23 Haziran seçimine sayılı günler kala Binali Yıldırım ve Ekrem İmamoğlu arasındaki rekabet kızışıyor. Pazar günü gerçekleştirilen yayının yankıları da kamuoyunda tartışılmaya devam ediyor. 

Geçtiğimiz hafta her iki adaya da röportaj teklifinde bulunmuştum. Binali Yıldırım ile oldukça kapsamlı bir mülakat yaptık. Ekrem İmamoğlu ile buluşmamız ise programındaki yoğunluk nedeniyle bu hafta başına kaldı. Tarihi yayının ertesi sabahında, İmamoğlu’nu Beylikdüzü’ndeki evinde ziyaret ettim. Hem programa hem de kendisine dair tartışmaları açıkça sordum.

Röportajımıza Ekrem Bey’in eşi Dilek Hanım, çocukları Selim, Semih, Beren, annesi Hava Hanım ve babası Hasan Bey de eşlik etti. Tüm aile sohbetimize dahil oldu.

"ÇOK ÖZEL BİR HAZIRLIK YAPMADIM"

Ekrem Bey, önceki akşam bütün Türkiye milli maç seyreder gibi sizin Binali Bey ile olan yayınınıza kilitlenmişti. Sizce nasıl bir yayındı?
Aslında Türkiye’nin ne kadar zaman kaybettiğini gösteren bir gece yaşadık. Bugüne kadar böyle bir yayından milletin mahrum kalması demokrasi adına o kadar üzücü ki... İki insan bir araya geliyor, bir edep içerisinde İstanbul’u konuşuyor. 17 yıldır bu yapılmıyor. Niçin? İnsanlar konuşsa, sorsa… Bu sefer sokakta ayrışan ve kutuplaşan insanlar konuşmaya başlayacak. Bu bakımdan ben çok tarihi bir an yaşadığımızı düşünüyorum. Önemli bir başlangıç olduğunun farkındayım. Onun için, inanın tüm hassasiyetimle, kendi ruhumla kendimi yansıtmaya, samimiyetimi aktarmaya çalıştım. Her iki tarafın da kusurları olabilir ama toplum bence gerekli mesajı almıştır. Aynı zamanda bundan sonra da olması noktasında ciddi bir adım atılmıştır.

Aslında medya kazandı. Biz kazandık...
Kesinlikle. Bir de o yönüyle bundan sonra o masadan kimse kaçamaz.

Nasıl hazırlandınız yayına?
Çok büyük bir hazırlık yapmadım. Çünkü 7-8 aydır her anım hazırlıkla geçiyor. İstanbul’u çalışıyoruz. Arkadaşlarım cumayı cumartesiyi boşaltalım dediğinde, “Hayır, öyle bir şey istemiyorum. Aksi takdirde o 2 saate çok önemli bir şey yüklemiş oluruz. Ben zaten hazırım. Ben İstanbul için hazırım!” dedim. Onun için cumayı da cumartesiyi de sahada geçirdik, hatta cumartesi 9 buçuk 10’u buldu programımızın bitmesi. Ertesi gün nelere hazırlık yapmalıyız, neleri konuşabiliriz diye bir kontrol ettik ve programa çıktık. Yani öyle çok özel bir çalışma yürütmedim.

"O KONUYU KONUŞAMADIĞIMIZ İÇİN ÜZÜNTÜ DUYDUM"

İsmail Küçükkaya’nın soruları önceden verip vermediği çok tartışıldı. Yayın öncesinde ne sorulacağını biliyor muydunuz?
Hayır hayır, öyle bir şey yok. Ama konu İstanbul olduğu için, ulaşımı konuşacağımızı, çevreyi konuşacağımızı biliyorduk. Sadece dün akşam depremi, kentsel dönüşümü konuşamadığımız için üzüntü duydum. Çünkü o gerçekten İstanbul için ele alınması gereken trajik bir konu. Bunu çok hızlı çözmemiz gerekiyor. Bir ona üzüldüm, onun dışında kısa da olsa her şeye temas ettik. Çocuğu konuştuk bu kentte. Bakın, bir yerel dilin bu kadar değiştiği ilk seçim bu. Geçmiş seçimlere döndüğünüzde mega projeler, yapılar, tünelle konuşuluyordu ama bu sefer insanı konuşuyoruz, farkında mısınız? Çocuğu, kadını, toplumu, birleşmeyi, buluşmayı, barışmayı konuşuyoruz. Bu muazzam bir şey, çok mutlu oldum. Rakibimin de bu dile eğilim göstermesi ve ona dönük konuşmalar yapması bence bir kazanımdır.

"İSMAİL KÜÇÜKKAYA İLE YAYINDAN ÖNCE BULUŞTUK, KONUŞTUK"

İsmail Küçükkaya ile önceden buluştuğunuza dair bir iddia ortaya atıldı. Yüz yüze görüştünüz mü yayından önce?
Tabii ki. Bana geldi, zaten, “Sizinle görüşeceğim, ardından Sayın Binali Yıldırım’ı ziyaret edeceğim” dedi. Gizli görüşme derken, kameraların önünde değildi ama gizli de değildi. Oturduk, konuştuk. Sorular konusunda da, “Sizin ne soracağınıza karışmam ama konunun çemberi belli. İstanbul konuşulmalı, tamam ama İstanbul’da ikinci seçime niçin gidildiği de konuşulmalı. Bu en önemli mesele” dedim. Normal bir seçim değil ki bu. 31 Mart’ta bir seçim yaptık, 23 Haziran’da niçin bir seçim daha yapıyoruz? Niye bu ülke 3 ay daha seçimle boğuşuyor? Bunu millete anlatmamız gerektiği konusunda talebimi ilettim. Sorular, özel detaylar gibi konulara asla girmedim. “Siz aklınıza gelen her şeyi sorabilirsiniz” deyip, kendilerini uğurladım.

Programdaki Sayıştay raporu tartışması da gün boyu konuşuldu. İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin 753 milyon lira zarara uğratıldığının Sayıştay raporuyla tespit edildiğini iddia ettiniz. Sayıştay'ın 23 Mayıs'ta yaptığı açıklamada ise "2019 yılına ilişkin denetim süreci henüz başlamamıştır. 2018 yılı denetimleri ise henüz sonuçlanmamış olup bu yıla ilişkin raporlama süreci devam etmektedir" ifadeleri kullanılmıştı. 753 milyon liralık zarar olduğunu neye dayanarak iddia ettiniz?
Belirtilen konular Sayıştay’ın seçim sürecinin başlamasının hemen öncesinde, Ekim 2018 tarihinde açıklanan 2017 yılına ait İBB, İSKİ ve İETT denetim raporlarına dayanıyor. Bazı basın organlarında çıkan sahte iddiası tamamen saçma. Sayıştay Başkanlığı’nın kendi resmi web sitesinde rapor hâlâ duruyor. Raporda kamu zararına ve usulsüz işlemlere ilişkin; taşınmaz kayıtlarının tutulmaması, ihale kanununa aykırı işlem yapılması, belediyenin yapması gereken tahsilatları yapmaması, İSKİ’nin bankalardan lüks araç temin etmesi gibi birçok husus bulunuyor.

"STÜDYO DÜZENİ DAHA YARATICI VE HAREKETLİ OLABİLİRDİ"

Yayın sonrasında, “Bu yayın aslında kimsenin kararını değiştirmeyecek” yorumları ağırlıktaydı. Hatta yayının sıkıcı olduğunu düşünenler de oldu. Bu yorumlara ne diyorsunuz?
Kavga etsinler, sürtüşme olsun diye bekleyenler de olmuştur. İtiraf etmeliyim ki açıkçası iftira anlamında benim canımı sıkan birkaç söz oldu. Özellikle yalan kelimesi… Ama kavga etmeden de tartışılabileceğini ispat ettiğimizi düşünüyorum. Bu bence sevindiricidir. Rakibimize de bu anlamda teşekkür ediyorum. Kavga etmek bir kazanım değil ki. Sıkıcılıktan kasıt nedir? Ne olmalıydı? Birbirimizin yakasına mı yapışmalıydık? Bence keyifliydi. İyi bir deneyimdi. Bundan sonrakiler daha yaratıcı olabilir. 1980’lerde yapılan açık oturumları hatırlıyorum; biraz daha TRT formunda, biraz daha kurumsal. Hafif o havada başladı süreç. Ayakta olmalı, belki daha hareketli olmalıydı. Arkada ekranda projeler dönüyorken anlatmak isterdim. Daha farklı bir stüdyo ortamı olsun ve insanlara canlandırmalar sunalım isterdim.

“Keşke Habertürk TV ‘de yapsaydık” dediniz mi?
Her kurum güzeldir. Kurumlara elbette bir beyanda bulunmak istemeyiz ama inşallah bundan sonrakiler daha yaratıcı olur. Bu arada bizim dışımızdaki iki aday da yayına katılmak istediler. Haklılar ama bu bir başlangıçtı. Bir yerden başlamak lazımdı.

“KEŞKE PROGRAMDA SAADET VE VATAN PARTİSİ’NİN ADAYLARI DA OLSAYDI”

Evet, bu seçime 4 adayla gidiliyor. Geçen hafta hem Saadet Partisi’nin adayı Necdet Gökçınar hem de Vatan Partisi’nin adayı Mustafa İlker Yücel Habertürk TV’de konuğumdu. Her ikisinin de size biraz sitemi oldu. “Keşke yayında biz de olsaydık” dediler.
Haklılar. Aslında bunu dile getirmek istedim. Sonra kendimi geri çektim. “Buradan da prim yapıyor” denmesini istemedim. Hem Saadet Partisi hem Vatan Partisi adayımız kusura bakmasınlar. Onların hoşgörüsüne sığınarak söylüyorum, bundan sonra tüm adayların bir araya geldiği ortamlar da yaratılacaktır. Lütfen burada başlangıca dönük fedakârlıklar yaptığımızı düşünsünler.

DİLEK İMAMOĞLU YAYININ PERDE ARKASINDA SEMİHA YILDIRIM İLE YAŞADIKLARINI ANLATTI: “GÜZEL BİR TANIŞMAYDI”

Dilek Hanım, siz de oradaydınız. Kamera arkasında neler yaşandı? Stüdyonun içinde mi izlediniz?
Dilek İmamoğlu: Yok hayır, biz direkt göremedik. Stüdyoda belirli kişiler vardı. Biz başka bir yerde izledik. Çok rahattık. Hatta biz gerginleştiğimiz zaman bile Ekrem bizi sakinleştirdi ama genel olarak çok rahattık. Ben sadece İstanbul’un ve projelerin konuşulduğu bir program olsun istedim. Güzel bir program oldu.

Ekrem Bey’in performansını beğendiniz mi?
E tabii, güzeldi, çok güzeldi.

Dilek Hanım, bildiğim kadarıyla Semiha Hanım ile siz dün ilk kez karşılaştınız. Ben geçen hafta kendisiyle röportaj yaptığımda hakkındaki tartışmalarla ilgili ne kadar üzüldüğüne dair ilk kez konuştu ve size teşekkür etti. Dün neler konuştunuz? Semiha Hanım ile tanışmanızda neler yaşandı?
Canlı yayında zaten bir davet yaptı Ekrem Bey. Canlı yayında olmadı ama sonrasında bir fotoğraf çekimi oldu. Çok fazla bir şey konuşamadık ama konuşmasanız da birbirinizden o sıcak elektriği alıyorsunuz. Güzel bir tanışmaydı.

“Ekrem İmamoğlu ilk yarıda biraz gergindi ama sonradan rahatladı” diye yorumlar da gördüm. Gerginlik var mıydı sizde?
Ekrem imamoğlu: Benim gerginliğim değil ama konu gergin zaten. Bir seçim yeniden yapılıyor, yenileniyor ve düşünsenize milyonlarca insan bir daha seçime gidiyor. Bu şehrin birçok sorunu var ve biz 3 ay kaybediyoruz. 3 ay ne demek biliyor musunuz? Dolayısıyla konu gergindi. 3 ay boyunca her türlü iftiraya maruz kaldım. “Çaldılar” diyorlar. Kime diyorsunuz bunu? Kimi suçluyorsunuz? O bakımdan gergindi. Bunu sorduk, cevabını da alamadık açıkçası.

31 Mart öncesi Ekrem İmamoğlu profili çok sakin, her kesime hitap eden bir profilken, 31 Mart–23 Haziran sürecinde sizi daha gergin görüyoruz. Tekrar etmeye gerek yok ama benim hatırladığım 3 ayrı vakada sizi son derece gergin gördük. Ekrem İmamoğlu gergin bir karakter mi?
Kübra Hanım, ben her şeyden önce bir insanım. Bir insanın duvar olması ya da hiçbir şekilde duygularını belli etmeyen bir pozisyonda olması mümkün değil. Şu son 3 ay içerisinde kimlik üzerinden, etnik köken üzerinden birçok sıfat yakıştırdılar. Rahmetli dedemin mezarına kadar gidildi. Gecenin saat 9’unda mezarda çekim yapıyorlar. Mezarda dedemle röportaja mı gittiniz Allah aşkına? Koca koca gazetelerde, televizyonlarda İstiklal Savaşı Gazisi dedeme asker kaçağı diye köşe yazıları yazılıyor, haberler yapılıyor. Ben insanım. Dolayısıyla işin içinde aileniz var. Tahmin ediyorum ki Türkiye’nin siyasal tarihinde bu iftiralara karşı en sakin kalanlardan birisiyim.

Açık ve net sorayım Ekrem Bey, öfke kontrolü problemi olan biri misiniz?
Hayır, hiçbir zaman. Ben esnaf çocuğuyum. Esnaf çocuğu olmak nasıl bir şeydir, biliyor musunuz? Bir müşteri gelir, size der ki: “Şu boyayı indir, şu kataloğa bakayım, şu boyayı da indir”… Size bütün dükkânı, tezgâhı boşalttırır, ondan sonra da hiçbir şey almadan gider. Tekrar onları tezgâha dizersiniz. Bu esnaf sabrıdır. Bunu esnaflar çok iyi bilir. Beni dinleyen bakkalı marketi, konfeksiyoncusu çok iyi bilir. Ve biz biliriz ki müşteri her zaman haklıdır. Bu bizim baba, dede terbiyemizdir. Üzüntü başka bir şey. Öfke kontrolü konusunda asla bir sıkıntım yok ama mesela bu ülkenin gençleri için üzülmek benim hakkım. Niye beni dinlemiyor? Beni niye dinlemiyor? Kendi kaybediyor, ben bir şey kaybetmiyorum ki. Ben olayların farkındayım. Açsınlar zihinlerini. Benim düşündüğümle aynı şeyi düşünmek zorunda değiller ki.

Ordu’da bir öfke kontrolü problemi yaşadınız mı?
Hayır, gayet rahattım. Tabii ki üzüntü duydum.

Valiye hakaret iddiaları için, “Öyle demedim” diyorsunuz ama ben bir kez daha sormak isterim...
Gayet tabii demedim ama oradaki ortamın yaşanmasına sebep olanlar oturup düşünsün. Bence o konuşulmalı.

Siz inşaat kökenlisiniz. Müteahhitlik yapmışsınız. Bir müteahhidin belediye başkanı olması o şehir için dezavantaj olma ihtimali taşır mı? Yani şehri imara daha fazla açma ihtimaliniz var mı?
Nereden baktığınıza ya da nasıl bir müteahhit olduğunuza bağlı. İnsanlara ev yapan bir insan, bence o insanların hayallerini karşılayan insandır. Yuva ne kadar önemli, değil mi? 90’lı yıllarda bir profesör mimarımızla çalışırken, bana dedi ki, “Eğer müşterinize hayallerinizi anlatacak bir proje yapamıyorsanız onu yapmayın”. Nasıl hayal? Bir hanımefendi eşiyle beraber karşınıza geliyor. Belki yeni evliler ya da çocukları var. O yaşayacakları bölgedeki yeşil alandan, çocuklarının vakit geçireceği alanları anlatmasından tutun da o evin içerisinde nasıl yaşayacaklarını, dışarıyla nasıl temas kuracaklarını, nasıl bir çevrede oturacaklarını anlatması var, ben olaya böyle bakan birisiyim. Dolayısıyla insanlara yuva yapmak, ev yapmak kötü bir şey değil ki. Benim için, “İyi bir ekip kadrosu yok” diyorlar. Türkiye milyonlarca kadroyla dolu. Kapıları kapatıp, kendi içinde bir sistem kurup eş-dost akrabayla bir şehri yönetmeye çalışırsanız olmaz. Ama kapıları açıp, 16 milyon insandan faydalanırsanız oradan muazzam bir iş çıkar. Dolayısıyla görevini bilen, mesleğinden faydalanmış, kendini yetiştirmiş bir ülke bireyi olarak ben bu göreve hazırım. Müteahhitlik bilgilerimi bir şehre nasıl en üst seviyede uyguladığıma Beylikdüzü örnektir. Önceliğiniz köprü, yol, tünel… İnsan neresinde bu şehrin? Biz insanı önceliyoruz ve böyle bir şehircilik öneriyoruz.

İMAMOĞLU’NUN EN ÇOK ÖNEM VERDİĞİ 5 PROJE

Günlerdir, haftalardır projelerinizi anlatıyorsunuz ama İstanbullunun bilmesini en çok istediğiniz 5 projeniz nedir?
İstanbul’u çok kısa bir dilimde sunmak zor ama şöyle başlayabilirim: birincisi, çocuklar. Çocuklar bu şehrin geleceği ve muazzam bir şekilde onu hazırlamamız lazım. Sadece 0-4 yaş arası 1 milyon 200 bin çocuktan bahsediyoruz. İki; gençler, dinamik gençler, enerjik gençler bu şehirde üretebileceğinin farkında olmalı. Bu şehirde ürettiklerini bütün dünyaya sunabileceğinin farkında olmalı. Bu özgüveni hissetmeli. Üç, kadınlar. Bu şehrin ve ülkenin yarısı kadın ama o oranda toplumun içinde değiller. Kadını ve çocuğu nerede konuşuyoruz? İstismarda, şiddette konuşuyoruz. Düşünebiliyor musunuz, bu nasıl bir toplum? Hangi çağdayız? Ve bunun yanı sıra elbette şehircilik… Bunun içinde yeşil alan var, yapılaşma prensipleri var. Şehirleşmede en önemli unsur kentin geleceğidir. Onun için 2030’u, 2050’yi planlayacağız. Bakın bu şehrin yarınını kimse bilmiyor. Bu kente kaç milyon nüfus hazırlıyoruz? Kenti kaosa sürüklememeliyiz. Elbette şehrimizi bekleyen deprem, mülteci konusu gibi tehditlere karşı hazır olmalıyız. Depremi çözeriz ama o işe odaklanmak, çıkarcı gözle bakmamak kaydıyla... Boş alanlara yapıları dikmemek kaydıyla... TOKİ eliyle, KİPTAŞ eliyle veya devletin kurumları eliyle sahillerde gördüğümüz o yüksek yüksek yapıları yapmamalıyız. O bakımdan depreme, afetlere hazırlık ve bu şehrin mülteci sorununu çözmek önemli.

"ÇOCUKKEN İSTANBUL’LA İLGİLİ ÇOK HAYAL KURDUM"

İstanbul’da ilk hangi semtlerde oturdunuz? Galiba bir Kadıköy Bağlarbaşı, Göztepe hikâyeniz var.
Dilek imamoğlu: Ekrem ile yolumuz aslında evlenmeden önce İstanbul’un belli yerlerinde dönem dönem kesişti. Ben Üsküdar’da büyüdüm. Ekrem Göztepe’de büyüdü. Ben Üsküdar’da büyürken, Yeşildirek’ te bizim işyerimiz vardı. Babam tekstil işi yapıyordu, ben de onlarla birlikte çalışıyordum. Sonra işyerini Merter’e taşıdık. Ekrem’in Güngören’de köfteci dükkânı vardı. Sonra evlendik ve Bahçelievler’e geldik. Sonra Avcılar-Firuzköy hikâyesi oldu.
Ekrem imamoğlu: Çocukken İstanbul’la ilgili çok hayal kurdum. İstanbul’a ilk 15 yaşında geldim. O ziyaret amaçlıydı. Tamamen gelmem 1990 yılındaydı. İlk Bağlarbaşı’da oturduk. Sonra Göztepe’de bir binamız bitmişti, oraya taşındık.

Bağlarbaşı-Göztepe dönemini nasıl hatırlıyorsunuz?
Neticede Trabzon’dan geliyorsunuz ve kocaman bir metropoldesiniz. Tabii büyükşehre alışmak kolay bir şey değil. İlk etapta bir samimiyet arıyorsunuz ama bulamıyorsunuz. Düşünsenize, Trabzon’da bir semt havası var, mahalle havası var. Ben köy çocuğuydum, aynı zamanda köyde büyüyordum, okulum şehir merkezindeydi. İstanbul’da o samimiyet yoktu ama zamanla sizin kabiliyetlerinize, aktif olmanıza bağlı olarak yarattığınız ortamla bunu tolere edebiliyorsunuz. Göztepe’nin ardından, evlenince ilk evimizi Bahçelievler’de kurduk. Sonra Beylikdüzü ‘ne taşındık. Faklı semtlerde işyerlerim vardı. Örneğin, Kadıköy’de ofisimiz oldu. Merter’de inşaatımız vardı. Beylikdüzü ’de, Yalova’da inşaatlarımız vardı. İstanbul’un her semtine dağınıktık ve açıkçası şöyle bir avantajım vardı; bolca minibüs, otobüs, vapur kullanıyordum. Bir yıl sonra, doğma büyüme Şişli’de oturan bir arkadaşımın bildiğinin 20 katı İstanbul’u biliyor durumdaydım. Çünkü çok dolaşıyordum.

