Unutulmaz tren yolculuğu filmleri
Cannes'da Büyük Ödül'ü kazanan '6 Numaralı Kompartıman' (Hytti nro 6 – Compartment no: 6) filminin gösterime girdiği hafta biz de tren yolculuğunu konu alan filmleri hatırladık. Habertürk film eleştirmeni Mehmet Açar'ın yazısı.
THE DARJEELING LIMITED (2007)
Birbirlerinden çok farklı üç erkek kardeş, babalarının cenazesinden yaklaşık bir yıl sonra Hindistan’da bir tren yolculuğuna çıkarlar. İçlerinde en büyük olan Francis (Owen Wilson) yakınlarda geçirdiği trafik kazası nedeniyle başı bandajlı olarak katılır yolculuğa. Francis’in amacı ayrı düştüğü kardeşleri Peter (Adrien Brody) ve Jack (Jason Schwartzmann) ile ruhsal bir yolculuk gerçekleştirmek; yıllardır görmedikleri anneleriyle buluşmaktır. Francis, kardeşlerinin her an kendisini bırakma ihtimaline karşı pasaportlarını yanında tutmaya karar verir. Öte yandan, yolculuk ilerledikçe kardeşlerin aralarında anlaşmazlıklar baş göstermeye başlar… Filmi yazan ve yöneten Wes Anderson sadece kardeşlerin aralarındaki sorunlara değil, anne ve babalarıyla olan ilişkilerine de odaklanır. Adını kardeşleri bir araya getiren trenden alan ‘The Darjeeling Limited’, diğer tüm Anderson filmleri gibi mizah duygusu ve görselliğiyle öne çıkar.
DURDURULAMAZ (2010)
(Unstoppable)
Film, patlayıcı yüklü vagonlarıyla kontrolden çıkarak hızla ilerleyen, son derece tehlikeli başıboş bir trende zamana karşı verilen savaşı anlatıyor. Chris Pine işe yeni alınan genç kondüktör Will’i, Denzel Washington ise şirketin kurtulmak istediği eski elemanlardan tecrübeli teknisyen Frank’i canlandırıyor. Kâr hırsıyla yönetilen şirketin peş peşe yaptığı hataların ardından Will ve Frank, yönetimin onaylamadığı bir çözümü hayata geçirmeye çalışıyorlar. Usta yönetmen Tony Scott, ölmeden önce çektiği son filminde her zaman olduğu gibi kurguyu çok etkin bir biçimde kullanıyor ve gerilimi sürekli üst noktada tutuyor. Treni de adeta sessiz bir ana karakter haline getiriyor. İyi bir yönetmenin elinden çıkma sağlam bir aksiyon gerilim...
YAŞAM ŞİFRESİ (2011)
(Source Code)
Afganistan’da savaşan Amerikan askeri Colter Stevens (Jake Gyllenhaal), Chicago’ya giden banliyö treninde uyanır. Neler olduğunu anlamaya çalışırken, tanımadığı birinin bedeninde olduğunu keşfeder. Sonra bir bomba patlar ve Yaşam Şifresi adlı bir makinenin içinde tekrar uyanır. Ekrandaki üniformalı kadın (Vera Farmiga), yeni görevinin, trendeki bombayı ve bombacıyı bulmak olduğunu bildirir. Üstelik, Stevens’ın bunu gerçekleştirmek için her seferinde sadece 8 dakikası vardır. “Nörolojide yeni keşifler”, “zaman yolculuğu”, “paralel evrenler” gibi bilimkurgu motiflerini kullanan “Yaşam Şifresi”, ölümden sonra hayat, ruhani olgunlaşma gibi metafizik temalara da sürüklemeye çalışıyor seyircisini ama öncelikli hedefi gerilim dolu bir aksiyon… Yönetmen Duncan Jones, dar mekânlarda geçen filmi sinemasal olarak çekici kılmayı başarıyor.
SNOWPIERCER (2014)
Bir Fransız çizgi romanından yönetmen Joon-ho Bong ve Kelly Masterson tarafından sinemaya uyarlanan “Snowpiercer”, küresel ısınmaya karşı verilen mücadelenin ardından buz çağını yaşamaya başlayan bir dünyada geçiyor. Yenilenebilir enerjiyle hiç durmadan ilerleyen ve dünyayı baştan sona dolaşan bir trende yaşayanlar dışında, gezegendeki hayat sona ermiştir. Hikâye, trenin kuyruk bölümünde çok kötü şartlarda yaşamını sürdüren en alttakilerin isyanı üzerinden şekilleniyor. Asilerin son vagondan başlayıp lokomotife kadar uzanan sürprizlerle dolu yolculuğu, dar mekânda geçen bir dövüş ve aksiyon filmi formatında sunuluyor. Tren, geleceğin karanlığından ziyade içinde yaşadığımız dünyayı ya da düzeni yansıtan bir metafor. Final dünya için kurtuluşun nerede olduğunu da sorguluyor. Güney Kore – Çek Cumhuriyeti ortak yapımı filmde Chris Evans, Tilda Swinton gibi yıldız isimlerden oluşan uluslararası bir kadro görev alıyor.
ZOMBİ EKSPRESİ (2016)
(Train to Busan – Busanhaeng)
Şehirlerarası bir tren yolculuğu sırasında hem zombilere hem de zamana karşı mücadele veren insanların gerilim dolu hikâyesi... Amerikan korku – gerilim filmlerinde olduğu gibi ahlaki mesajı öne çıkaran “Zombi Ekspresi”nin öyküsü, fon yöneticiliği yapan finansçı Seok-woo’nun geçirdiği değişim üzerinden ilerliyor. Seok-woo sadece kendi çıkarlarına odaklanmış işkolik biri. Kızını annesine götürmek için bindiği trende, zombilere karşı mücadele verirken bencilliğiyle yüzleşiyor. Sang-ho Yeon’un yönettiği Güney Kore yapımı filmin asıl meselesi, ölüm korkusu karşısındaki insanlık halleri... İnsanlar sadece zombilere karşı değil, henüz enfekte olmamış kişilerin bencilliğine karşı da savaşıyor. Bir yanda sadece kendi canını düşünen korkaklar, diğer yanda ise zombilere karşı savaşırken temel insani değerlerini kaybetmeyenler var.
DOĞU EKSPRESİNDE CİNAYET (2017)
(Murder on the Orient Express)
İlkinden 43 yıl sonra gerçekleştirilen yeni uyarlamanın handikabı, hikâyenin ve finalinin bilinirliği... Belki de bu nedenle, Michael Green’in uyarladığı senaryo yer yer Agatha Christie’nin romanından uzaklaşmayı göze alıyor. Yeni film de vasatın üstünde. Bunda filmde Hercule Poirot’yu da canlandıran Kenneth Branagh’ın özenli yönetimi ve Michelle Pfeiffer, Johnny Depp, Daisy Ridley, Penelope Cruz, Willem Dafoe, Judy Dench, Josh Gad gibi oyuncuların katkısı azımsanamaz. Branagh, yönetmen olarak öyküye hız katmak, “tek mekânda geçen, diyaloglara dayalı durağan film imajı”ndan kurtulmak için elinden geleni yapıyor. Hatta biraz aksiyon, kovalamaca ve dövüş bile ekliyor. Filmin iyi yanları arasında “oryantalist tablo” güzelliğindeki İstanbul sahneleri var. Karaköy limanı, Tarihi Yarımada’da ilerleyen tren görüntüleri ve fırından taze çıkan susamlı pidelerle betimlenen 1930’ların İstanbul’u, dijital efekt yardımıyla da olsa filme farklı bir hava katıyor.