Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Haberler Yaşam Paris’in egzotik kuşları

        Ali Esad GÖKSEL/HT CUMARTESİ

        agoksel@htgazete.com.tr

        Biliyorum, Woody Allen filmi gibi oldu. Bakınız sizi temin ederim; Woody şimdi gelse, o filmin devamını çekmek isteyip sıvansa idi set inşasına ihtiyaç duymayacaktı. Paris bu sene toptan bir set. Şehrin nüfusunun çoğu Amerikalılar. Paraları yüzde 25 değer kazandı ya... Eski Kıta indirimli satışlardaki kelepir mala döndü...

        Vakit gece yarısı olmuş. Hatta az ötesi... Boulogne Parkı’nın içindeyiz. Oysa şaibeli bir yer. Ne kadar mahalli polisiye roman var ise sahne burası. Tabii, “Onlar eskidendi. Ayrıca adı üstünde hikâye” diyorlar. “Tamam ama, ateş olmayan yerden duman çıkmaz” diye teyakkuzdayız.

        Hava serinlemiş. Yoğun ve bakımlı ağaçlarla çevrili yolda ilerliyoruz. Derken uzak bir ışık. Yaklaştıkça devasa ışık satıhlarına teslim oluyoruz. Hani ışık böcekleri vardır, çaresizce ışığa uçarlar. Onlara benziyoruz. LVMH Grubu’nun sansasyonel müzesi karşımızda. Hatırlayacaksınız daha yeni açıldı. Bilbao Müzesi mimarı Gehry’nin tasarladığı “şey”. Peki bu “şey” lafı niye? Müzenin banisi Arnault dahi tarif etmekte çaresiz. Şahsi beyanıdır, daha çok taze: “130 milyon dolarlık bir heykelimiz oldu.” Zira müze dev bir yelkenliyi andırıyor. Peki nereden mülhem bu tekne? Üstelik asfalta sıfır mesafede... Ama Gehry’de çare tükenmez. Bir su sathı imal etmiş, şırıl şırıl dönen. Derinlik üç santim, yavaştan akıyor. Hemen söyleyelim. Günahı üstümüze kalmasın.

        Müzenin seveni var, sevmeyeni var! Ama herkesin ağzı açık, istisnasız... Peki ama bu ziyareti gecenin yarısına yerleştirmenin sebebi ne? Onu da anlatalım. Ama filmi az geri sarmalıyız. Lyon’da “gastronomi payitahtını” tavaf etti idik. Paul Bocuse mutfağını... Şimdi istikamet Paris. Şehrin merkezine tren ile gidiyoruz. Uyuma emelindeyim. Hayır! Hazirun fevkalade konuşkan... Bu Fransızlar var ya, Almanlaştılar... Tam saatinde gara giriliyor.

        SİYAH ÇİKOLATA GÖBEĞİ

        Vaktimiz sayılı. Üstümüzü değişip tekrar yola revan olunacak. Hedef Place des Vosges. Sakin ve fakat çok havalı bir avludayız. L’Ambroisie, bence dünyanın en iyi üç beş lokantasından birisi. Şef Bernard Pacaud, seneye “30 yıldır üç yıldız sahibi” olacak...

        Lokantanın kapısında malum fotoğraflar çekilirken sıkılıyorum. Bir an önce içeri girmek için sabırsızım ya. Neyse ki tam o sırada şaşırtıcı bir şey oluyor. Kapının solundaki küçük pencere açılıyor. Merak böyle bir şey, hemen seyirtiyorum. Dar bir mutfak koridoru, 25 yaşlarında iki üç genç... Kıyafet ve özgüvenlerine göre sous chef olmalılar. Karşılıklı gülüşüyoruz. İçeride bunalmış olmalılar.

        Birden kendimi tutamayıp soruveriyorum: “Yemekler iyi mi, tavsiye eder misiniz?” Kışkırttığım cevap şu: “Ya kardeşim git kendine mazbut bir yer bul!” Ama hayır, her zaman umduğunuz olmuyor hayatta. Çocuklar önce kıkırdayıp sonra “İyidir, iyi” diye dökülüyorlar. O arada kapı önü mavraları tavan yapmış en meşhur Fransız üzerine.

        Yan binanın üst katında DSK otururmuş. “O kim yahu” derseniz. Dominic Strauss-Kahn, “Bunga Bunga’nın Fransızca’sını yazan adam”. Tek fark, bu koltuk öncesi New York polisine yakalandı.

        Nihayet içeri giriliyor. Buraya öğle yemeğine ilk kez geliyorum. Küçücük mekân çok iyi gün ışığı alıyor. Toplam 6 adet masa var. Dörder kişilik... Kabaca söylemek gerekirse 10 metreye 10 metre, yüksekliği de 5-6 metre olan bir mekândayız. Yanımdakiler kendilerine önerilenleri harfiyen kabullenmesinler mi...

        Ne yazık ki ben o kadar iyi huylu değilim. Maitre d’Hotel ile uzun uzun istişareye koyuluyorum. Masanın “kamilleri” var ya. “Ya tamam ya” diye olamazlanıyorlar. Kibar bir insanım, toparlıyorum ama onlardan öcümü alacağım: Muhtelif tavsiyeye uyarak yedikleri yemeği size nakletmeliyim. Altı biteviye havyarla süslenmiş kat kat levrek fileto geliyor önlerine... Bakın estetik elbette önemli. Ama Adanalı yeni zengin muamelesi yapılmasına da talip olmayacağım. Onların yemeğinden tadıp kendi etimden onlara vermiyorum. Ne yapalım, benim et minnacık. Üstelik onlara bir kazık atıp Bordeaux söylemişim. Elbette onayları ile...

        “Amerika’da tercihlerde limit yok” mealinde savla. Maitre d’Hotel kıs kıs gülüyor! Derken sıra tatlıya geliyor. Orada konuşacak tartışacak bir şey yok. L’Ambroisie’nin siyah çikolatalı tatlısı bir efsane. Fransa’da tatlı konusunda efsane iseniz gerçekten efsanesiniz demektir. Tabağımdakileri süpürüp yalıyorum. Tam o sırada fevkalade tuhaf bir şey oluyor. Kamil insanlardan birisi tatlısının yarısını bırakıyor. Göbeği olsun istemiyormuşmuş... Maitre d’Hotel lokantanın tarihindeki ilk vakayı teessüf ile izliyor. Ya ben? Yanımdaki tabağı önümdeki ile değiştirip onu da götürüyorum. Bu yaptığım fine dining edebine uymuyor tamam ama hafifletici gerekçem var.

        Lokantadan çıkınca yürüyelim teklifini geri çeviriyorum. Siestaya yatıp güç toplamalıyım. Akşam yemeğine az bir zaman kalmış. Zor bir akşam mesaisi bizi bekliyor. Saat 19.30 gibi Le Cinq mahzenine iniyoruz K. Özerkan’ın sayesinde. Kızı şefin yanında çalışmış. Christian Le Squer, 2002’de üç yıldız almış. Ledoyen Restaurant kapanınca Le Cinq’e transfer etmişler.

        PRENSİN MAHZENİ

        Michelin yıldızlarını bavula koyup taşıyamadığı için şu an iki yıldızı var. Patronları Al Waleed bin Tallal ve Bill Gates “Üç yıldızı al sene sonuna kadar” demişler. Adamın tartışacak hali yok ya... Bütün ekip canını dişine takmış, kan ter içindeler. Bu işte, hele böyle bir süreçte hata payı sıfır. Herkesin gözü üstünüzde...

        Kavda sommelier’ler dünya başkanı Eric Beaumard’ı yakalayıp kenara çekiyorum. “Şu patronun özel bölümüne bir baksam?” “Olur” diyor. Şaka gibi. Amcanın -prensten söz ediyoruz- 25 milyar dolar parası var. Şaraplarını merak etmez misiniz? Küçük bir salon. Özel anahtar ile giriliyor. Şaraplar en iyilerin en iyi seneleri. Bazıları var ki para ile dahi bulmak güç. Çünkü bunlara sahip muhteremler son sahipler. Vakti kerahati beklemedeler. İçecekler. En fiyakalılardan birini alıp fotoğraf selfie çekiyoruz. Sıra teslimde, emir tekrarı devrede: “Şişe sende?”; “Şişe bende!” Şakaya gelmez, 48 bin Euro... Şef le Squer bizi bulutların üzerine çekiyor. Bence üç yıldız mukadder. Kendisine fikrimi söylüyorum. O temkinli. Kimbilir neler görmüş... Bu arada hayat hikâyesini anlatırken ilginç bir detay: Aslında gemici olma arzusunda imiş. Soruyorum. “LVMH Müzesi’ni gördün mü?” Kahkahalar... Seine teknelerinden Paris yelkenlisine yol nasıl, kafa yormalıyız.

        Yemekten çıkınca soruyorum: “Gidip yelkenliye bakalım mı?” Kabul görüyor. Bizi Boulogne Ormanları’na götüren vasıta şoförünün vizyonu geniş. Yarı yolda öğrenmek istiyor: Hangi egzotik kuşlarla ilgileniyormuşuz? Meğer her biri ormanın farklı bölgelerinde ikamet ederlermiş de... Öğrenecek çok şeyimiz var!

        GÜNÜN ÖNEMLİ MANŞETLERİ