Gezmek için nerelere giderdiniz birlikte?
Dilek İmamoğlu: Üsküdar’da büyüdüğüm için Kuzguncuk, Beylerbeyi, Kadıköy-Moda ve Bostancı benim için özeldi. Evlendikten sonra da, Ekrem Göztepe’de büyüdüğü için mekân olarak daha çok oralara giderdik.
Ekrem İmamoğlu: Beyoğlu’nu çok seviyoruz.
Dilek İmamoğlu: Bebek sahilinde çok gittiğimiz bir Karadeniz lokantası vardı. Şu anda ismini hatırlamıyorum, kahvaltısı güzeldi.
Ekrem İmamoğlu: Ben İstanbul’da iyi bir gurmeyim aslında; iyi dönerciyi, pideciyi, iyi sulu yemek yapan yeri bilirim. Mahmutpaşa’dan Beyoğlu’na, Beşiktaş’tan Ümraniye’ye her lokantaya hâkimim. Bir dönem köfteci dükkânım vardı.

Bir ara köfteci dükkânınız varmış. Evde köfte yapıyor musunuz?
Ekrem İmamoğlu: Köftecilik meselesi önümüze düşen bir konuydu. Ortağım terk edince iş benim başıma kaldı. 1992 yılında, 21 yaşındayım. Baktım ki dükkânın sahibi olmak, o işin sahibi olmak anlamına gelmiyor. Akçaabat’a gittim ve bu işin ustalarından köfteyi öğrendim. İşi yapabiliyor olduğunu ustan hissedince o da kalitesini bozmuyor açıkçası. Yedekte durmak önemli. (Gülüyor)
Dilek İmamoğlu: Bu ara sana köfte siparişi verenler artıyor, haberin olsun! (Gülüyor)

Evde hiç yemek yapar mı Ekrem Bey? Gerçek cevap istiyorum.
Dilek İmamoğlu: Ekrem çok güzel kahvaltı hazırlardı. Pazar günleri kahvaltımız Ekrem’e aitti. Ama ilçe başkanlığı dönemini de sayarsak, 10 yıldır artık unuttuk. Salatayı çok güzel yapardı. Masa hazırlardı. Tabii yemek işini ben çözerdim.

Çocuklarla ilgilenir mi Ekrem Bey? Çocukları büyütürken size destek oldu mu?
Dilek İmamoğlu: (Ekrem Bey’e dönüp, “Gerçekleri konuşacağız tabii ki” diyerek gülüyor) Fırsatı olsaydı tabii ki benimle birlikte büyütürdü çocukları ama çok fazla fırsatı olmadı. Ben Ekrem ile tanıştığım andan itibaren yoğun bir çalışma temposu içerisindeydi. Büyük bir ailesi var. Ailesini yönetti. Her anlamda ailesine liderlik yaptı. Sosyal bir insan olduğu için sosyal açıdan da geniş bir çevresi vardı. Sonra siyaset girdi hayatımıza. Aralarda bulduğu fırsatlarda elbette çocuklarıyla vakit geçirdi, ilgilendi. Ama diğer alanlara daha çok vakit ayırdı.

Ekrem İmamoğlu: Bu konuda eşime her zaman minnet duyacağım.

Çocuklar nasıl etkilendiler bu süreçten? Ortanca oğlunuz Semih LGS sınavına girmiş bütün bu telaş içinde.
Dilek İmamoğlu: Aslında durumu kabullendi çocuklar ama hayatımızdaki bu durum 31 Mart sonrası inanılmaz bir ivme gösterdi. Ortanca oğlum Semih’in sınava hazırlanması aslında bizim için bir avantaja dönüştü. Derslerine, öğretmenleriyle birlikte çalışmaya odaklandı. Mümkün olduğunca onları kendi hayatlarına daha fazla kanalize etmeye çalıştım.

Büyük oğlunuz Selim üniversitede...
Dilek İmamoğlu: 3. sınıfta, mühendislik okuyor. Tabii o bana biraz daha fazla destek oluyor. Böyle ortayı buluyoruz çocuklarla.
Ekrem İmamoğlu: Her şeye rağmen çocuklarımızla siyaset arasında bir duvar örmeye çalışıyoruz. Siyasi alan Türkiye’de iyi referansları olmayan bir alan. Bunu normalleştirmek istiyoruz. Eşimle her zaman bunu konuşuyoruz. Yani siyasiden beklentiler de, siyasiye bakış da normal olmalı. Neticede insanız. Benim eşim ve çocuklarım var. Bu ülkede bir görevi yaparsınız, o görev bir gece biter; evinize döner, ailenizle kucaklaşır, hayatınıza devam edersiniz. Siyasi kavramlar, kimlikler, insanların hayatını bu kadar işgal etmemeli. Yani siyasileri unutalım. Gerçeklerle uğraşalım. Eğitimle, yüksek teknolojiyle, bu ülkenin bu şehrin insanlarının yaratıcılıklarından faydalanmayla uğraşalım. Yani Ekrem Yunanmış, Pontusmuş, dedesi şuymuş, teyzesi buymuş; bunları bırakalım...

BÜYÜK OĞLU SELİM İMAMOĞLU: KAZANACAĞINDAN EMİNİM

Seçime bir hafta kaldı. Babanız bu seçimde sizce nasıl bir sonuç alacak?
Sonuçta 31 Mart’ta seçildi. Tatmin olmadığımız o karardan sonra ikinci defa seçime gidiyoruz. Kazanacağından eminim. Üzerine kat kat koyarak kazanacak.

Siz üniversitedesiniz. “Birçok genç memleketine gitti oy kullanmayacak” deniyor. Senin gözlemin nasıl? Üniversite öğrencileri burada mı, gittiler mi?
Erkenden sınavları biten, mecburen memleketine dönmek isteyen insanlar oldu ama önemli bir çoğunluğu da geri dönmek için çaba sarf ediyor. Bu önemli çoğunluğun büyük bir kısmı da gelecek. Bizzat kendi arkadaşlarım da var İzmir’de, Adana’da, Ankara’da yaşayan, onlar gelecek. Bunun için çaba gösteriyorlar.

Gençlerin gözünden babana hiç tavsiyen oldu mu, “Baba şunu yap, şunu yapma” gibi?
Aslında gençlerle alakalı birçok eksiği kapatmaya çalışıyor zaten. Üniversite öğrencileri sürekli bir ev ve yurt arayışı içerisinde, yurt projeleri öğrencilere iyi bir yardım olabilir. Çünkü barınma sorunu olan bir öğrenciden performans bekleyemezsiniz. Akbil indirimi güzel bir uygulama oldu. Daha da böyle nicelerini bekliyoruz, inşallah.

ANNESİ HAVA İMAMOĞLU: TEMİZ KALPLİ, SEVİMLİ BİR ÇOCUKTU

Nasıl bir çocuktu Ekrem İmamoğlu?
Nasıl görüyorsanız küçüklüğünden beri aynen öyle... Temiz kalpli, sevimli bir çocuk. Halk da görüyor çocuğumu. Hiçbir zaman üzmedi beni...

Bu süreçte siz neler hissediyorsunuz?
Tabii ki stres ediyorum. İnşallah iyi olacak, güzel olacak. Üzüldüm tabii çocuğum için. Hakkını yediler.

“Oğlum ben sana demiştim, bulaşma bu siyasete” dediniz mi, yoksa desteklediniz mi?
İlk başlarda Beylikdüzü belediye başkanı olacağı zaman, “Girme, yorulacaksın, sıkıntılı işler” demiştim ama tabii girince, istedim. O üzülünce ben de üzülüyorum. Uyuyorum, uyanıyorum hep aklımda. Yoruluyor. Arıyorum, “Nasılsın?” diyorum. “Sen iyi olursan ben de iyi olacağım” diyorum. Anneler unutmaz evlatlarını. Anneler anlar, bilir. İnşallah iyi olacak. Allah utandırmasın.