsız.